“The Thin Red Line” James Jones’in romanından esinlenerek seyirciye sunulan, Terrence Malik’in yönettiği, 1998 yılında ABD’de yayınlanan dram tadında bir film. II. Dünya Savaşı sırasını ve sonrasını konu ediniyor. Romanda geçen diyalogların filme aynen aktarılması, aslına olan bağlılığını gösterir ki, bu da eleştirileri olumlu kılar.

Film, yaşamda sağ kalabilmek adına, içten içe müthiş bir stres yaşayan insanların birbirleriyle olan ilişkilerini ele alır. Ayrılığın verdiği özlemi, karakterlerin kendileriyle ve acılarıyla cebelleşmelerini, şahsi özelliklerindeki keşif yolculuğunu, kısacası savaşın ve silahların arka planında kalan insani olaylara bir pencere açar. Bu yüzden alışılmışın dışında bir savaş filmiyle karşı karşıya gelir seyirci. Harp üzerinden insanların var oluşlarını sorgulatır. Aslında izlediğimiz, bazı askerlerin kendilerini rütbelerle tanımlamaya çalıştıkları varlık savaşıydı. Kimlik arayışının böyle bir savaş filmiyle ele alınması zor ama alkışa değer bir durumdu.

Bir savaşın varlığından söz ettiğimiz zaman, bireyde ister istemez şiddet eğilimi belirir. Savaş, insanın doğasını bozan, insanın içindeki sıradanlığı, basitliği ortaya çıkaran bir kötü haldir. Çıkarlar konuştuğu vakit, Hobbes’un da dediği gibi, “insan insanın kurdu” olur. Ve J.J.Rousseau ‘hiçbir şey çıkar gruplarının etkisinden daha tehlikeli değildir’ diyerek çıkar çatışmasının bireyde oluşan olumsuz tavrını vurgular. Aksi halde amaçların ortak paydada buluştuğu ve dayanışmanın kendisini gösterdiği zaman Aristo’nun deyimiyle ‘ortak tehlikeler, birbirlerinin can düşmanı olanları bile birleştirir’ sözü çıkar sahaya.

The-Thin-Red-Line-izle

İnsanları birbirinden ayıran ince bir hat vardır. Bu suni bir hattır. Devletlerin kendi çıkarları için çizdiği kırmızı bir şerit vardır. Nitekim:

Yaşam ile ölüm arasında,
Ölmekle öldürmek arasında,
İçimizdeki iyilikle kötülük arasında,
Aşk ile ihanet arasında,
Doğadaki vahşetle, insandaki vahşet arasında da ince kırmızı bir hat vardır.

Bu çizginin arasında kalan hayatlar ise hep aynıdır. Askerler kendileri olmayan savaşın içindeler; kör bir şiddete bağlı olarak orada kendilerini arıyorlar. Bu çaresiz arayışı, yönetmen o kadar güzel, o kadar gerçekçi anlatmış ki, silahtan çıkan kurşuni demirin soğukluğunu uzuvlarına kadar insana hissettirmeyi başarmış.

Doğanın sükûnetini bozan insandır. Peki bunu niçin yapar? İçindeki bu kötülük ne anlama gelir? Araya bir şerit çizerek kendi hayatına yabancılaşır. Hep bir yandan başlayan sorgulamalar, insanı biraz daha makul düşünmeye mecbur bırakabilir. İşte orada birey, tutkularını aklıyla kontrol altına aldığı zaman esas savaşını kazanabilir.

Bu bir medeniyetler savaşıydı. Kendine yabancılaşan kişilerin, aynı zamanda kendi halkını sömürdükleri bir savaştı bu. Hep iyi olarak gördüğümüz, minyatür bir intihar olarak tanımlanan fedakârlığın, insandan neler götürdüğünü gösterdi bizlere. Kişiye kiralık olarak verilen hayatın son sözünü ölümün söylediğini hatırlattı ve mesaisinin bittiğini de…

Betül Uludoğan

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.