Gözün bir yerden çıktığı doğru idi. Evet göz bir yerlerden çıkmıştı ve bütün ovalliği ile dünyaya meydan okumuştu. Bütün dünya onun sofrası idi artık. Sofrada kimler yoktu ki: “Böcekler, böceğimsiler ve böcek olmaya çalışanlar…

Hepsi orada idi. Hepsi eğleniyordu. Bir şeyler oynuyorlardı. Kimisinin zar attığı kimisinin de zarı dokunaçları ile parçaladığı… Kimisinin de alkışladığı tüysü yüzlerinden.

Ben ise bekliyorum sarayımın koltuğunda. Belki de bir gün sıra bana da sıra gelecek. Ben de büyüyüp gideceğim. Bende bir gün kolumdaki o etsi çirkin tabakalardan kurtulacağım. Bende bir gün nefesini alacağım mavi göğün. Ben de bir gün yürüyeceğim üzerine de kadife siyahların.

Evet!
Bir gün!
Bir gün!
Bir gün!
Bir gün!
Bir gün!

Dudaklarımı kim kaldırmıştı rafa! Rafımın hangi çekmecesine yerleştirilmişti bütün bu tozpembeler? Hangi savaşın bilmem kaçıncı fedaisi olmuşlardı kendileri? Kalkanlar mı tutmuşlardı satenden bozma elleri ile yoksa mızraklar mı geçirmişlerdi iplikten üniformalarına? Hangi düşmanları yenmişlerdi? Düşmanlar kimlerdi? Kim kazanmıştı? Kim dudağına yılların sarhoşluğunu dökmüştü?

Ellerimi aradım ellerimde. Ellerim yoktu ellerimde. Ellerim başka ellere kaçmıştı yine. Ah, sizleri yakalamaktan o kadar çok sıkıldım ki anlatamam. Hep o aynı çocuksu tavır. Durması gerektiğinde durmayan, durmaması gerektiğinde duran. Aklımın zindanından kaçmış bir kaçkından farkı yoktu kendisinin. Kendisi her yerde idi. Ve yürüyordu.

Işık büyüyor. Işık gittikçe büyüyor. Işık büyümeye mahkûm edilmiş sanki. Işık o deliğin hemen ardına saklanıyor. Işığın büyük düşünceleri var. Işığın zerreleri üzerime varıyor. Ceketim daha yeni iken üstelik. Bilmem kaçıncı Ahmed’in bilmem kaçıncı dükkânından almıştım oysaki bu geniş abimi. Sanırım yakaları hoşuma gitmişti. Çikolatalı nargile kokuyordu yaka arası yanakları. Düğmelerine sigara kokuları sinmişti. Yılların ağırlığını omuzlarından silkelemişti. Biliyordum. Onun yıllardır orada olduğunu ama buna rağmen almıştım. Bir kaç bozukluk bırakmayı da ihmal etmemiştim Ahmed’in masasına. Ahmed’in masası loş bir sonsuzlukla aydınlanıyordu. Kendisine floresan aydını bile diyebilirdim. Tabii Olric olmasa idi! Olric değişik kılıklara giren bir kadın bile değildi. Öyle olsa daha çok okunabilir olurdu eminim.

Oradan çıktım. Poşetimi kollarımın arasına sıkıştırdım. Yürümeye başladım. Yürüdükçe yürüdüm. Yürüdükçe yürüdüm. Yürüdükçe yürüdüm. Karşıma çıkacak şeyin ne olduğunu biliyordum oysa:

“Bir ev ve bu ev yıkıntıların arasında bir kolsuz adam misali parçalanmış, kenara atılmış, bütün işini yitirmiş.”

Ama buna rağmen
Yürüdükçe yürüdüm yürüdükçe yürüdüm
Yürüdüğümü unutana kadar
Olric ‘ten uzaklaşana kara
Yürüdükçe yürüdüm.

Can Kaya

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.