İnsanlığın hüzünlerini anlamakta zaruri bir ihtiyaç hissetsem de, gel gör ki bu arzumu nihayete erdiremiyor bir türlü idrak edemiyorum İlke. Bu bir mücadele gibi. Arzu edip elde edememek talihsiz bir ruh halini bana mecbur kılıyor. Üzülüyorum. Sabahlara kadar çalışsam, sayfalarca etüt etsem de olmuyor. Kelimeler ve bedenim yetersiz kalıyor. Benimki bir savaş, kanlı bir iç çekiş, bir beyhudelik sancısı. İnsanlığın bu denli zor bir mefhum olduğunu bilmiyordum başlarda. Başlamak bitirmenin duasıdır deyip işe koyuldum ama yine hayal kırıklığı. Onlara acımayı bile denedim. Lakin bu acıma duygusu zamanla eksiksiz bir kıyıma dönüşüyor, tuhaf bir hezeyan sarıyor bedenimi, içimden küfür etmeye başlıyorum sonra. Sanki kendimi şey yani… Harcıyordum, tarihi bir meseleye gönül vermiş bir bilim adamı hassasiyetiyle bunu yapabilir miydim acaba? Hayır, bir keresinde bu halimi bana tefsir etmeyi dilemiştin, hatırlıyorum: “Doğu medeniyetlerinde acı çekmenin başka yolu yoktur Salim, kendine kıymayı bırak, insanlar bunu hak etmiyor, onlar sensiz de nefes alabiliyor, âşık oluyor ve ölüyor.” Yine ağlıyorum. Onların yerine ben mi ölmeliyim? Bu ölümcül oyunda bir yanlışlık var! Bu ayıp değil mi İlke. Vicdan muhasebesi yapmamız bu kadar zor mu? Bu insanlığa sığar mı? Bunca emeğimin karşılığını, bana sırtını dönmüş insan bedenleriyle mi alacaktım? Çok çirkinler İlke. Çok. Etrafta gezinen bedenler, hepsi birer  fırsatçı düşman gibi görünüyorlar. Bu ayıptan ziyade vicdansızlık değil mi, nasıl tamir edecekler gönlümün kırıklarını, nasıl ödeyecekler borçlarını? Bütün insanları sevmem günah mı? Sevginin bedelini ödemeye gönüllü olmam beni bu emsalsiz kedere sürüklüyor. Ümidimi kesiyorum, yarıda kalıyor ömrüm. Eksik hissediyorum.

Biliyorum yine konuyu kapatmak isteyeceksin lakin şansımı denemek, seninle aynı oyunda yer almak istercesine bu lanet eksikliği seninle tamamlamaya çalışmam gerekiyor. Seni sevebilmem için bu gerekli, bu ivedilikle hayata geçmeli -illa süper kahraman mı olmalıyım?- Neden bu kadar yorgunum Allah’ım? Neden sevgisizliğin yükü bu kadar ağır? Neden insanlığı sevmeden seni sevemiyorum, bu bir akıl hastalığımı? Bana yardım et! Ben bir canavar mıyım İlke: Her şeyi yutmak mahvetmek isteyen bir ucube miyim?

Diğer insanların yaptığını yapamıyorum, onlar gibi umarsızca oluşturulmuş sahte duygularla sadece kendimi düşünmek ayıp geliyor. İnsanlığın bu arsızlığı yüreğimi acıtıyordu. Bu hainliği savaş cephesinde yapsam kurşuna dizerler. Sokakta yürürken neden bakamıyorlar yüzüme, bu kadar çirkin miyim? Yok muyum? Aranızda değil miyim? Ben Salim, duyan yok mu bu fakiri? Hangi vakit sizlere dâhil olabileceğim?

Hz. Salim’in Ruhani Menşei Hakkında Kelam

(…)Salim, tenkid-i öz bakımından zayıf, ruhsal terkibi bakımından zayıf ve fevri hallere haiz bir mahlûk. İlke ile münasebeti gereği hüzne sürüklense de mizacı gereği edepli ve içli bir çocuk. Gençliğinde birkaç başarısız romantik ilişki yaşamış ancak bu hezeyanını hiçbir zaman İlke’ye hissettirmemişti. Hasletleri gereği uğruna ölebileceği hiçbir şeye sahip değildi. İlahi birtakım meselelerle lise yıllarında uğraşmış, tasavvuf konularında bazı tarikatlara girip çıkmış, hatta bir dönem bir şeyhe tabi olmuş irşat yolunda ilerlemeye niyetlenmiştir. Uhrevi çevrelerde de istediğini bulamayan Sofu Salim, tekâmülünü sekteye uğratıp tasavvuf ehlinden ayrılmış, hemen akabinde tamamıyla dünyevi ihtiraslara gark ederek “kendi yolumu kendim çizerim” demiş ve hazinkâr hayatına geri dönmüş.

Kendisini tenkide pek yanaşmayan bu tekke kaçkını, yakın arkadaşlarının da tesiriyle genç hegelcilerden etkilenen devrimci sofular birliğine hızlı giriş yapmış. O gün bu gündür maddenin insan dünyasındaki yansımalarıyla ilgilenir olmuş, başka bir insan olmayı hayal edip, hayatını bu konuya vakfetmiş. Hegel’in diyalektiğini halkın mutsuzluğuyla çarparak yeni bir ideoloji yaratma gayretine girişen Salim şimdilerde kenar mahallelerde vuku bulan “oportünist kahvehane kültürünün insan üzerindeki devrimci içgüdüleri harekete geçiriş denemesi” başlıklı bir de makale yayınlamış. Parasızlıktan baskısını yapamadığı bu özensiz neşriyat girişimi de hüsranla sonuçlanmış. Gerisi malum: Hayal kırıklığının makûs tarihi.

Salim kendi kendine konuşuyor, konuştukça kendisine yabancılaşıyor: İnsanlar beni görmezden geliyor, sen de öyle. Aranızda yaşadığıma sizleri ikna etmeliyim. Görmezden gelmek de neyin nesiymiş? 20.yy’ın kutsal yanılgısı: Bu içi geçmişlikten bıktım İlke. Efendim neymiş; ben onlar gibi değilmişim, onların okuduğu kitapları okumuyor, onların yediklerini yemiyor, onlar gibi konuşmuyormuşum… Şimdi burada bu sokakta beni farketmelerini bekliyorum, vursunlar, küfür etsinler, bağırıp çağırsınlar, aşağılasınlar. Yeter ki farketsinler. Hiçbir şeyi bu kadar istemedim İlke. Seni bile. Acınacak haldeyim, ama ne olur sen acıma bana, bu merhamet duygusunun zehirli bir tarafı var, beni alıp başka biri yapıyor, buna izin veremem. Çileden çıkmam an meselesi. Bana merhamet etme, merhamet Allah’a ait bir yetenek, sen benim Allah’ım olamazsın İlke. Haddini bilmen için seni daha nasıl onure edebilirim?

Beni kabul eder bağırlarına basarlar mı? Buna kim karar verecek? Devlet makamlarını işgal edenler, sayın makam sahipleri dilekçeme ne zaman cevap vereceksiniz? Onların evladı olmak istiyorum. Daha ne kadar küçülmem gerekli, onurum ve gururumu hiçe sayıyorum efendim: Bir erkeğin onurunu gönüllü olarak bir başkasına devretmesi kadar çirkin bir duygu var mı: “Yok.” İlke, cümlesini tamamlamadan Salim’in üzerine atıldı, konuyu değiştirme denemesi sahneye kondu. Salim İlke’ye göre fevri ve biraz ahmaktı, İlke onun gibileri cebinden çıkarırdı, Salim eski aptallardandı, kafasına bir şey girmeyenlerden… Yeni bir şeyler öğrenmesi güçtü: Her konuda hayal kırıklığı yaşayan bir budala işte! Para, seks, mal, mülk, şan, şöhret… Bunlarla ilgilenmeyen bir adam bu hayattan ne beklerdi? İlke biliyordu, yaşıtlarına nazaran gayet olgun ve bir o kadar da politik bir mizaca sahipti. Sevgisizliğin bedelini erken yaşlarda ödemişti, bu sebeple Salim’in gereksiz hezeyanlarına karşı temkinliydi. Yeri geldiği zaman aşırı tutucu bir dindar, yeri geldiği zaman eli sopalı bir anne şefkatini ondan esirgemiyordu. Cömertti, Salim yumuşak başlı, İlke ölçülü, Salim ise boşboğazdı. Salim köşeye sıkışmış bir fare gibi meseleye farklı bir bakış açısı getirmek için tüm delikleri yokladı. Olmadı. Türü tükenmiş bir varlık Salim, hor görülmeye müsaitti?

Kendine sığınacak yer arayan her insan gibi, Salim’in kendisini mahvetme arzusunu, genelev kadınlarının isterik hallerinden ayırt etmeniz imkânsızdı. Bu onun kendini ortaya koyuş şekliydi, ya da ortadan kaybolmaya yüz tutmuş bir görüntüsüydü. Her neyse efendim. Netice olarak her ikisi de bir türlü aynı yerde buluşamıyor mutabakata gelemiyorlardı, aykırılık her ikisinin de damarlarında dolaşıyor, isyan etmenin sonucu olarak hayal kırıklığıyla tehdit ediliyorlardı. Alışkanlıklarını terketmekte direnen bu iki yoldaş “hayat” kelimesinin anlam derinliğini arayarak yaşlanıyorlardı. Parçalanma korkusu her Salim’i yiyip bitiriyordu, İlke ise doğuştan yaşlıydı. Sürekli kapısı çaldıkları hayat bir türlü istedikleri gibi cevap vermemiş, kapı aralığından bakıp kaçıvermişti. Kapıların küçük pencereleri bu işe yarıyordu, insanlardan kaçan, misafir ağırlamaktan korkan ev sahipleri için yapılmıştı. Her marangozun ihtisas sahibi olduğu bu küçük pencereler insanlıktan kaçıp kurtulmak isteyenlerin hoşuna gidiyordu. Her kapıda muhtelif ebat ve tasarımlarda bulunan bu kaçış delikleri yüzyılın icadıydı. Salim insanlığa tertip dilen bu küçük mimari eserlere karşı savaş halinde çırpınıyordu. Yel değirmenleriyle sevişmek yerine savaşmayı tercih ediyordu.

“Kaderimiz…” dedi İlke. Ah, hayal kırıklıkları ile tıka basa dolu olan bir hayat bizimki. Bir nimet değil, bir bela bu, anlıyor musun Salim? Yaratılmış her varlık zaman ve mekâna bağımlıdır. Her yaratım (burada devrimden bahsediyor olabilir) bir ölçüyü ve beraberinde bir zorundalığı diretir. Salim bunu anlamıyor, kader konusuna değinen ve yüreğini cızlatan İlke’nin -ki onu şaşırtmaya devam ederken- aklında ölümcül bir soru patlıyor: Eşyanın hayatımızdaki temayüz serüvenimizdeki ehemmiyeti nedir? İşte sana felsefe. Felsefe, insanın eşya ile münasebetini tetkik etmektir İlkeciğim. Eşya sadece dünya işlerimiz için istifade aracı olup varoluşumuza vasıl olmamıza yarayan şey’dir. Eşyaya verilen ehemmiyetin fazlasıyla haddini aştığını görüyorum. Biz devrimciler de de durum böyle. Devrim gerçekleşene kadar paylaşımcıyız peki devrimi gerçekleştirdiğimizde? Devrimci olsun ya da olmasın karşımızdaki “İnsan” yaratılıştan kötü bir varlık. Pesimist Salim, devrimci İlke’nin hakkından gelir ve ona felsefenin insan için neden önem haiz ettiği üzerine kısa bir ders verir. İlke şaşkınlıktan nutku tutulmuş bir vaziyette Salim’e dönerek: Sen ezilenlere değil felsefeye kucak açmışsın, başka bir yolun yolcususun.

Salim ve İlke’nin ilk ayrışması değildir bu.

Devrimcilere musallat olan kronik rahatsızlık tekrardan dirilir: Ayrışmak.

Can Murat Demir

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.