İsimlerin ne anlama geldiklerini hep merak etmişimdir. Aldığım felsefe eğitimi de çevremde olup biten her şeye karşı duyarlılığımı arttırmış, olayları en ince ayrıntısına kadar sorgulayıp araştırmama vesile olmuş; dolayısıyla merakımı beslemiştir. Farkındalık duygumun çıtasını yükselten bu hikmetin bir başka hakikate yol açacağını bilmezken, yolum Üsküdar Balıkçılar Çarşısı yakınlarındaki bir kitapçıya düştü. Kaknüs yazıyordu tabelada. Merak ettim, neydi bu Kaknüs? İlk kez duymuş olmanın verdiği cehaletle, kimseye de soramadım. Zihnim gerekeni yaptı, yalnızca kurguladı. Uzun bir müddet araştırmayı erteledim, muhayyilemin doruklarını zorlamak hoşuma gidiyordu çünkü.

Mantıku’t-Tayr & Nam-ı Diğer “Kaknüs Kuşu”

Ertelemek, yaşamımdaki mühim olan bahanelerden sadece biriydi. Bir şeyi kolayca sindiremediğim için, dimağda oluşan fikirlerimi fiiliyata dökmek bir hayli zamanımı alıyordu. Belli ki her şeyimle olgunlaşmayı bekliyordum. Kitap okumakta bile… İşte o ertelenen kitaplardan biri de lisedeyken, üniversite sınavına hazırlanmak için yalnızca adını ezberleyip geçtiğimiz, Kuşların Dili anlamına gelen “Mantıku’t-Tayr” idi. Feriduddin Attar’ın kalemiyle anlatılan manzum tadında bir masal. Yıllar sonra, sadece merak duyduğum için aldığım bu kitabı muntazam bir şekilde okurken, aradığım kavramı işte o zaman bulmuştum. Beynimde simge haline getirdiğim, araştırmam gerekeni en güzel biçimde anlatıldığı yerde bulduğum için de şaşkınlıkla şükrettim. O kısa hikâyeyi kaç kez okuduğumu hatırlayamıyorum.

Aslen Hindistanlı, Yunanca kökenli, kuğu anlamına gelen ‘kiknos’ kelimesinden türeyen Kaknüs, bir kuş imiş. Hem de bir masal kuşu… Güzelliği ve tabiri caizse billur sesiyle ünlü olan, türünün tek yaşayan örneği sıfatına nail edebileceğimiz numune bir varlık. Dikkatleri üzerine çeken en başat özelliği ise burnunun uzun ve delikli olması. Bundan dolayıdır ki, burnu Ney’e benzer; ama bir farkla: Ney dokuz boğum ve yedi delikten oluşurken, Kaknüs’ün burun delikleri yüze yakındır. Kaknüs de tıpkı Ney’in hoş sedası gibi her bir delikten farklı nağmeler çıkarır. Bu sesi duyan diğer kuşlar hemen başına toplanır, onun güzel görüntüsü ve sesiyle büyülenir, hayranlıkla onu seyre dalarlar.

Bin yıllık ömrü hayatını, hiç eşi, akrabası olmadan geçiren Musikâr, nihayetinde vadesinin dolacağı zamanı da hisseder. Yalnız yaşayıp, yalnız gideceğini bildiği için kendisi çalı çırpı, odun toplar ve yanan ateşe ağıtlar yakarak oturur. Bu sefer burnundan çıkan o nağmelerin her biri, ruhunun farklı bir yerine ait olup, feryat niteliğindedir. Attığı figan çığlıkları, etrafında toplanan kuşların içini sızlatır ve onları da ağlatır. Ölümün soğukluğundan titrer, solar ve eski güzelliğinden eser kalmaz. Son deminde şiddetle çırptığı kanatlarından kıvılcımlar saçar. Çıkan alevden nasibini alan çalılar tutuşur, kuşu da tutuşturur. Yanar ve ardında yalnızca küllerini bırakır. Ateşin yaktığı Kaknüs, söndükten sonra, küllerinden yeni bir Kaknüs meydana getirir ve bu böyle devam eder.

Tüyler ürperten bir son!

Hangi canlı öldükten sonra küllerinden kendi türünü oluşturabilir ki? Kendinden meydana gelen bir parçaya bu denli yakın olup da bir o kadar ona yabancı olmak ne tuhaf! Ölümden sonra yapılan bir doğum gibi, sancılı bir efsane sanki…

 

Betül Uludoğan

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.