evrenin-olusumu-felsefehayat_0

Evrenin kökeni ve gelişimin nedenini bazıları doğrudan Tanrı’nın yaratmasına, bazıları da herhangi bir Tanrı’nın müdahalesi olmaksızın sadece evrime dayandırırlar. Her iki tez de eleştirilere açıktır. Eleştiriler şu iki temele dayanır: Evrimcilere yapılan eleştirilerin ana düşüncesi, evrimin kendi başına bir güç değil bir süreç; bir neden değil, evrensel bir yasa olduğudur. Diğer yandan Tanrıcılar evrensel yasaları Tanrı’nın kendisi olarak nitelemişler, O’na bir kişilik ve insansı karakterler vermişler ve türlü güçler, yetenekler ve sıfatlarla donatmışlardır.

Doğu felsefesi ateist değildir ama, tarif edilemeyecek kadar yakışıklı, ezelden ebediyete kadar altın bir tahtta oturup teker teker tüm tebaasının kaderlerini yöneten bir Tanrı imajını kabul etmez. Bununla birlikte, tanımlayamadığı, çünkü tanınabilmesinin imkansız olduğu; bilemediği; çünkü bilinmesinin imkânsız olduğu; görünen evrende kullanılan tarif ve sıfatlar yükleyemediği, çünkü yüklemesinin imkânsız olduğu bir ilahî varlığa, Mutlak Bir’e inanır.

Tüm felsefenin ana amacı Mutlak Bir’in tanınması, bilimsel tüm araştırmaların hedefi doğanın yasaları, tüm sanatın ve çabaların özlemi yaşam, tüm insanların yüreklerindeki özlem kendi özüdür. Uzay, zaman ve nedenselliğin ötesinde, tüm bunları içeren ve kendisinde açığa çıkaran bir öz vardır ve gerek felsefeciler ve gerekse bilim adamları o Öz’ün ne olduğunu anlamaya çalışmaktadırlar. Bilinen her maddî oluşumun, duyguların, düşüncelerin ve arzuların arkasında o Öz vardır ve o öz, Mutlak Bir’dir.

Mutlak Bir, insan düşüncesinin sınırlarını aşar. Ebedî, sınırsız, değişmezdir. Ebedîdir; çünkü ona ne başlangıç, ne de son belirlenebilir. Sınırsızdır; çünkü onun dışı yoktur. En iyi şekilde, merkezi her yerde ama çevresi hiç bir yerde olan bir daire ile sembolize edilebilir. Değişmezdir; çünkü değişme gösterebilecek tüm niteliklerden bağımsızdır. Mutlak Bir’den görünmeyen ve görünen evrenin, ruh ve maddenin oluşması, karanlıkta uyuyan Mutlak Bir’in yedi evrelik bir süre için yeniden uyanması olarak tanımlanır. Yeniden uyandığına göre, bu uyanış, bu dönüşüm ilk ve son kez oluşuyor denilemez. Mutlak Bir periyodik olarak “uyanmakta”; ruhsal özden evren, güneş, gezegenler, elementler, bitki, hayvanlar ve insanlara kadar uzanan bir zincir sürekli olarak oluşmakta, fiziksel oluşumun tamamlanmasından sonra her şey ters yönde yükselerek Mutlak Bir’e geri dönmektedir. Öz’den maddeye ve maddeden yeniden öze dönüş süresi 100 Brahman yılı olarak belirtilmekte ve bu tam döngünün süresi 311.040 milyar dünya yılına eşit sayılmaktadır.

Mutlak Bir, “uyanışında” kozmik bir yumurtanın çatlaması gibi, Ruh ve Maddeye yansır. Ortaya çıkan ruh ve madde, Mutlak Bir’den ayrı değil, Mutlak Bir’in değişmiş, dönüşmüş ve yansımış kendisidir. Başka sözcüklerle, Madde uzaya ve esîr’e, ruh ise bilince karşılıktır. Mutlak Bir-Ruh-Madde kutsal üçlü (teslis) kavramının esasını oluşturur: Mutlak Bir-Ruh-Madde; Baba-Anne-Oğul; Osiris-İsis-Horus ya da Sankristçedeki Parabrahman-Mulaprakriti-Brahman üçlüleri gibi.

Uzay ya da Esîr, her şeyi kapsama özelliğiyle, bütünlüğün sınırsız uzantısı ve ortaya çıkması, varolmasıdır. Esîr, eski çağlarda iddia edildiği gibi soyut bir kavram ya da hiçbir şey içermeyen boşluk değil, evreni oluşturan ve evrenin tümünü kapsayan, gazdan daha hafif yoğunluklu bir maddedir. Esîr, henüz oluşmamış maddenin başlangıcını oluşturmaktadır. Ruh ya da Bilinç ise oluşturulacak maddenin tasarımını (idea) içermektedir. Burada, eski Yunan Filozofu Aristoteles’in öğretisinden yararlanmak mümkün. Aristoteles’e göre, örneğin bir masa yapımı için önce tasarım (idea-ruh) ve malzeme (tahta-madde), tasarımı gerçekleştirmek için de bir marangoz gereklidir.

Tasarımla malzemenin, ruhla maddenin birleştirilmesini sağlayacak üçüncü bir unsur olarak, Gizli Öğreti’de Yaratıcı Enerji (Fohat) kavramı devreye sokulmaktadır. Fohat, evrensel bilinci maddeye yansıtan bir aracıdır. Mutlak Bir’in bilinç ve madde yönlerinin karşılıklı etkileşmesinden, ileride maddeyi yaratabilecek ve ona canlılık verebilecek Yaratıcı Enerji ortaya çıkar.

Yaratıcı Enerji, evrenin başlangıç gücüdür. Aynı zamanda evrenin her birimini ve her atomunu belirli tasarıma göre birleştiren güçtür. Doğanın tüm kuvvetlerini birleştiren evrensel enerjidir. Kör bir enerji değil, belirli amacı olan, bilinçli bir enerjidir. Gizli Öğreti’ye göre Fohat, kozmik bilinçle kozmik maddenin karşılıklı etkileşiminden ortaya çıkan bir enerjidir. Fohat, evrende yaratıcı enerji olmasının yanında, yok edici niteliğe de sahiptir. Gizli Öğreti’de görülen şekliyle Doğu Felsefesi evrenin, nasıl adlandırılsa adlandırılsın, bir mimar tarafından oluşturulmuş olduğunu kabul etse de bu mimar, gerçekte evrenin tek bir taşına bile dokunmamıştır. Evrenin tasarımını sağlamış olmakla birlikte, tasarımın gerçekleştirilmesini “usta” lara bırakmıştır. Evreni fiziksel olarak inşa edenler akıl gücünü taşıyanlar ve doğanın kuvvetleridir.

Akıl gücünün sahipleri, kişiselleştirilmiş birer tanrı değil, Dhyan-Chohan (Başmelek)’lerden oluşan bir gruptur. Yaratımın Mutlak ve kusursuz bir varlık tarafından gerçekleştirilmemesi nedeniyle; dünya üzerindeki sürekli yaratılış her zaman mükemmel olmayabilir ve yaratılanlarda zaman zaman boşluklara ve bozukluklara, hatta başarısızlıklara yol açabilir. Bu nedenledir ki, ne kollektif olarak bu Başmelekler grubu ve ne de herhangi birisi, ilahî saygının ya da tapınmanın konusu edilemezler. İnsanlar; evrensel, ilahi ruha yaklaşmak için sadece kendi ruhlarını; bir takım dini liderler yerine kendi güzel davranışlarını
kullanmalıdırlar.

Çok sayıda yaratıcı gücün aralarında bir hiyerarşi bulunmaktadır. Yukarıdan başlayarak aşağıya doğru dağılan bir piramit yapısına benzer şekilde, ilk bölünme 12 burcun altındaki 12 ulu yaratıcıdır. Bunların görünen evrendeki yedisi birbirleriyle ve güneş sistemindeki yedi gezegenle bağlantılıdr. Tüm bu yaratıcılar, daha sonra sayısız sayıda ruhsal, yarı ruhsal ve eterik gruplara bölünmüşlerdir. Yaratıcı gücün sayısız askerden oluşan bir orduya benzemesi ve Hindu’larda olduğu gibi bunların her birinden Tanrı olarak söz edilmesi, Doğu felsefesinde tek ve üstün bir tanrının inkâr edildiği anlamına gelmemelidir. Tek ve üstün tanrı anlamında kullanılan Mutlak Bir’le yaratıcı güç olarak görev yapan melekler arasındaki fark; Mutlak Bir’in “yaratan tanrı”, meleklerin ise “yaratılan tanrı” olmalarıdır. Mutlak Bir, sonsuzdur ve şekillendirilmemiştir. Yaratamaz; çünkü sonlu ve şekillendirilmişlerle ilişkisi olamaz. Eğer güneşlerden ve gezegenlerden bir bitkinin yaprağına ve bir toz tanesine kadar, gördüğümüz her şey mutlak bir mükemmeliyetlik tarafından yaratılmış olsaydı, yaratılan her şey de yaratıcısı gibi mükemmel, ebedî ve şekillendirilmemiş olurdu. Oysa doğada milyonlar ve milyarlarca kusurlu ve eksik şeyler bulunması; bunların, adları ne olursa olsun, ister başmelek isterse melek, mükemmel olmayan yaratıcılar tarafından yaratıldıklarının kanıtıdır.

12 burçla temsil edilen ulu yaratıcıların altında kalan 7 gezegensel yaratıcı güç; Venüs, Merkür, Mars, Jüpiter, Satürn ve bunların dışında kalan iki başka gezegendir. Bu iki gezegenin Güneş ve Ay olduğu düşünülmüş olsa da, gerçekte gizemli Vulcan gezegeni ve Ay olduğu sanılmaktadır. Neptün ve Uranüs, yedi kutsal gezegen olarak bilinen gezegenlerin arasında sayılmamaktadır. Bunun nedeni, bu gezegenlerin ya doğrudan doğruya bizim gezegenle ilişkisi olmadığı ya da bizim güneş sistemimize dahil olarak görünseler de aslında başka sistemlerin parçası olduklarıdır.

Gezegensel yaratıcı güç hiyerarşisinin her bir yaratıcısı, tek bir varlık değil, gruptur. En yüksek gruptan aşağıya doğru sıralanışıyla bunlar,

1. İlahî Alevler,
2. Ateşten ve eterden oluşan Gökküre Varlıkları (bir başka tanımla, dünyamızla doğrudan ilgili Evrensel Tek Benlik),
3. Nefes, ruh ve akıldan oluşan Üçlü,
4. Atomik Formlar;
5. Başmelekler (Dhyan-Chohan’lar).
6. Eterik bilinçli varlıklar ve
7. Yerküre ruhlarıdır.

Yaratıcı güçlerin her birinin tanımı ve bir anlamda görev ve yetkilerinin neler olduğu, bu dökümanın hedef ve ilgisi dışındadır. Gizli Öğreti’nin diğer düşünce sistemlerinden ya da dinlerden önemli bir farkı, bizim güneş sistemimizde olsun olmasın evrende Batı’daki melek kavramı gibi ayrıcalıklı varlıklar bulunmamasıdır. (Burada Başmeleklerden söz edilse de, bu sırf, Türkçe sözcük karşılığı bulma zorlamasından kaynaklanmaktadır). Bir Başmelek, ne başmelek olarak doğabilir ve ne de bir başka yerden ansızın gelerek 11 başmelek olarak görünebilir. Mutlak Bir’den başlangıçta çıkan Başmelekler (Dhyan-Chohan) hariç olmak üzere, yine melekler olarak adlandırmak zorunda kaldığımız diğer kutsal varlıklar, bulundukları bilinç düzeyine gelebilmek için yedi aşamalı evrimden geçmek zorundadır. Her kutsal varlık ya bulunduğu boyutta kendi ve sadece kendi çabalarıyla yükselmiş bir insandır ya da bir başka boyutta, yine insan olarak gelişimini tamamlamış ve bizim sistemimize melek olarak gelmiştir.

Evrende görünen her maddenin kökeni, Akaşa’dır. Tüm uzayı kapsayan temel cevher olarak tanımlanır. Fiziksel anlamda madde değil ama, maddenin kökenidir ve görünmez. Bir anlamda, maddenin oluşumuna yol açan titreşimlerdir. Akaşa, titreşimleriyle eter denilen, maddenin gaz, sıvı ve katı olarak bilinen hâllerine göre yoğunluğu çok düşük; akışkan özünü oluşturmuştur. Kozmik maddenin meteorolojik bir hortuma benzer biçimde bir hareket kazanması, nebulayı ve sürekli olarak dönmeye devam eden nebula da gittikçe yoğunlaşarak güneş sistemlerini ve gezegenleri oluşturmuştur. Gizli Öğreti, evrende temel olarak yedi elementin bulunduğunu belirtir. Bunların dördü, bugün bilinen Ateş, Hava, Su ve Toprak’tır. Beşinci element, yarı-madde olan Eter’dir. Geriye kalan iki element henüz insanın algı alanının dışında bulunmaktadır.

Not: Avrupa Nükleer Araştırmalar Organizasyonu “CERN”; web sayfasında, dünyanın en güçlü parçacık hızlandırıcılarını kullanarak evrenin neden yapıldığı ve nasıl başladığı hakkında cevaplar aradığını belirtmektedir! ) Gizli Öğreti’de yedi sayısının önemi büyüktür. Çünkü evrende ne varsa, hepsi de evrimlerini tamamlamak için yedi dönemden geçmek zorundadır. Güneş ve gezegenler dahil. Her gökküre yedi gökküreden oluşan ve adına gezegenler zinciri denilen bir sistemin parçasıdır ve fiziksel madde boyutunda görülebilen sadece bunlardan birisidir. Bunlardan birisi olan Dünya 12 da, süregelen evrimi için ilişkili olduğu ama görünmeyen altı gökküreye sahiptir.

yerkure-felsefehayat

Görünmeyen altı gökküreyle birlikte oluşan her zincir, fiziksel dünyada görülen gezegenin adıyla anılmaktadır. Örneğin, Dünya’nın oluşturduğu zincir “Dünya Zinciri”, Ay’ın oluşturduğu zincir “Ay zinciri”, Venüs’ün oluşturduğu zincir “Venüs zinciri” ……vb. Gelişimine 1. aşamadan başlayan her gökküre, 4. aşamaya gelinceye kadar kademeli olarak fiziksel gelişimini tamamlamış olacaktır. Fiziksel gelişimini tamamladığı 4. aşamadan sonra, gittikçe yükselerek fiziksel niteliğini kaybetmekte, buna karşılık ruhsal niteliğini artırmaktadır. İçinde bulunduğumuz Dünya, 4. aşamada ve fiziksel gelişimini tamamlamış durumdadır. Daha önceki 3 gökküre, ömürlerini tamamlamış ve yok olmuşlardır. Dünya bundan sonra sırasıyla 5., 6. ve 7. aşamalara geçecek ve bugünkü fiziksel gökküre yok olacaktır.

Bugün bizim uydumuz olan Ay, bir zamanlar yaşayan bir gezegenken yedi dönemden olan zincirini tamamlamış ve artık ölü bir gökküre haline gelmiştir. Bugün Dünya’da insan olarak yaşayanların ataları, daha önce Ay zincirinde yaşamış ve evrimlerini tamamlamış insanlardır. Zincirdeki her evrim, ancak 7 devir ve yedi kök ırktan sonra tamamlanmakta ve bir sonraki aşamaya geçilmektedir. Bugün dünyamız zincirin 4. halkasında ve insan olarak gelişimini tamamlayabilmesi için gerekli yedi devrenin beşinci devresinde bulunmaktadır. Zincirin bir sonraki (beşinci) halkasına geçebilmesi için dünyada tamamlaması gereken iki devre bulunmaktadır Gezegenler zinciri konusunda dikkate alınması gereken en önemli nokta, zincirin içindeki yedi halkada bulunan gökkürelerin hepsinin sadece bir gökküre kütlesi içinde olduğu ve bunların birbirinin içine geçmiş olduklarıdır. “Birbirlerine bağlı ya da birbirleriyle ilişkili değil, aynı kütlenin içindedirler”

Not: Yaratılış ve evrim, kökenimiz ve atalarımızla ilgili arayışlarımızda Darwinizmle Tanrıcılık, bilim ve metafizik birbirlerine zıt teorilerdir; ancak, iki teoriden sadece birini seçmek bir zorunluluk değildir. Allan Blooms’un söylediği gibi, en başarılı diktatörlük, topluma belirli fikirleri kabul ettirmek değil, diğer alternatiflerin de olduğunu unutturmaktır. Doğadaki tasarım, akıllı bir tasarımın eseridir ve bir tasarımcının olmasını gerektirir. Paleontoloji ve moleküler biyolojinin daha ileriye gidemediği hallerde, metafizik devreye girmektedir. Anlaşılabilir bir köken ve atalar teorisi sadece biyokimya ve biyoloji açısından değil; bilincin de kökenini ve gelişimini, doğanın güçleriyle madde ile olan ilişkisini, düşüncenin ortaya çıkmasını ve farkındalığı olan organizmaların varlığını da açıklayan bir teori olmalıdır.

Evrensel düzeyde, Edwin Hubble’ın 1929 yılında kozmik rengin, kızıllığın değiştiğini keşfetmesi, Big-Bang (Büyük Patlama) teorisinin gelişmesini sağlamıştır. Ancak, matematik ve kuantum fiziğinin gelişmesi, evrenin üzerinde daha başka evrenler de olabileceğini düşündürmüştür. Sicim Teorisi, uzay ve zamanın başlangıçtan beri var olduğunu, büyük patlamanın başka bir boyutla fiziksel boyut arasında bir köprü olduğunu öne sürmektedir. Evren periyodik olarak doğmakta, ölmekte ve yeniden doğmaktadır. Eğer görünen evren bir tasarım sonucu ise, bilinmeyen tasarımcı kim ya da nedir? Doğadaki başarısızlıklar ve bozukluklar, evreni mükemmel ve tek bir tasarımcı-yaratıcının değil, belki de bir kurulun ya da birçok mimar ve inşaatçının oluşturduğunu akla getirmektedir. Mutlak Bir’in periyodik olarak uyuyup uyanması belirli bir yasaya bağlı ise, yasa koyucu nedir? Görünüşe göre Doğu Felsefesi, insanlar tarafından nasıl olsa bilinmesi ve anlaşılması mümkün olmayan asıl yaratıcının ne olduğunu öğrenmek konusunda fazla da meraklı değildir. “Peki ama Sokrates, ne olduğunu bilmediğin bir şeyi nasıl araştırabilirsin? Araştıracağın şeyin ne olduğunu bilmiyorsan, nasıl araştıracaksın? Eğer aradığını bulmuş olsan bile, aradığının o olduğunu nasıl bileceksin? – Platon, Menon 80”

Yoktan var etme anlamında yaratış yoktur. Söz konusu olan sadece dönüşümdür.

 

Blavatsky’nin Öğretisine Göre İnsan ve Ölüm Sonrası
Derleme: Lami Teksöz

2 YORUMLAR

  1. bunlar ALLAH’ı inkar ederek,tek güç olduğunu mutlak varlık ve güç olduğunu kabul etmiyorlar..yaratıcı güçler diyorlar olmaz bu..yaratıcı güçler diye bir kavram yoktur..ve teslis inancını Hint mitleriyle karıştırıpta kabul ediyorlar..

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.