cocukluk-hikaye_3

Çocuk pamuk kokan cebinden (Ali abisinden çaldığı) üç lirayı çıkardı. Yosun tutmuş elleri ile yuvarladı. Üç liraya ne alabilirdi ki? Pazar köşelerinde satılan şu işporta kolyeyi mi? Yoksa o tadını bile bilmediği çikolatayı mı? Çikolatanın tadı diline bile değmemişti. Dili toz ve topraktan ötesini bilmezdi. Çikolata mı? Haşa! O patron çocukları için icat edilmiş bir cisimdi ve öyle de kalacaktı.

Çocuk, kaderin zincirini erkenden tadanlardı. Babası gibi. Babası da bir hayat kadının koynunda ölmüştü. Kadın ihtişamlı sayılmasa bile epey sade  diyebilirdik kendisine . Turgut efendinin biçimsiz kadınlarından değildi hani. Papatyaları bile severdi. Hatta çocuğun babası her kadını ile sevişmeden önce papatya sıkardı yakalarına.

Papatya buketlerdi o renkli folyoların arasına. Çocuk o folyoların ışıltısını hiç sevmedi. ‘Folyo Sevdası” diye bir kitap bile yazabilirdi. Ne kitabı. Giyecek donu bile komşunun oğlu Piç Mehmet’ten çalmıştı. Ne kitabı. Mürekkebi mi vardı ki kaleminde. Hiç kurşundan yapılmış kalemle yazın edildiği görülmüş mü ki? Orlic gibi olmalıydı tüm karakterler mürekkepten geçmeli.

Babası gazetelere de çıkmamıştı. Anlatılmaya değecek destanlarının da olmadığını düşününce bu pekâlâ normal bir durum sayılabilirdi. Sokaktan mızıkalı bir mız mız geçiyordu. Babası o son tekleşme anında ani bir kriz geçirmişti. Krizin nedenini hiç bilemedi ki çocuk. Kalp sıkışması dediler inanmadı, yaşı gelmiş dediler inanmadı. Zaten inanması da beklenemezdi. Babasının öyle öçsel bir şekilde ölmesi kabul edilemezdi. Annesi de kabul etmemişti. Annesi de başka sebepler uydurmuştu kendi içsel zindanına.

Sebepler onun aklının parçalarını bir bir kemirmişti. Kemirilen parçalardan da kendine bir kulübe yapmıştı. Fildişi kuleleri değil. Kulübe. Düşlerinin yettiği kadar. Ama kulübenin en önemli parçasını tam yerleştirecekken birden neden sorusu takıldı aklına. Eh, nihayetinde bütün alçı da eriyip gitti. Kiremitler öksüzlüğün hâkim olduğu o yüce topraklarda bir bir yok olmaya başladı. Kadına ölüm haberini bildiren meyhaneci orospu kılıklı Asude Hanım’ın kocası Mükerrem Bey olmuştu. Tesadüfen  rastlamıştı bedene. Otelde boylu boyunca yatan o bedene. Beden pek tabii ki kalamazdı oracıkta. Bedenini saramazdı ki altınlara. Beden sadece kadının o dehşet dolu bakışlarına gömülebilirdi. Ama kadın ne olursa olsun katil de sayılamazdı. İfadesi alınırken de söylediği buydu. İşin komik tarafı üç polisten fazlası da gelmemişti ceset için. Oysa basın mensupları, Orlic kılıklılar,  üşüşmeli idi cesede! Ama yok. Sadece üç polis geldi. Saatlerce kımıldayamamış kadını et yığınından çekip aldılar.

İfadeden sonra da serbest kaldı. Kalır kalmaz da saçlarını taramaya koyuldu. Saçları Ekindu’yu andırıyordu. Contrapasso’yu yaşıyordu. Saçları döküldü. Bütün her şey bitmişti artık. Boyası akmıştı. Boyası geri gelmeyecekti artık. Boya ölümlü bir dansçı idi. Haber de alınamadı kendisinden. Görenler onun trene bindi sandı ama görenler sadece Tutunamayanlar okuduğunu düşününce, siktir çekti sürü koyunları.

Evet, ortada bir tren vardı. Ren kadının kemiklerinde idi. Ren, dört ipin seksen derecelik açısında yürüyordu. Yürüdü. Yine ona da ilgi göstermediler. Neden demediler. Tavla yakıp, çay yazdırdılar kahvehanelere. Feodal dönemden kalma artıksı tavırlarını büyük bir gururla sergilediler. Üniforma giyseler şövalye olurlardı. Ama çulsuz El Salvador’da ne gezer nakkaş tepe ipliği!

Çocuk parayı yuvarlamaya devam etti boşlukların arasında. Boşluklarına bir soktu bir de çıkardı madeniyi. Dilenen Akad kralı’na mı vermeli idi parayı? Yok! O kadar yüce gönüllü değildi. Yüce gönüllülük burjuvazinin bir oyunu idi. Oyun idi evet. Oyun. Derrida’nın de konstrüksiyonu gibi. Metin gibi. Metini parçala! Kır! O zaman para ne olacaktı? Dilenene mi gitmeli idi. Hayır. Kendi aç kalabilirdi günün sonunda. Kuytu köşeleri hatırlamak istemiyordu. Altında bir acı hissetti. Acısı bir kutsal kitap kalitesinde idi. Ama çizenler nerede ya da optikgiller? Hiçbiri yok. Hepsi başka koyunların başka eşiksiz gecelerinde. Öyle de olması gerekmez mi? Bu bir dünya kanunu yahut daha militarist bir hale getirmek gerekirse bu bir takım oyunu. Fanatiklerden de anlamazdı çocuk. Çocuk parayı yuvarlamaya devam etti. Boşluklar kesişiyordu? Tinin mi, etin mi, ruhun mu, akın mı? Hiçbiri de olmayabilirdi oysaki. Bilginin ta kendisi de kesişim noktasını parçalayabilirdi. Yapmalı mıydı? Bilmiyordu. Çocuk parayı başka yerlere vurdu. Tütüne sardı. Çocuk parayı yukarı aşağı fırlatıyordu. Saflık damarlarından da akmıyordu. Damarlarından akan şey asil bir kan da değildi! Olamazdı. Asalet onun işi değildi ki… Onun işi işportacılara çakallık yapmaktı. Sokağın kokusunu içine çekmekti. O büyümüş bir adam kadar yorgundu.

Çocuk parayı durdurdu ve avuçlarının içine aldı, cebine koydu. Avuçları medeniyetlere vardı. Bir dalıp bir çıktı Sümerlerin Uruk şehrine bir de Batı’nın Le Cid’ine. Le Cid kahramandı. Nice hayatları korumuştu. Çocuk beyaz dişlerinin altından tebessüm etti. Tebessümü aynanın su-vari yüzünde vardı. Kırıldı. Semtlerin arasından ilerledi. İlerledikçe yanan acısını okşamaya başladı. Yarası ona antik dönem tanrılardan kalmıştı. Yarası Akilleus kadar görkemli olmasa bir Troya kralına denkti. Tek eksiği tacı idi. Onu da buldu çocuk. Çocuk kâğıtlardan bezediği biçimsiz hale şeklindeki saçmalığı yağlı ama parlak saçlarının üzerinden geçirdi. Ve kötülükleri avlamaya başladı. Avladıkça büyüdü karanlığı. Ve sonrasında durdu. Durur durmaz yorulduğunu anladı. Bankların birine oturdu

Çocuk (bir müddet sonra) hızlı adımlarla kalktı. Adımlarının bir şeyi kurtaracağı da yoktu. Güneş tepede yüzüyordu. Gökyüzü fazlası ile mavi idi. Mavi annesinin ona diktiği pantolon rengi idi. Cebindeki parayı bir kez daha çıkardı. Koşmaya başladı. Adımları sokak görmüş bir efendi gibi idi. Bakkalın kapısını açtı. Bakkala baktı. Gözleri güzel olmadığı için bakkal gözlerini ondan ayırdı umursamadı. Çocuk ellerini jelatinli kadınlarda dolandırdı. Parmaklarının kirli yüzeyini sakızlarda var etti. Evet, gerçekten de var oluyordu. Olacaktı. Olmalıydı. İmparator olmalı idi. Orlic olmamalıydı.

Jelatin sesleri arasında uzun uzun dolaştı. Kemiğe karışmış etini karşı komşu bile görebiliyordu. Bir takım araçlar geçti sesler yıkıldı. Taşların soğuk yüzeyleri tüylerini okşadı. Babasının ve annesinin şefkatine de benzemiyordu bu! Bu daha çok bir tanımsız ışığın insanlar tarafından kutsanmış sürümü idi.

Demir kompozisyonları geçmeye devam etti.
Balkondan izleyen kadın camları henüz kapamıştı.
Bir daha hiç açılmayacaktı. Hiç bir zaman merhaba diyemeyecekti koca karılara…
Duyabileceği tek şey demir kompozisyonları idi.
Ve başına üşüşecek bir avuç gizem avcısı…
Merhameti yüksek bir adam bile olabilir keza,
Ama yok, gizem avcıları avlayacaktı asıl: Sarayın arta kalan harabelerini

Can Kaya

 

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.