Ölümü bir düş olarak görmüştük. Kışlara ve karanlığa sığındık ama hep soğuktu. Geleceği çoktan başlayan bir hikâye’ye gidiyorduk. uzun yolculuklar birikmişti içimizde. Oturup bağıra bağıra ağladığımız fotoğraflar, yüzü asık duvarlar, duymayanlar, konuşmayanlar, yolculuklar ve yolculuklar…

Ağıtlarını kaybeden anneler gözyaşlarını bulmaya çıktılar, dönmediler. Kimliklerini yakmaya gidenler oldu, dönemediler. Dönülmezdi artık yollar ve geç kalınmıştı uzaklara. O yüzden ağıtsız gömüldü insanın çocukluğuna dair fotoğraflar… Mezar taşlarının üstüne yazıldı insanlığın utançtan doğan onuru. İnsan kendine bir camın arkasından baktığından beri yabancı durdu kendine.

Ve insan olmak acıdan başka bir şey değildi.

Yaşamın, sonsuz yaşamın derin uçurumlarında bırakmıştık kendimizi. Oysa geç kalınmış zamanlardan ağır aksak toplamaya çalışmıştı insan kendini. Yetiştiğinde hayatın üstü çizilmişti ve gelecek korkulan bir rüyaydı… Bizden önce gidenlerden dinlemiştim bunların hepsini. İnsanın acı dolu hikâyesini. Varoluşun ve tanrının kusurlarını, tanrının yalanlarını…

Çok eski bir zamandan dinlemiştim bu yüzü asık hikâyeleri.

Yerde kıvranan düşüncelerin içinde can çekişen bedenlerimiz, bize ait olmayanlar, kendimizi ait hissedemediklerimiz, sonsuz ürkütücü hayalperestliğimiz… İnsanın acıdan kıvranarak yerlerde sürtünmesine ilk tepkiydi ölüm. Ölüme de yetişemedik, yaşamsa kalbimizden uçmuştu çoktan.

Bazen de ölüm ve hayat arasında ince bir çizgide kuşlar toplaşırdı. Acı dolu ötüşürlerdi. Hiç bilmediğimiz, dilini anlamadığımız o çığlıklar içimize otururdu ve derin bir sessizlik içinde bırakırlardı bizi. Her şeyin anlamı buydu, bundan ötesi yoktu. Camlara bırakanlar… camlardan bırakılanlar… hayatın ardından geçmeyenlerden küçük bir iz’miş gibi baktılar gözümüzün içine derin bir korkuyla.

Yüksek binalardan tüten dumanlar bir gecekondudan tüten dumanlara karışmazdı asla. Yüksekte duranlar aşağıda olmanın duygusunu bilmezdi, aşağıda olanlar yüksekte durmanın duygusunu hissetmezlerdi. Yüksektekiler anlamazdı tek bir odasını ısıtmaya çalışan evlerin çabasını, aşağıdakiler de her şeye sahip olmanın mutluluk olmadığını anlamazlardı.

Bize özlemle anlatılan geçmiş, bir sabah bilinmeyen nedenlerden uçtu gitti kalbimizden. Geçmişini kaybeden insan geleceğe dönemedi yüzünü asla. Geçmiş, bir derin yara açtı bizden kalanların yüreğinde. Bir derin çizgi bıraktı yüzümüzde.

İnsanlar söz etmez artık eve dönmeyecek olan çocuklarından. Büyüyenler çocukluklarını bıraktı eski zamanların mahalle aralarında. Sonra dedik ki bize umuttan söz edenlere:

“Hayallerden daha üste çıkmayı başarmadıkça yaşam ve koşullar elvermedikçe gerçekleşmesini beklediğimiz umuda, bize hayattan, umuttan söz etmeyin.”

Ve söz kendini itiraf etmişti çoktan. Kendi acziyetini dökmüştü yazılara ve karaladı sayfalarının üstünü. Noktalar durdu, durdu bekledi insanı can sıkıcı duraklarda. insanları uğurlayacak olan tek şeydi noktalar. İnsanın varoluşsal acısına tanıklık eden tek tanıdık…

Virgülleriyle noktalara yetişemeyenler yine de virgüller bıraktı yüreğinin ağrısına. Ve yarıda kaldı her şey… Bu kez ağıtsız gömdü anneler evlatlarını ve mezarsız ölülere edildi dualar…
Karanlıklar örttü gündüzlerin üstünü. Ötelerden öteye ve geçilmeyen sırlardan geçti, kırıldı, parçalandı insanlar…

Susanlar, susmayanlardan önce söyledi son sözlerini ve döktüler içlerindeki kini, nefreti hayata. Hayat ölümden, ölüm hayattan medet umdu…

Sonra ışıklara sığındı insanlar her ışığı aydınlık sanarak… Yüzlerimiz çizilince camların buğusunda, rüzgar sert bir şekilde gelip çarptı hiç acımadan yüzümüze. Sokaklar boşluklara kaldı, insanlar uykulara döndü.

Her mevsim başka bir mevsimi yaşadı. Kışlarda umutsuzluğa dair çiçekler açıldı, yazlarda içimize soğuk kışlar düştü… ve buydu insan olmanın hikâyesi, buydu yaşamın insana dair hikâyesi… O yüzden kapatalım bu bahsi, bu hikâyeleri…

Susalım, susalım. Çünkü dili dönmüyor insanların hikâyeleri bu dayanılmaz yaşam’a…

Sonya Bayık

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.