Will-Durant

Croce, tarih ve edebiyat incelemelerinden sonra felsefeye varmıştı; felsefeye karşı duyduğu ilginin de, eleştiri ve estetik sorunlarının izlerini taşıması tabiîydi. En büyük kitabı “Estetik”tir (1902). Sanatı, metafiziğe ve bilime tercih etmektedir; bilimler bizi bireysel ve şimdiki gerçek olandan alıp gittikçe, matematik soyutlamalara götürmekte, sonunda pratik önemi olmayan, önemli sonuçlara vardırmaktadır. Ama sanat bizi doğrudan doğruya özel kişiye, biricik olguya, somut birey biçiminde sezgi yoluyla algılanan felsefi evrensele götürmektedir.

“Bilginin iki biçimi vardır; ya ‘sezgisel’ ya da ‘mantıksal’ bilgidir; hayâl gücüyle elde edilen bilgi ile akıl yoluyla elde edilen bilgi; bireyin bilgisi ile evrenselin bilgisi; tek tek nesnelerin bilgisi ile aralarındaki ilişkilerin bilgisi; tek tek nesnelerin bilgisi ile aralarındaki ilişkilerin bilgisi; ya imajların ya da kavramların eseridir.” Bu bakımdan, sanatın başlangıcı, ‘imaj biçimleme’ gücündedir. “Sanat yalnızca hayâl gücü tarafından güdülür. Tek serveti imajlarıdır. Nesneleri sınıflandırmaz, onları gerçek ya da hayâlî diye ayırmaz, onları nitelendirmez, tanımlamaz; onları duyar ve sunar o kadar.” Hayâl gücü düşünceden önce geldiği ve düşünce için gerekli olduğundan, zihnin sanat ya da imaj -biçimleme faâliyeti, mantıksal ve kavrambiçimleme faâliyetinden önce gelir. İnsan, hayâl eder etmez bir sanatçıdır, düşünmeye başlamadan çok önce.

Büyük sanatçılar bunun böyle olduğunu anlamışlardır. “İnsan elleriyle değil, beyniyle resim yapar” demişti Mikelanj; Leonardo da: “Büyük dâhilerin zihinlerinin îcâtta en faal oldukları an, dış bir iş yapmadıkları zamandır” diye yazmıştı. Da Vinci konusunda söylenen hikâyeyi herkes bilir: “Son Yemek” adlı eserini yaparken, tuval karşısında günlerce el sürmeden oturmuştu. Bunu gören, resmin sahibi Rahibin alabildiğine canı sıkılmıştı. Da Vinci, münasebetsiz Rahibin ikide bir “Ne zaman başlayacaksın?” sorusuna kızıp ondan öç almak için, bilinçdışı yolla, resimde onu Yahuda’da canlandırmıştı.

Estetik faâliyetin özü, sanatçının zihnindeki konuyu ifâde edecek olan mükemmel imajı algılayabilmek için bu hareketsiz duruşundadır, herhangi bir tasavvufî nüfuz gibi değil, mükemmel görüş, tam algılama ve yeterli hayâl gücü söz konusu olduğu bir sezgi biçimindedir. Sanat mûcizesi, fikrin dışarı verilmesinde değil, kavranmasındadır; dışa aktarmak mekanik bir teknik ve el ustalığı işidir.

“İç dünyaya hâkim olduğunuzda, bir figürü ya da heykeli canlı ve duru olarak kavradığınızda, bir müzik teması bulduğunuzda, ifâde doğmuştur ve tamdır, başka gereken bir şey yoktur. Böylece, ağzımızı açtığımız, konuştuğumuz ve şarkı söylediğimiz zaman, içimizde söylemiş olduğumuz şeyi, yüksek sesle söylemekten ve içimizde terennüm ettiğimiz şeyi yüksek sesle terennüm etmekten başka şey yapmıyoruz. Ellerimizin piyano tuşlarına vuruşu, kalemi ya da keskiyi elimize alış, isteme bağlı şeylerdir (bunlar estetik faâliyetle değil pratik faâliyetle ilgilidir). Böyle yaparken bütün yaptığımız şey, kısaca içimizde yapmış olduğumuz şeyleri büyük hareketlere dönüştürmektir.”

Bu sözler, “Güzellik nedir?” sorusunu cevaplandırıyor mu acaba? Bu konuda iter istemez ne kadar zihin varsa o kadar fikir vardır; güzelliğe tutkun herkes, kendini reddedilmeyecek bir yetki sahibi sayar. Croce, güzelliğin, algılanan şeyin özünü yakalayan bi imajın (ya da imajlar dizisinin) biçim bulması olduğunu söylemektedir. Güzellik, içine girmiş olduğu dış biçimden çok, içe doğru olan imaja aittir. Shakespeare ile aramızdaki fakın, genellikle dış anlatım tekniği farkı olduğunu düşünmeyi seviyoruz; sözlerle dile getirilemeyecek ölçüde derin düşüncelerimiz olduğunu sanırız. Bu hoş bir hayâldir. Ne var ki asıl fark, imajı dışa aktarmadaki fark değildir; bu nesneyi ifâde eden imajı içe doğru biçimleme gücündedir.

Yaratmaktan çok, hayâl etmek olan şu estetik duygusu bile içe doğru bir anlatımdır. Bir sanat eserini anlama ya da beğenme derecesi, portresi çizilen gerçeği doğrudan doğruya algılamayla görme yeteneğine bağlıdır, yani kendimiz için anlamlı bir imaj biçimleme gücümüze bağlıdır. “Güzel bir sanat eserini yaşarken, daimâ kendi sezgimizi ifâde ederiz… Shakespeare’i okurken Hamlet ya da Othello’nun imajını biçimlemem ancak benim kendi sezgimdir.” Hem yaratan sanatçıda, hem de güzelliği seyreden seyircide estetik sır, bir şeyi dile getiren imajdadır. Güzellik yeterli bir anlatımdadır; tam olmadıkça gerçek anlatılamadığı için de eski soruya basitçe, “Güzellik anlatımdadır” diye cevap verebiliriz.”

Felsefenin Öyküsü – Will Durant
Türkçesi: Ender Gürol

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.