Sana ne söylemeliyim bilmiyorum, ne anlatmalıyım.
İçmeden sarhoş olabiliyorum artık.
Vücudumdaki morfin etkisi gittikçe çoğalmakta.
Kanıma karışıyor.
Tüm hücrelerim istila içinde.
Görmediğim ama hayatımın her karesinde iliklerime kadar hissettiğim, o,
80 darbesini yaşıyorum adeta.
Tank paletleri izlerini bırakmaya başladı bile ellerimde.
Sana yazdığım her şey tutuklanmış, esir edilmiş.
Sevgimi astılar örneğin, cesaretimin işkencelerde.
İnancım ise o karanlık, soğuk hücrelerde
ölümü beklemekte.

Sana ne söylemeliyim bilmiyorum, ne anlatmalıyım.
Islak bir asfalta düşmüşüm.
Uzanmış titriyorum. Tüm saatlerim donmuş, her şey hareketsiz.
Kulağımda cesaretimin çığlıkları gittikçe çoğalıyor.
Kendimi kaybetmekten korkuyorum.

Sana ne söylemeliyim bilmiyorum, ne anlatmalıyım.
Şizofrenik bir hayat yaşamaya karar verdim. Birden fazla kişiliğim var artık.
Hepsi senin içindi aslında. Hepsi senin için mücadele veriyordu bir zamanlar.
Yenik düşmeden önce…
İşgal altında olan karakterlerim ölmek üzere. Kapatıyorum.
Gözlerim kapalı.

Sana ne söylemeliyim bilmiyorum, ne anlatmalıyım. İnsanlardan ve yedikleri haltlardan yakınabilirim aslında.
Töre cinayetlerinden, Sübyancılardan, Irkçılardan, Din için birbirini öldürenlerden.
Ya da halkın güvenliğinden sorumlu olan ama her defasında halkın güvenliğini tehdit eden mutasyonlardan.
Utanıyorum öylesine kalabalıktan ve ben orada kalıyorum.
Uğraşıyorum, bir uzaklık için çırpınıyorum.
Solak olduğum halde sağ elimde tuttuğum makasla, karakterlerimi tek tek yitiriyorum.
Parmaklarımın ucu, kırmızı rujundan farklı tonda.

Ne söylemeliyim bilmiyorum, ne anlatmalıyım. Siyah-beyaz bir televizyonda ki karıncalanmayı sormalıyım, sana.
Sebebi bulunduğu oda mı?
Odanın içinde ki iki yüz mü yoksa? Ya da bu yüzlerde ki donukluk?
Neyi isterse onu mu gösterir şimdi bu? Neleri gördüyse onu mu anlatır?
Düğmesine basıp kapatmak karışmış görüntülerinden daha mı nettir?
Net olan her şey çoğu zaman can mı acıtır?

Usulca sığınıyorum kollarının yanına.
Bedenin bir o kadar uzakken, ellerini buluyorum çocukça sorularımın ardında.
Balon uçuran bir ruhum kalmadı, benim.
Belki hiç olmamıştı.
Büyümüştüm,hiç küçük olmadan. Öylesine akıp gitmişki zaman.
Büyümüşüm, böyle doğmuş gibi.

Fısıldarcasına söylüyorum. Siyah kapağı soyulmuş telefonuna;
-Salondayız. Işıklar kapalı ve sadece birkaç mum ışığı vuruyor, yüzümüze. Radyodan çok hafif müzik sesi odaya dağılmaya başlıyor. Elimizde ki şarap kadehleri boşalmış. Adım atarken bir diğer ayağıma basıyorum. Dans etsen ya benimle?
Rüzgâr sesine karışıyor kelimelerin. Dökülüyor kulağıma.
-Elin, belime sarılı ve sımsıkı tutmuşsun, kendine yaklaştırıyorsun beni. Nefesin yüzüme vuruyor. Kalp atışlarımız hızlanıyor ve dudaklarını hissediyorum…

Sana ne söylemeliyim ne anlatmalıyım, biliyorum.
Koşarken düşen herkes gibi yutkunarak.
Kum içinde boğulurcasına nefes alarak.
Sana ne söylemeliyim ne anlatmalıyım biliyorum.
Buradayım. Sana rağmen seninle kalıyorum. Uyuyoruz koca bir gökyüzü karanlığında. Sana ne söylemeliyim ne anlatmalıyım biliyorum. Koşarken düşen herkes gibi yutkunarak…

Fırat Kadaganlı / Sevilay Edinç

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.