Sabah vakti, insanlar işlerine gidebilmek için otobüs duraklarında bekliyorlardı. Kimi kot pantolon üstüne renkli bir tişört, kimi siyah çizgili etek üstüne beyaz bir bluz, kimiyse parlak kumaş pantolon üstüne ütülü gömleğini tercih etmişti. Kadınların kimi yüzlerine makyaj yapıp, boyunlarına takılar takmış; kimiyse yalnızca gözlerine kalem çekip, saçlarını arkadan bir toka ile tutturmakla yetinmişti. Duraktaki yoğun parfüm kokusunu, kadınların yaydığı aşikârdı. Bu kokular bana; lavanta bahçelerinden, ferah dağ evlerine, ferah dağ evlerinden esintili yaz akşamlarının tenleri okşadığı, begonyalı, ahşap çitli, beyaz badanalı villalara, misafir ediliyormuş hissi veriyordu sanki.

Tekrar hayata dönmem pek uzun sürmedi.

Kuyruk git gide uzuyor, farklı otobüs hatlarına binecek yolcular kendi aralarında sıraya giriyorlardı. Kendilerini izole etmeye çalışanlar, kulaklarına kulaklıklarını takıp, ellerindeki telefonlarıyla oyalanıyor, etrafında olup bitenleri umursamıyorlardı. Esir alınmış birer zombi gibi öylesine soyutluyorlardı ki kendilerini, sanki bu dünyaya ait değillermiş gibi davranıyorlardı. (Gözleri yuvarlarından fırlayacakmış gibiydi.)

Bense; canım sıkıldıkça insanların yüzlerine bakarak, onların yaşamlarına dair tahliller yapıyordum. Ya da yaptığımı sanıyordum. (Hep böyle bilgece tavırlar içine giren budalanın tekiydim.) Kim bilir ne dertlerle boğuşuyorlardı. İş aramaya çıkan, işinden memnun olmayan, sevgilisinden ayrılan, ayrılmak üzere olan, falan filan. Hepsinin yüzünde ayrı bir göz, ayrı bir burun, ayrı bir dudak vardı. Bunu ayırt edebiliyordum. Aynı olan tek şey yüzleriydi. Çünkü gördüğüm bu yüzleri yüz kilometre öteden tanırdım. Tanımazdım. Yalan söylüyordum. Onlar, varoluşun yüklediği bu anlamsız saçma çabanın tezahür ettiği et parçalarıydılar. (Bir başka arkadaşım, bok çuvalı da derdi.)

İçmeyin ulan işte şu zıkkımı!

Sıranın kime geleceğini bilmeden, bir bilinmezin içinde, yokuş yukarı koşuyordular. (Koşuyorduk.) Kan ter içindeydiler. Kan ter içinde koşmayı erdem sayıyordular. (Benim çalışmak gibi bir kaygım hiç olmadı.) Sigarının biri sönmeden diğeri yanıyordu. Durağın içi dumanla doluydu. (İçmeyin ulan işte şu zıkkımı!) Otobüs de geldi. Ancak otobüste hiç yer yoktu.

Sürekli saatlere bakılıyor, gecikenler sabırsız bir şekilde oflayıp pufluyorlardı. (Bunlardan biri de bendim.) Sabah mahmurluğunu üzerinden atamamış olanlar, ağızlarını bir karış ayırıyor, üç saniyede bir esniyorlardı. Durakta kafası omzuna düşmüş, yarı aralık gözleriyle etrafına bakınan insanlara rastlamak mümkündü. Yaz günü kordondan esen sıcak rüzgâr, nem ile buluşuyor ve yapış yapış tere dönüşüyordu. Çoğu insan elinde peçete, alınlarından süzülen teri siliyor, durağa otobüs yanaştıkça kafalarını uzatıp, otobüsün üst bölümünde yer alan ışıklı ekrana bakarak heyecanla gidecekleri yerlere ait olup olmadıklarını kontrol ediyorlardı.

Her gün zihinlerde anımsanan yüzlerin dışında başka bir simaya denk gelmek çok nadir karşılaşılan bir durumdu. İşte yine o yaşlı teyze, yine o bıyıklı amca, yine o güzel takımıyla janti abimiz, yine o kıvır kıvır saçları rüzgârda dalgalanan güzel ablamız… Hepsi zihnimde yer etmiş, hepsi her sabah aynı saatte benimle aynı kaderi paylaşmışlardı.

Kadere inanmazdım.

Ancak o gün, sanırım Perşembe günü, hikâyemi güzelleştirecek olan o beyaz tenli, koyu kestane rengi saçlarıyla durakta bir kuğu gibi süzülen o güzel yüzlü kadın, bir anda tüm bu sıkılganlığımı unutmama sebep olmuştu. Daha önce durakta hiç denk gelmediğime emindim. Yoksa nasıl unutulur böylesi güzel gözler? Pudra rengi pantolonun altında siyah dantelli bir babet, üstünde ise ara ara siyah şeritlerin olduğu beyaz bir bluz vardı. Saçları omuz seviyesinde gür ve dalgalıydı. Boyu boyuma denk, bakışları bakışlarımı delen kesicilikte, içime işler cinsteydi.

O an aynı otobüse binecek olmayı o kadar çok istedim ki; aynı yere gitmiyor olsak bile onun için gideceğim yeri değiştirebilir, işe geç kalmayı göze alabilirdim. Bu güzel kadını, bir tek ben fark etmemiş olacağım ki, birden etrafı yalandan sıra bekleyen adamlarla dolmuştu. Bu manzaraya ancak televizyonlarda, belgesellerde avına odaklanan sürüleri izlerken denk gelebilirdiniz. Bunun farkında olduğundan mıdır nedir, kadının yüzünde garip bir tebessüm belirdi. İlgi odağı olmak hoşuna gidiyordu sanki. Bense uzaktan onu seyrediyor, yüzünü inceliyor, aklıma nakşediyordum. Saçlarını savurup, soluna baktığı anda göz göze geldik. Benim ona uzunca zamandır baktığımı fark etmiş gibi dudağını hafifçe sağa kıvırarak, tebessüm etti. Kalbim ağzımda atıyor sandım. Hâlbuki organlarım yerli yerindeydi, ne ağzı! İşte göğsüm, işte böbreklerim. O halde bu sık nefes alıp verişlerin bir sebebi olmalıydı. Bu harlı yangının…

Otobüsler geldikçe insanlar biniyor, sıra eriyor, yeni sıralar peyda oluyordu. Ve artık bir adım kadar yakınındaydım. Aynı havayı soluyacak kadar yakınında… Kokusu başımı döndürüyor, saçları ruhumu okşuyordu. Ara sıra benim olduğum tarafa dönerek yola bakıyor, otobüsü gözlüyordu. Gözlerimi ne kadar kaçırmaya çalışsam da bazen buna engel olamıyordum. Utangaç bir tavırla başımı aşağıya indiriyordum hemen. Kafamda cümleler uçuşuyordu. “Merhabalar hanımefendi, nasılsınız?”, “Otobüste bir türlü gelmek bilmedi doğrusu”, “Pardon, Çiğli’ye nasıl gidebilirim?”… Sorular, sorular… Ancak hiçbirine cesaret edemiyordum. Yersizce alnımdan terler süzülüyor, ilk aşkını bulduğunu zaneden bir ergen gibi dudağımı ısırıyordum. Kadın artık sık sık yüzünü benim olduğum tarafa çevirmeye başlamıştı. Sanki bana cesaret vermek ister gibiydi. (Hemen de kendime pay çıkarıyordum.)

Tanrı’ya da inanmazdım.

Baktı benden bir hareket yok, kısa bir öksürükten sonra: “Merhaba” deyiverdi. Şaşkındım. O kadar güzel bir sesti ki, buna ancak sahil kenarlarında kıyılara vuran dalga seslerinde denk gelebilirdim. Kısa süreli şaşkınlığımı daha atamadan üzerimden, “Çiğli’ye nasıl gidebilirim?” diye sordu. Tanrım, aynı yere gidiyorduk. (Tanrı’ya da inanmazdım.) Belki aynı mahalleye, aynı sokağa belki de aynı binaya gidiyorduk. Titreyen sesime ve alnımdan damlayan tomurcuk yaşlara engel olamadan: “Merhaba, bende aynı yere gideceğim, dilerseniz otobüs geldiğinde beraber bineriz” dedim. Kadın memnun bir tavırla kısaca “elbette” dedi. Bundan sonra, kontrolünü kaybetmiş bir vaşak gibiydim. Atılgan bir el hareketiyle: “Ben Nejat” dedim. Elim havada, gözlerim gözlerinde, yüzünde beliren gamzenin içine düşercesine dudağından çıkacak her kelimeye ikna olmuş durumda bekliyordum. Gülümseyerek elini uzattı ve “Zeynep” dedi. Eli pamuk gibiydi. Çukurova da dahi böylesi yumuşak bir pamuğa denk gelinemezdi. (Bu benzetmelerim öldürecek beni.)

Adı Zeynep’ti: Zeynep…

Derken otobüs de geldi. Doluydu. (Boş olanına hiç denk gelmedim.) Görünen o ki, ayakta gidecektik. Orta kapının olduğu tarafa doğru yöneldik. Sırtımızı demirlere dayayarak, kalabalığın arasından kurtardık kendimizi. Ben onun önüne siper olmuş gibiydim. Daha rahat yolculuk yapabilmesi için gayret sarf ediyordum. Otobüs fren yaptıkça bazen omzuna çarpıyordu göğsüm. Onu izliyordum. Gözlerinin önüne düşen saçlarını atıyordu kulağının arkasına. Elini savurarak yüzüne: “Çok sıcak” dedi. “Camı açayım isterseniz” dedim. Gülümsedi. “İyi olur” dedi. Sağ elimle asılarak camı yana doğru hareket ettirdim. İçeri rüzgâr girdi. Ferahlık otobüsün içine yayıldı. Zeynep bazen yüzünü camın olduğu tarafa çevirip gözlerini kapıyor, bazen de kolunu camdan dışarı çıkararak elini serinletiyordu. Güzel olan her şey onda zuhur etmiş gibiydi. Gideceğimiz yol nerden baksan on beş dakikaydı. Ve ne yazık ki zaman geçiyor, bunun yaklaşık yedi dakikasını konuşmadan eritiyorduk. Ne olurdu sanki zaman hiç akmasa! Ancak zamana hükmetmek mümkün müydü? (Değildi.) Belki otobüsten inince gideceği yere kadar eşlik ederim ümidini taşıyarak, nereye gideceğini sordum. (Bir bankanın önünde arkadaşıyla buluşacağını söyledi.) Gideceği yer ile durak arasında beş dakikalık mesafe vardı. Sekiz de buradan, etti mi sana on üç dakika. Bu on üç dakika içinde konuştum, konuştum, yoksa kayacaktı ellerimden tıpkı bir yıldız gibi. Böyle düşününce birden telaş sardı beni. Acele etmem gerekiyor hissine kapıldım. Dakikalar dakikalar geçti. Baktım ki elde var sıfır. Direğe montalı kırmızı butona basarak: “Burada ineceğiz” dedim. Memnun bir ifadeyle: “Ah, nihayet!” dedi. Onun bu memnuniyetine üzüldüğümü inkâr edemem. Sanıyordum ki, konuşamasak da anlaşır, aramızda bir köprü inşa edebilirdik. Zira anlaşabilmek için illa konuşmak mı lazımdı?

Otobüs durdu. Önümde Zeynep arkasında ben, sırayla indik merdivenlerden. “Siz nereye gidiyordunuz, alıkoymuyorum değil mi sizi?” dedi. “Hayır, hayır benim iş yerim de hemen sizin gideceğiniz yere yakın, yolumun üstünde” dedim. (Yalan söylüyordum, bilakis tam tersi istikamette, ıssız bir yerdeydi iş yerim. Hatta geç bile kalmıştım ama iş kimin umrundaydı?) Yürürken sohbete devam ediyorduk. Buraya İstanbul’dan, babaannesini ziyaret etmek için geldiğini ve onu götüreceğim yerden almaya gelecek bir arkadaşı ile birlikte bugün, günü birlik Foça’ya gideceğini öğrendim. Zeynep eliyle bankayı göstererek: “Hah işte geldik sanırım, bu banka değil mi?” dedi. İsteksizce kafamı salladım. Ayrılık vaktiydi. Nedense acı bir tat ağzıma yapışmıştı. Tükürsem atamayacakmışım gibi. Hep benimle kalacakmış gibi… Zeynep sevinçle bana dönerek, teşekkür etti. Bense yüreği burkulmuş bir çocuk gibi yanından ayrılamıyor, öylece dikiliyordum. Zeynep fark etmiş olacak ki: “İşe geç kalacaksın, oyalanma sen” dedi. Birden rüyadan uyanırcasına irkildim ve “Haklısın, ben artık gideyim” diyerek veda ettim. Yaklaşık yirmi metre kadar yürüdükten sonra, bir kamyonetin arkasına saklanarak Zeynep’i gözetledim. Beş dakika sonra bir araba yanaştı yanına. Kapı açıldı; uzun boylu, dalyan gibi bir adam Zeynep’in yanına giderek, ona sıkıca sarıldı. O an yüreğime bir ok saplandı sandım. Başım döndü, midemi saran bir bulantının esiri oldum. (Ne bekliyordum ki?) Zeynep arabaya atlayıp uzaklaştı. Ardından öylece bakakaldım. Saatime baktım. Seri adımlarla işe gittim. Ustabaşı kapının önünde, geç kaldığım için sağlam bir fırça attı bana ve vakit kaybetmeden işe koyuldum. (İşini layıkıyla yapan sıradan bir böcektim nasıl olsa…)

 

İsmail Topçu

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.