Hakan Günday bir roman yazdı. Adını AZ koydu ama AZ’da öyle çok şey anlattı ki… Radikal İslam’ın karanlık yüzünü, çocuk fuhşunu, yetiştirme yurtlarının sıkıntısını, Batı’nın Müslüman kadına bakışını ve daha fazlasını. Dünyadaki kötülüklerden bir yerleri acıyan insanların hikâyesini… Ama bu kitap, en çok yaşanan şiddete sessiz kalanlara, şiddeti sessizce izleyenlere yönelik. Bu roman, acı çekerken, “Ben buradayım, siz neredesiniz?” çığlığını duymayanlara bu çığlığı duyurmak için. “İnsan yazarken daha akıllı oluyor” diyen Hakan Günday’la AZ’ı, az biraz da yazıyı konuştuk.
Türkiye’den Londra’ya uzanan hikâye nasıl çıktı?
Diğer romanlar gibi önce bir kelimeyle başladı her şey. Romanın ilk kelimesiyle başladı. Sözlükte gizli gizli orada duran, bence her birinin bir hikâyesi olan kelimelerden biri Az. Önce o kelimenin sesi, bana çağrıştırdıkları, o iki harfin nasıl bir araya gelmiş olabileceğine ilişkin ihtimaller beni çağırdı. Bir yandan da çocuklarla ilgili bir hikâye yazmak istiyordum. Doğuştan belli duvarların içinde olan ve o duvarları yıkıp geçmek veya altından tünel kazıp öbür tarafına geçmek dışında başka çareleri olmayan çocuklarla ilgili bir hikâye yazmak istiyordum.
ŞİDDETİ ÖZLEYENLER
Az’dan yola çıkarak çok farklı hikâyeler anlattınız. Bir taraftan radikal İslam’ın arka yüzü var, diğer taraftan çocuk fuhşu, yetiştirme yurtları, sado mazo durumlar mevcut.
Bu hikâyenin, bu hikâyedeki karakterlerin çok derdi var. Bu dertler genellikle de kendi seçimlerinden kaynaklanan dertler değil. Çoğunlukla kendilerinden yaklaşık bir yüz yıl, bin yıl önce temeli atılmış ve çığ gibi büyüyerek üzerlerine gelmiş ve bu çocuklar onların içine doğmuş çocuklar. Bu her çocuğun, her yeni doğanın karşılaştığı bir durum tabii. Bunlar bazen kolayca atlatılabilecek sorunlar olabilir, bazen de bu sorunlar sizin hayatınızı öyle bir değiştirir ki aniden çok genç yaşta kendinizi o etrafınızdaki duvarları yıkmaya çalışırken bulabilirsiniz.
Roman aslında içinde barındırdığı “Ben buradayım, siz neredesiniz” çığlığına yanıt bekleyenlerin hikâyesi aslında.
Evet, zaten burada aslında şiddetin eğer iki tarafı varsa; bir bunu uygulayan iki, buna maruz kalan; bu aslında daha çok üçüncü taraf olan izleyicilere yönelik bir roman. Şiddeti izleyen ve sessiz kalanlara, şiddeti sessizce izleyenlere yönelik bir roman. Her ne kadar dibinde bile olsa o gerçeklikler, elini uzatıp değiştirecek bile olsa, sanki aralarında bir televizyon ekranı varmış gibi davranıp tek istekleri kanal değiştirmek olan kişiler bunlar. Bu roman daha çok onlarla ilgili.
Bir yerde, “Sado mazoşizm denilen oyunda kararsız ya da bir sonraki hamlesi bilinmeyen bir sahibeye yer yoktu” diyor ve “Aslında oyundaki roller, sokaktaki insanların gündelik yaşantısının bir parodisiydi” diye devam ediyor.
Gündelik ilişkiler içinde aslında insan ilişkilerine bir bakma biçimi. İnsan ilişkileri her açıdan incelenebilir. Ailenizle, dostlarınızla ilgili ilişkileriniz… Bu roman daha çok acı ve zevk alışverişi üzerinden bakıyor insan ilişkilerine. Kim kime ne kadar acı veriyor ve ne kadar zevk veriyor diye.
‘İNSAN YAZARKEN DAHA AKILLI OLUYOR’
Biraz Az’ın dışına çıkarak, çok kemik bir okur kitlesi olan, çok sevilen Hakan Günday nasıl yazıyor?
Yazarken sonrasında ne olacak diye hiç düşünmemek lazım. Bildiğiniz buysa bu üslupla anlatacaksınız. Biri gelir, aynı hikâyeyi öyle bir anlatır ki çocuklar için olur. Eğer varsa peşinde koştuğunuz bir üslup o noktadan sonra ondan vazgeçmemek lazım. Karşılığı ne olursa olsun. Ölü gibi, yokmuş gibi yazmak gerekiyor. Sonrasında hayat bitecekmiş gibi yazmak gerekiyor. Ki, hiç eti kemiği düşünmemek gerekiyor. İnsan yazarken daha akıllı oluyor. Daha disiplinli düşünebiliyorsunuz yazarken. Sözle gidemeyeceğiniz yere yazıyla gidebiliyorsunuz. Konuşmanın bir rüzgâr olup uçup gitme ihtimali var ve insan çok doğru hatırlayan bir mahluk olmadığı için değiştirerek hatırlayan bir hafızamız olduğu için söylediklerinizi tekrarlayabilirsiniz. Ama yazmak sanki bir matematik formülü yazmak gibi ve nereye doğru gideceğini bilmemek. İnsan mümkünse yazarak düşünmeli daha katmanlı düşünebilmek için. Ve ölü gibi yazmak. Sonrasında mutlaka et acıyacak tabii ama ne sıkıntılar olabilir sonrasında ama yazarken ondan sıyrılmak gerekiyor. Sonrasında korkudan geceleri uyuyamayabilirsin de, her şey olabilir ama yazarken en azından bütün bunlardan uzaklaşmak gerekiyor.
ROMANIN KAHRAMANI
Ve romanın gerçek tek kahramanı Oğuz Atay. Onun başrolde olması gerek okur, gerek edebiyat dünyasının Atay’ı görmezden gelmesine sizin bir isyanınız mı?
Tabii ki. Oğuz Atay’ı bilip okuyup, yazdıklarını gördükten sonra bütün bunlara hayran olmamak mümkün değil. Bu, çok kişisel bir durum ama öylesine bir başyapıt var ki ortada bu yadsınamaz. Gerçekten kör olunması gerekiyor bir sanat eseri olduğunun anlaşılmaması için. O artık bir kitap değil bir binadır, bir katedral gibidir, bir yapıdır. Dantel gibi işlenmiştir duvarları. Kişi nasıl bunu görür de görmezden gelebilir? Bu benim hafsalamın alamadığı bir durum. Ama baktığınız zaman, olmuş olan bu. Bunu bildikten sonra konuyla bu kadar tarafsız ilgilenemiyorsunuz artık. O noktadan sonra siz de üzülüyor, kızıyorsunuz. Bu tarihi gerçekliğin sonucu biraz da bu romanda olması. Bir yandan da sürekli bize yazılarıyla verdiği o iyilik duygusu yüzünden bu romanda. Oğuz Atay bir deha, kelime kullanma, cümle kurma dehası.
Kitabın bir bölümü el yazısıyla yazılmış…
Bir süre sonra bana o matbaa harfleri sanki okuyacak olanla yazarın arasında birer engelmiş gibi görünmeye başladı. Birden öyle hissettim. Onun için bir bölümünü el yazısı ile yazacağım dedim. Ve romandaki tek fantastik bölümü el yazısı ile yazdım.
Edebiyat Söyleşileri: Hakan Günday
GAZETE HABERTÜRK / ÜMRAN AVCI







