Batı düşünürleri, bunlar arasında özellikle felsefe tarihçileri, De Rerum Natura’daki gibi en derin felsefe konularını, varlık sorunlarını Epikuros’tan aldığını, kendiliğinden bir nesne katmadığını açık seçik bir dille çekinmeden söyleyen Lucretius’un pek yeni, derin bir ozan olmadığını ileri sürmekten geri kalmamışlar. Bu yargı Lucretius’un adını duymaktan öteye geçemeyen bir takım Türk aydınlarınca da olduğu gibi benimsenmiş, onun adı geçince “pek büyük bir ozan değil, Epikuros’a özenmiş yazmış” deyip geçmelerine yol açmıştır. Şiiri kuru bir söz dizisi, içi boş kavramların yanyana gelmesinden doğan pek sığ bir uyum olarak anlayanlar, varlığın derinliğinde, doğanın bilinmeyen yörelerinde, gerçek yapısında neler olduğunu bilemeyenler için bu köksüz yargı azdır bile.

Oysa gerçek şiir, Batıyı ucuzundan, birkaç çeviriden tanıyan, okumadan yazmaya kalkışan, düşünceden, kültürden yoksun, ilkçağ şöyle dursun bizim Divan Edebiyatını bile okuyup anlayacak yeteneklerden uzak kimselerin sandığı gibi kuru söz dizisi değil, bir sorunu, varlık karşısında derinden gelen ölçülü bir tutumu, davranışı olan, kendinden önce gelenlerden soru soran, gelecektekilere karşılık veren şiirdir. Felsefe için “titanlar savaşı” derler, şiir de “tanrılarla yaratma yarışı”dır. Gerçekten büyük ozanı yaşatan, yeryüzünün bucaklarında benimseten sesinden çok öze inen görüşü, varlık’a açılan tutumudur, kurduğu yaratma ortamıdır. Batının yaratma alanında “büyük” adını alan ozanların içinde ilkçağın kültür düzenlerini, düşünürlerini, ozanlarını tanımayan, bilmeyen, onların diliyle söyleşemeyen bir tek kişi yoktur.

Şiir bir yoksunluğun doğurduğu tatlı sesler yığını değil, bolluğun yarattığı düzendir. Bunu söylemekle felsefedir demek istemiyoruz. Felsefe değildir, yalnız bomboş bir ses de değildir.

O, kişinin evreninde yaşayan, ozandan başka kimsenin görüp anlatamadığı gerçeklerin, belli ölçüler içinde ortaya konması, dilin sınırsızlığında açıklanmasıdır. Doğanın söz ölçüleri içinde, yaratma ilmikleriyle örülmesidir. Daha doğrusu şiir, ozanın dilin başarı yeteneklerini kendi yaratıcılığı ölçüsünde genişletmesi, düşüncenin kesin çizgilerini aşarak varlık’ı uzayın dar boyutlarından öteye aşırmasıdır.

Şiir usun da sınırlarını aşan; belli, sayılı ölçeklere bağlanan düşünme gücünü geride bırakan bir atılma, bir sonsuzca yayılmadır. Onun, kişinin bir yönünü alışılagelinen sınırlı bütünlük dışında vermesi bu yetenekleri yüzündendir. Bu bakımdan filozofun düşündüğünü ozan yaşar, ozanın yaşadığını filozof derin derin düşünür. Filozof düşünerek düzene varan bir ozan, ozansa yaşayarak düzeni aşan bir filozoftur. Bu, ozan yaşar da filozof yaşamaz mı soyundan bir soruyu gerekli kılmaz. Anlam vermesini, değerlendirmesini bilen bir baş için şiirle felsefenin işlediği öz değil, ancak oya ayrıdır; bu oya da yaratıcının tutumundan, kişiliğini belirleyen davranış ölçülerinden doğan varlık’ı açıklama, tanıtma ayrımıdır.

Filozof dille en güzel, en ölçülü düşünen, en yerinde düzeni koyan, ozansa bu dille en iyi konuşan, en güzel söyleyen bir yaratıcıdır.

Lucretius bu iki yetiyi özünde birleştiren, şiirsiz felsefeye, felsefesiz şiire inanmayan bir filozof ozandır. Varlık’ı, doğayı incelemekle kişiyi, kişiyi bilmekle doğayı, evreni tanıyacağını düşünen bir ozan için en doğru yol onun tuttuğu yoldur. Bu yüzden, De Rerum Natura’da konular döner dolaşır, kişinin davranış, yaşayış sınırları içine girer. Goethe bile Faust’un bir yerinde kişiyle doğayı bir özde birleştirmekten, kişiden kalkarak doğayı tanımaya çalışmaktan kendini alamaz. İşte böyle derinden gelen, aşkın bir coşkunluk içinde:

Ist nicht der Kern der Natur Menschen im Herzen…

“Doğanın çekirdeği kişilerin yüreğinde değil midir” demesi bu yüzdendir.

Lucretius yazılarında evrenin sınırları içinde geçen, kişiyle sıkı sıkıya ilişkisi bulunan bütün olayları ele almış, onların aralarındaki bağlantıları, kişiler üzerindeki etkilerini derin derin araştırmış, kendine göre nedenlerini de bulmuştur. Evrene kişiden açılmış, kişinin içsıkıntılarını, yürek korkularını, karşılıklı davranışlarını, tutumlarını incelemiştir.

Lucretius’u en çok ilgilendiren, kişinin varlık karşısında duyduğu gelecek korkusudur. Bunu De Rerum Natura’nın daha başında söyler. Onun işlediği, üzerine eğildiği, sorunlarını çözmeye uğraştığı kişi, düşüncede değil aramızda, içimizde, bizimle yanyana, başbaşa yaşayan, gerçeğin bütün bağlantılarıyla çevrilen, sınırlanan kişidir, varolan kişidir, varlığını çevreleyen sorunların baskısı altında ezilen, kıvranan, korkudan kurtulmak için mutluluğa giden gizli yolları arayan kişidir. Ölme, yokolma, yerin altında bilinmeyen bir ülkede acılar çekme korkusu içinde yanan, yakınan, kıvranan kişidir.

İlkçağın kişisi, kendisine verilen, buyrulan koşullara düşünmeden bağlı kalması istenen, yaşama sıkıntısını bir yaşama sevinci diye benimsemesi beklenen bir varlıktı. Çözemediği yığın yığın olaylar karşısında elinden gelen yalnızca yazıydı. Onun için, yerine göre düşünmek bile suç sayılabilirdi. Durum bugün de eskisinden pek ayrı değildir. Yalnızca, çağımızın korkuları uygarlığın yarattığı yeteneklerin başka amaçlar uğrunda kullanılmasından doğan, daha geniş bir yüzeye yayılan korkulardır. Bunlar kişiyle başlamış, kişiyle sürer gider; bilgi, kültür bunların kendisini değil, ancak kaynağını değiştiriyor. Yoksa var olma sevinci ölçüsünde bir de yokolma korkusu bulunacaktır.

Lucretius’un korkuları da böyle kaynakları değişen, özü olduğu gibi kalan korkulardır. Bunları birer varlık sorunu diye bambaşka ölçüler içinde, bambaşka bir açıdan ele alması onu biraz da varoluşçuluk (existantialisme) akımının -belli bir alanda- öncüsü yapmıştır denebilir.

De Rerum Natura’da konunun ağırlığı, eski bir düşünce düzenine bağlı kalmanın gerekliliği yüzünden yer yer yükselip alçalmalar, birden batıp yüze çıkmalar çoktur. Bir yerde şiirin en coşkun akışına kapılır, bir yerde düşüncenin en derin, en baş çatlatan ağırlığı içinde gözden uzaklaşır. Şiirin ağır bastığı yerler daha çok kişilerin günlük davranışları, doğayla olan, düşünceden ayrı kalmış yaşayışları, kırları, bayırları, tanrılara, Epikuros’a övgüleri, şölenleri, eğlenceleri, gezintileri, denizleri, dağları, sürüleri, kuşları, yıldırımları, gök gürültülerini, yağmurları, sağanakları anlatan, felsefeden çok şiire kapıldığı yerlerdir. Buralarda öyle pek derin araştırmalar yoktur, daha çok anlatmalarla yetinmeler, olayların akışınca coşmalar vardır. Öte yandan şiirin en yavan kaldığı yerlerse, felsefenin bütün gücüyle kendini gösterdiği oldukça güç konulardır. Bunlar şiirle değil, düzyazıyla işlendiğinde bile düşünme gücünü yoran, anlayış yetisini ağırlığı altında ezen, yıpratan konulardır. Lucretius’un şiirini yetersiz bulanlar daha çok bu yörelerde gezen, şiiri yalnızca kolay söyleyiş diye anlayanlardır.

Lucretius’da Homeros’un coşkunluğunu bulamayanlar, Homeros’da Lucretius’un derinliğini, düşünce örgüsünü, düzenini buluyor mu, bilmiyoruz.

Ennius’un Lucretius’u çok etkilediğini söyleyenler, Lucretius’un Roma şiirinin güneşi saydıkları Vergilius’a (İ.Ö. 70-19) neler verdiğini düşünmüşler mi?

Yeryüzünde büyük olup da kendinden sonra gelenler üzerinde etkisi bulunmayan, ne bir yaratıcı baş vardır, ne de düşünücü.

Lucretius’un şiiri bugünün de şiiridir. Yalnızca, düşünce bakımından alışılagelen şiirin sınırlarını, yeteneklerini aşan, düşünceyle karışan, kaynaşan, bir örgünün ilmikleri gibi iç içe geçen bir şiirdir. Duygudan çok düşünceyi, düşten çok gerçeği içeren, işleyen bir şiirin yapısı çatılırken kullanılan nesneler kolay kolay anlaşılır soydan olmadığı için, Lucretius’un tadını çıkarmak ilkçağ bilgisinin, felsefesinin özünü kavramaya bağlıdır. Bu yüzden De Rerum Natura, üzerinde uzun boylu durmayı, düşünmeyi, anlaşılması için daha birçok bilgi edinmeyi gerektiren güç bir şiirdir. Geleneğin dışında kalmış, şiiri yalnızca şiir olarak anlayanların görüşünü aşmıştır. Bütün bu güçlüklerin, derinliklerin içinde Lucretius’un eskimeyen, ışıl ışıl kalan bir yönü, sağlam bir yaratıcı düşünür gücü, yerleşmiş bir şiir temeli vardır. Bu temel sağlamlığı, dayanıklılığı; yaşayan gerçeği işlemesinden, kişiyi kendi varlık eylemleri açısından bir bütün olarak görmesinden, onu derlitoplu bir düzen, bir gelişen, geleceğe uzanan, evrene açılan, kendini yetenekleriyle ayakta tutan, yapı bakımından doğayla birleşen bir “kuruluş” diye benimsemesinden almaktadır.

İsmet Zeki Eyüboğlu

1 Yorum

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.