Küçük Kız

Bir küçük kız vardı diye başlar bazı masallar. Benim ki de ona benzer bir öykü, ama biraz daha farklı ve acı yüklü bir hikâye. Küçük bir kızın yalnızlığını ve acıya yüklediği o kutsallığı anlatan bir öykü…

Duvar diplerinde, paslı rayların arkadaşlığını seçen bir kız.

Sesine ses bulma ümidini yitirmeye başlamış, korkak, alıngan ve hayata karşı fazlasıyla nefret dolu bir kızın öyküsü bu. Sürekli arayan ve bu aramanın verdiği ümitsizlikle fazlasıyla erken olgunlaşan genç bir kadının öyküsü…

Kaderine mahkûm olduğunu herkese haykırıyordu, tüm hayatını yerin altında geçirmesi gerektiğine inan bu kız, hayattaki tüm güzelliklerden kendisini soyutlamıştı. Bu düşüncelerle yaşayan bir ölüydü aslında. Bu kinin ve nefretin verdiği savunma mekanizması ona tüm insanların birer pislik olduğunu haykırmasını her gün öğütlüyordu. Evet, ölmeliydi yaşamamalıydı bu gereksiz ve kirli hayatı. Ona göre bir pislik çukuruydu bu dünya ve burada yaşamak tüm bu pisliği kabullenmekti.

Düşündü; her gün tasarladığı o mükemmel ve eksiksiz ölümünü icra etmeye karar verdi. Kuşkusuz bu sefer ölmeyi kafaya koymuştu. Issız bir duvarın şahitliğindeki ölümüne doğru ağır ağır yürümeye başladı. Evet, artık yapmalıydı ve hayatına anlam katmanın başka bir yolunu bulamamıştı. Hem korkuyor hem de istiyordu. Sadece ölümü ve kurtuluşunu düşünmek istiyordu. Bir ara aklına yalnızlığı geldi ve diğer tarafta yani ölümün diğer kıyısında yalnız kalma olasılığını düşündü. Kızın tek korkusu buydu; ölümün soğuk yönü olan yalnızlık… Bir anlığına düşündü ve yavaşladı sanki. Aklından şu soruyu geçirdi:

Diğer tarafta yalnızlık var mıydı?

Evet, tek derdi buydu. Yalnızlığın devam edip etmeyeceği kaygısı… Bunları düşünürken bir hayalin ortasında buldu kendini. Çok rahatlamış gibiydi ve anlam veremediği bir mutluluk hissine kapıldı. Çünkü mutluluk ona her zaman çok uzaktı. Bu iç döküşleri yaşarken, ölüme ilerlediği yolda artık vakti daralmıştı. Sonra belli belirsiz birinin rayların tam ortasından kollarını açıp kendisine doğru geldiğini gördü. Bu olamazdı olsa olsa bir hayalin yaşattığı seraptı.

Raylardan doğan bir adam ve bir kızın öyküsü işte tam burada başladı. Kız endişelenmeliydi ama tam aksine gittikçe yakınlaşan bu genç adama doğru gitmeyi yeğledi. Genç adam kollarını açmış ve kıza gelmesi için daha hızlı olması gerektiğini işaretlerle anlatmaya çalışıyordu. Adımlar yeniden karşılıklı olarak hızlandı. Ölüme giden kız artık ölüm fikrini geçici de olsa bu hayalindeki adamla yenmek istiyordu. Kim olduğu önemli değildi, önemli olan bir boşluğun doldurulması ve aşka olan açlığıydı. Aslında hala şaşkındı; ama buna rağmen bu genç adamı hiç sorgulamadan sevmek istiyordu. İkisi de sabırsızlanmıştı artık birbirlerine sarılmaları an meselesiydi. Kız bir ara ölümü aklına getirip bu genç adamın hayal olması düşüncesiyle kötü hissetti. Bu düşüncesi yerini kuvvetli bir endişeye bıraktı. Bu bir hayal miydi? Yoksa çoktan ölmüş ve istediği şeyi bulmuş muydu? Bunlarla kafasında savaş verirken bu genç adamın kendisine yaşattığı devasa güzelliği anımsadı ve daha da hızlandı. Ne olursa olsun bun duyguyu tatmalıydı; ister hayal, ister gerçek, ister ölüm olsun…

Emin olduğu tek şey genç adamın onu çağırdığıydı. Son ekspres istasyondan ayrılalı 2 saat kadar olmuştu ve her yer sessizdi. Sadece ikisinin ayaklarıyla çıkardıkları seslerin yankısı vardı. Çakıl taşlarının raylara değmesi ve adımlarının bunu tekrar tekrar yapmasından doğan o ses… Adımları hızlandıkça çakıl taşları daha da hırçınlaşarak garip bir metalimsi sesle istasyonun sessizliğini bozuyordu.
İkisi ve istasyon…

Yalnızdılar.

Peki, şimdi ne olacaktı? Kız bir an kendini kandırdığını hissetti ve uyanmak istercesine çırpındı. Ama bu güzellik karşısında fazla direnemedi ve genç adamın kollarına artık bir nefeslik mesafe vardı. Küçük çakıl taşlarının tüm engellemesine rağmen ikisi de bu şeyi yaşamak istiyordu. Kız hayalin bitmesinden korkuyordu. Artık ölüm fikrinden tamamıyla uzaklaşmış gibiydi. En sonunda birbirlerine sarılarak hayata meydan okuyacakları fikri onu daha da hırslı yapıyordu. Ki tam bu anda sarılacakları sırada bir acı düdük sesiyle kız irkildi. Artık birbirlerinin kollarındaydılar hiçbir şeyin önemi yoktu. Genç adamın kollarındaki huzur tahmin ettiğinden daha da büyük ve anlamlıydı. Kız sadece genç adamın yüzüne bakıp gülümsüyordu ve buna şaşırıyordu. Ne kadar olmuştu gülmeyeli? Bu soruyu sordu ve artık vaktin geldiğini anlamıştı. Genç adam kulağına usulca eğilip sessizce şunu fısıldadı:” Artık ben varım !” Hayatını hiçe sayacak kadar önemsediği bu söz ona yetmişti.

Gülmeyi, sevilmeyi ve huzuru hayatında hiçbir zaman bulamayacağını sanan bu kız, şimdi bu adamla ölmekten mutluydu. Ve her ikisi de birbirlerine sarılıp ölmenin kutsallığına razı olup hayal oldular. Peşlerinden bakan insanlar ölümün sadece kötü tarafının olmadığını ve böylesi bir mutluluğun iki insan için her zaman var olabileceğini düşündüler.

Can Murat Demir

Editör (CMD)
Editör (CMD)http://www.felsefehayat.net
Yazılarını Mavi Melek Edebiyat Topluluğu, Düşünbil gibi dergilerde yayınlama fırsatı buldu. FOL Kitap öncülüğünde bazı kitapların hazırlanmasında görev aldı. Bu kitaplardan bazıları "Sorunsallıkta Yaşamak", Jan Patočka, Plotinos, "Tanrı, Ruh ve Mit", Henri Bergson. 2009 yılından bu yana felsefehayat.net'in (kurucu) editörlüğünü sürdürmektedir.

POPÜLER BAŞLIKLAR

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

DİĞER YAZILAR

REKLAM

Dahası - Ötekiler - BAŞKASI

O Taraçaların

O taraçaların en üstlerinden biz kuşları daim büyüyen sen Her gece çiçekli bir dal yapan omuzlarından o kuşlar biz o canım Arabanın kollarına O kuşlarınız biz kıvılcımlardan...

Hiçleyemeyen Sanat Yolcularına

Hiçlenme, bir tür içlenmedir. Hiçleme, hiçlenmeyle yürür. Kendimize dönük hiçleme, kendimizi hiçlemedir, hiçlenme. Neden bu güzelim dünyayı hiçleyeceğiz ki? Kendimizi hiçlersek ne kalır geriye?...

Biraz Türk Biraz Ecnebi

Şarap istiyorum şişeler ve kadehlerce... Biraz Fransız biraz İtalyan belki biraz da Yunan... Romantizmin ve zengin duyguların aromalarıyla dolu, yoğun tatlarla bezeli o kırmızı sulardan...

İnsanca, Pek İnsanca

İnsanca, Pek İnsanca bir bunluğun anıtıdır. Özgür düşünürler için bir kitap: Budur kendine taktığı ad. Hemen her cümlesi bir yengi anlatır; yaradılışımda bana aykırı...

Ölüm Üstüne

Madem ki ölümün önüne geçilemez, ne zaman gelirse gelsin. Sokrates'e; "Otuz zalimler seni ölüme mahkum ettiler," denildiği zaman: "Tabiat da onları!" demiş. Bütün dertlerin bittiği...

Roma’ nın Dramatik Prensi: Fellini

Fellini denilince akla gelen ilk şey Roma şehridir. Onun kadar Roma' ya aşık bir İtalyan yönetmen yoktur sanırım. Filmlerinde Roma' ya ait bütün ayrıntıları...

Clownhouse

You can't leave... They want to play... Sanatoryumdan kaçan dört delinin bir kasabaya yaşattığı dehşet dakikaları… Evde parti yapan 3 kardeş… Bakalım hangisi hayatta kalmayı...

Gövdelerimiz…

Ve gövdelerimiz sonsuz ürkütücü olan gövdelerimiz. Bizden tiksinen bir bedenin parçası. Hayat kırıklıklarıyla dolu ellerimiz. Gövdelerimiz bizi artık taşımayacaktır. Hayat kırıklıkları ile dolu ellerimizi taşımayacaktır. Sonsuzluğu çoktan tükenmiş bir...

Akşam Üzeri

Sen gittiğinden beri, Şarkı bitti, Edebiyat bitti, Güneş battı, Zifiri karanlık buralar. Sahi hiç düşündün mü? Seni nasıl sevdiğimi. Ne kadar çok geldiğimi, Nasıl gittiğimi? En çok akşamları sevdim seni, Bir kaldırım taşı üzerinde, Boyum...