Gregor Samsa, bir sabah bunaltıcı düşlerinden uyandığı sırada, yatağının altında, sırtı duvara dayalı devasa bir gölge buldu. Uzunca bacakları, bacaklarının üçte ikisi kadar geniş gövdesi vardı. Kolları kaslı, elleri normal bir insan elinin üç katı kadardı. Dakikada en fazla beş kez nefes alıp veriyordu. Gözleri oyuk, iki tane yuvarlaktan ibaretti. Kafasının üstünde biçimsiz bir tümseklik, tümsekliğin ortasında ise birbirlerine paralel üç tane çizgi sıralanmıştı. Dehşet verici görüntüsünün aksine sessiz ve sakindi. Gregor Samsa onu fark edene dek, çıplak duvara ve duvara vuran güneş ışığına bakıyordu. Düşünceli olduğu söylenemezdi. Zaten insan olmadığı için düşünemezdi de! İçgüdüleriyle hareket ediyor olmalıydı.

Başınabuyruksahibindenkopupgelmişgölgegillerden bir Gregor Samsa silueti

Başınabuyruksahibindenkopupgelmişgölgegillerdendi. Kime ait olduğu hususunda hiçbir fikri yoktu. Böyle gölgeleri iki kilometre öteden tanırdı. Hayır, tanımazdı; yalan söylüyordu. Daha önce hiç böyle bir gölge ile karşılaşmamıştı. Gregor Samsa, içini çekerek: “Bunun ne işi var benim odamda” diye söylendi. Belki de bir tür oyun oynuyordu gölge. “Ses çıkarmadan kaç dakika, belki de kaç saat oturup, duvara bakabilirim oyunu.” İyi de oyunun sırası mıydı şimdi? İşe geç kalan Gregor Samsa, patronu Bay Bandini’den azar işitecekti.  Daha geçen gün düşünde gördüğü koca bir böcek yüzünden işe geç kalmış, hafta boyu yaptığı fazla mesailer sırf bu yüzden silinip gitmişti. Kargaları ve yaban arılarını saymıyordu bile. Bunu tekrar göze alamazdı. Gırtlağına kadar borcun içindeydi zaten. Hem babası, annesi ve biricik kız kardeşi ne yaparlardı sonra. Bir an önce yatağından kalkması ve bu odayı terk etmesi gerekiyordu. Zira yedi çeyrek trenine yetişmesi için yalnızca beş dakikası kalmıştı.

Kapı dışından Gregor Samsa’nın annesinin sesi duyuldu: “Gregor kalkmıyor musun? İşe geç kalacaksın” dedi. Demek işe geç kalacağımı ailem de biliyor. Onlardan gizli gizli kaçıp gitmem hiçbir şey ifade etmeyecek.

Tüm bu böcekler, kargalar, yaban arıları ve bu ahmak gölge ne anlama geliyordu. Bu oda ona ait değildi, bu sıra dışı mahlukatlara aitti sanki. Gregor Samsa, derin bir nefes aldı ve düşlerinin tam ortasında gerçekleri aradığı sırada, garip bir ses duydu:

“Saçma” dedi Olric. 
Olric mi? Bir sen eksiktin! Sahibin bu hikâyede değil Olric, bu hikâyede değil!
“Peki, hangi hikâye de efendimiz?”
Tutunamayanların hikâyesinde.
“E siz de tutunamıyorsunuz sanıyordum efendimiz.”
Haklısın, tutunamıyorum Olric.
“O halde dönüşelim efendimiz.”
Dönüşelim Olric, dönüşelim!

Gregor Samsa, bir süre bunaltıcı düşlerinin devam ettiğini düşündü. Gözlerini kapadı-açtı, kapadı-açtı. Kepaze bir yaşamdı. O iki saniye içinde, dünyayı değiştiremeyeceğini anladı. Bunu anlamak için iki saniye, evet iki saniye yetiyordu. Ayaklarını karnına kadar çekti, yorganı sağına attı, çıplak ayaklarıyla yere bastı. Yatakta oturan Gregor Samsa ile yerde oturan gölgenin boyu eşitlenmişti. Gölge, başını çevirerek: “günaydın” dedi. Konuşuyordu. Ağzı olmadığı halde konuşuyordu hem de. Demek konuşmak için ağız; gerekli bir uzuv değildi. Gregor Samsa: “sen de kimsin?” dedi. Bu aşağılayıcı soruş biçimi gölgeyi rahatsız etmişti. Oysa o da “günaydın” diyebilirdi. Konuya bu denli sabırsız yaklaşmasına bir anlam veremiyordu. Kim olduğunu gayet iyi biliyordu. O halde bu umarsız tavırlar nedendi? “Ben senin vicdanınım” dedi kızgınca. “Vicdanım mı? Nasıl olur? Benim vicdanım nasıl bu kadar kararabilir?” dedi Gregor Samsa. “Beyaz vicdan yoktur” dedi Gölge. Gregor Samsa sessizliğe büründü. Kaç kere vicdan azabı çektiğini saydı. Kocasından şiddet gören komşusuna neden yardım etmediğini, işini kaybetme korkusundan, neden yolsuzluk yapan patronunu ihbar etmediğini düşündü. Arka arkaya tüm bu azapları sıraladı. Şimdi koca bir gölgeyle baş başaydı. Bu gölgenin varlığı bile başlı başına bir azaptı. “Senin bir vicdanın olduğu için şanslısın” dedi Gölge. “Bunun için üzülmemelisin.” Haklıydı. “Benim hiç vicdanım olmayabilirdi” diye düşündü Gregor Samsa. Hitler gibi, Mussolini gibi bir adam da olabilirdi. Bunun yüzü solgun, bundan güzel çocuk çıkmaz, bunun lehçesi bozuk, bunun gözleri şaşı, bunun… Vurun kellelerini, koyun gaz odasına, derilerini soyun, sabun yapın! Ein Hitler kam geflogen! “Vicdan önemli” dedi Gregor Samsa. “Ben senin masum tarafınım” dedi Gölge. Yaklaşık iki dakika yirmi iki saniye kadar karşılıklı susuştular. Saatine baktı Gregor Samsa. “Gitmem gerek işe geç kalıyorum” dedi. Gölge gülümsedi. Hiç değişmeyecekti, yalnızca dönüşecekti. Zira işini kaybetme korkusu, devasa bir gölgenin onu ele geçirme korkusundan daha büyüktü.

Gregor Samsa “işe geç kaldım” korkusuyla, evden dışarı çıktı. İş yeri, evine on beş kilometre uzaktaydı. Bir sonraki trenin gelmesine kırk dakika vardı. Bekleyemezdi. “Yürürsem çok geç kalırım” diye düşündü. Yoldan geçen taksiyi durdurdu. Elini cebine attı. Bozukluklarla birlikte tam dokuz rublesi vardı. Taksiciye: “Dokuz rublem var, beni K.’ya kadar götürür müsün?” dedi. “Olmaz” dedi şoför. “Ama başka param yok, işim çok acele.” “Koş, o zaman ne yapayım!” diye sözlerini tamamladı şoför. Tam gazlayıp gideceği sırada, uzun paltolu bir adam durdurdu taksiyi. Gregor Samsa’ya seslenerek: “Buyurun beyefendi, bende sizin gideceğiniz yere gideceğim, beraber parayı ortaklaşa bölüşürüz” dedi. İkisi birden arka koltuğa oturdular. Paltolu adam Gregor Samsa’ya döndü ve “Ben Raskolnikov” diyerek elini uzattı. “Rodion Romanoviç Raskolnikov.” Gregor Samsa, uzatılan eli sıkıca kavrayarak: “Samsa, Gregor Samsa” dedi. Farklı hikâyelerin iki kahramanı gibiydiler. Biri “suç” diğeri “ceza” idi sanki. Raskolnikov, paltosunun içinde ucu sivri bir balta saklıyordu. Alnından aşağı iki damla ter süzülüyordu. İnce hesaplar yapan, kafasında olaylar tasarlayan bir hali vardı. Sanki cinayet işleyecek bir adamın hali gibi. Baltanın sapını gören Gregor Samsa, buz kesti. Yanında bir katilin oturduğunu düşündü. Dikkat çekmeden adamın yüzüne bakmaya çalıştı. Tam o sırada Raskolnikov ile göz göze geldi. “Korkma” dedi Raskolnikov. “Dünyayı bir pislikten daha kurtaracağım.” “Senin gölgen yok mu?” dedi Gregor Samsa. “Benim gölgem, bu baltadır” dedi Raskolnikov.

Şoför sinyal verip, taksiyi yolun sağına çekti. Paralar ödendikten sonra, Samsa ve Raskolnikov birlikte arabadan indiler. “Benimle gelmek ister misin?” dedi Raskolnikov.

“Gitmeyin efendimiz.” dedi Olric.
 Neden Olric?
“Görecekleriniz mide bulandırıcıdır.”
Nereden biliyorsun Olric?
“Buna benzer bir hikâye okumuştum efendimiz.”
Sonunda ne oluyordu Olric?
“İnsanoğlu kaybediyordu efendimiz.”

“Nazik davetiniz için teşekkür ederim” dedi Gregor Samsa. “Ancak bu sizin meseleniz.” Yanılıyorsunuz” dedi Raskolnikov. “Bu insanlığın ortak meselesidir.” Raskolnikov, başını öne eğerek Gregor Samsa’yı selamladı ve iki sokak arkada, tefecilik yaparak insanların kanlarını emen ihtiyar bir kadının evinin yolunu tuttu. Epey bir vakit kaybeden Gregor Samsa, tekrar saatine baktı. Bir saat on sekiz dakika geç kalmıştı işe. “Bunu nasıl açıklayacağım” diye düşündü. Koşturarak iş yerinin bulunduğu binadan içeri girdi. Telaşla koşturduğu sırada, yerde gezinen bir böceği ezip geçti. Böcek zorda olsa doğrularak, “Sana bunun hesabını soracağım” dedi. Patronu elinde köstekli saatiyle, odanın girişinde bekliyordu. Kızgın bir yüz ifadesiyle: “Geç kaldın Samsa. Umarım geçerli bir mazeretin vardır” dedi. “Gölge, Bay Bandini, gölge.” “Sen ne gölgesinden bahsediyorsun, be adam! Daha dün de böcek diye tutturuyordun. Derhal işinin başına geç! Bugün bedavaya çalışacaksın, yevmiyeni kesiyorum.” “Ama Bay Bandini… ”Çabuk!”

Çaresizce bilgisayarının başına geçen Samsa, önüne konulan evraklara bakarak, umutsuzca, hayatına kaldığı yerden devam etti.

İsmail Topçu

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.