osmanli-aydini

Bahri Savcı’ya Armağan, Ankara 1998.

Osmanlı seçkinleri ve Osmanlı kültürü aslında 19. yüzyıl Osmanlı reform asrının bir ürünüdür ki, siyasal Osmanlıcılığın temelini oluşturduğu bir kültürel olgudur. Bu kültürel yapının oluşumunu kuşkusuz 18. yüzyıla kadar izlemek mümkündür. Aslında 18. yüzyılın kozmopolit Osmanlı okumuşu 19. yüzyıl Osmanlı aydınının öncüsüdür. Kısaca Lale Devri dediğimiz dönem, aslında dönemini ifade edemeyen bir adlandırmadır. Bu devre belki Osmanlı Barok Çağı demek daha doğru olacaktır.

Boyutları ve özü iyice anlaşılıp betimlenebilmiş bir dönem değildir. 18. yüzyıl, Balkanlar ve bugünkü Türkiye’nin Avrupa ticaretine, kültürüne ve politikasına açıldığı bir çağdı. Türk asıllı okumuş tabaka da imparatorluğun diğer dinî ve etnik gruplarına mensup okumuşlar gibi Batı kültürüne ve dillerine açılmıştı. Örneğin Fenerli Rum aristokrasisinden Padua’da yetişen Mavrokordato kardeşler, Neo-Aristotelien bir düşünceye sahiptiler. İstanbul’da bulunan geleceğin Eflak Beyi Dimitri Kantimir bunlarla yakın ilişkideydi. (İşin ilginci, Nikolo Mavrokordato, Kantimir’i aynı görevde izleyeceğini aklına bile getirmiyordu.) Grubun Batı ve Doğu dillerinde, Türk ve Batı musikisinde bilgisi ve çalışması vardı. Kendilerine Nefiyoğlu adında Batı dillerini ve Latinceyi de bilen bir Osmanlı beyzadesinin katıldığını biliyoruz. Bu grubun dışında dönemin tarihçilerinden Hezarfen Hüseyin Efendi, Doğu dilleri dışında Latince ve Yunancayı da bilirdi. Kendisi Yunan, Roma ve Bizans’ı içeren bir dünya tarihi kaleme almakla meşguldü. İstanbul’a gelen L. E Marsigli ve A. Galland gibi kitap düşkünlerini hayran bırakan bir bilgisi ve kitap koleksiyonu vardı.

Dönemin ilginç tiplerinden biri de, eski Galata kadısı, “Yanyalı Hoca” denilen Esat Efendi’ydi. İşi gücü bırakmış, İbrahim Müteferrika matbaasında musahhih olmuştu. Yunanca ve Latince biliyordu. 18. yüzyılın sadrazamlarından Ragıp Paşa şiire ve Şair Fitnat Hanım’a düşkünlüğü yanında, Batı bilimine de düşkündü. Garp dillerinde Voltaire’den yaptırdığı tercümeler yanında, New-ton’u da okuyup bir şerh yazmıştı. 19. yüzyıl başında medreseden yetiştiği ve ulema ailesinden geldiği halde medreselilerden nefret eden Şanizade Ataullah Efendi bu geleneğin ürünü olan bir kişilikti.

Şanizade bizdeki aydın geleneğinin başını çeker. Bir aydındı çünkü bilinçli olarak yaşadığı kültürel çevreyi değiştirmek istiyordu. Evindeki toplantılara Beşiktaş Cemiyyet-i Đlmiyyesi adı verilirdi ki, bir nüve akademi veya salon kurumuydu. Dönemin ulemasından kazasker payeli Kethüdazade Arif Efendi, medrese bilgisinin sonsuzluğu yanında Batı bilimine meraklı biriydi ve Batı müziğini de severek dinlerdi. Bugün messa dinlemek için İstanbul’da St. Antoine kilisesini dolduranların öncüsü sayılmalıdır. Protestan kilisesindeki messaların abonesiymiş. Kethüdazede Arif Efendi bilinçli olarak Osmanlı okumuş sınıfının eleştirisini, yapısal zaafını ele alan biridir. Ona göre okumuşlarımız nazım yazıp, nazım söyleyip nazımla düşünmekten nesir gibi zor ve zengin bir anlatıma geçmelidir. Nitekim 18. yüzyılda sathî bir sanayi olarak kurulan matbaa, 19. yüzyılda Osmanlı Türk’ünün ve diğer Osmanlı milletlerinin hayatına girdi. Bu hüküm sadece Türkler için değil, Ermeni, Rum ve Musevi cemaatler için de söz konusudur. Osmanlı insanı için nesir, Moliere’in Mösyö Jourdaine’i gibi günlük dilin ötesinde bir anlam ve anlatım strüktürü ile eşleşmiştir. Düşüncenin geliştiği bir edebî tür olmuştur.

19. yüzyılın belirgin bir özelliği, iki dilli Osmanlı aydınıdır. Sözünü ettiğimiz ikinci dil, yabancı dil olan Fransızca değildir. Değişik etnik gruptan olan aydınların Türkçeyi de mükemmel biçimde öğrenmiş olmalarıdır. Tanzimat aydınının bu tipine örnekler çoktur. En çarpıcısı, ceddinden gelen Rumcayı da Türkçe kadar iyi bilen Ahmet Vefik Paşa’dır. Kuşkusuz Arnavutluk’un Fra şeri hanedanından gelen Şemseddin Sami, ilmî Türk ve Arnavut tetkiklerine başlayan iki dilli ve iki ideolojili bir münevverdi. 19. yüzyılda Rumeli eyaletlerindeki memurların bir çoğu Türkçe dışında bir iki Balkan dilini çok iyi bilirlerdi.

Aslında Tanzimat, Türk dilinin eğitiminin yaygınlaştığı bir dönemdir. Mekteb-i Sultani, Tıbbiye, Mülkiye gibi kurumlar Türk dilini iyi öğrenen George Gawriych, “Tolerant dimensions of cultural pluralism in the Ottoman empire”. The Albanian community, IJMES, 15/1983, s. 521-522. Osmanlı bürokrasisinin yetiştiği kurumlardı. Esasen Mekteb-i Tıbbiye’ye her dinî gruptan ne kadar öğrenci alınacağı, gayrimüslim cemaatler arasındaki münakaşadan dolayı Babıâli tarafından belirli kontenjanlarla tespit edilmişti. Babıâli (Meclis-i Valâ) sıhhatli bir nüfus sayımı yapılana kadar gayrimüslimlere 1/3 kontenjan ayırmış, bunu çeşitli gruplara taksim etmiş ve münakaşa üzerine sonra Bulgarlar için de bir grup tespit etmişti. 1/3 oranı yaygınlık kazanan bir uygulama olmalı ki, Meclisi-i Mebusan açıldığı zaman orada da azanın 1/3’ünün gayrimüslim olduğu görülmüştür. II. Mahmud devrinden beri Yunan ayaklanması nedeniyle Fenerli Rum aristokrasisi gözden düşmüş ve Babıâli’nin kadrolarına diğer gayrimüslim unsurlar ve Türkler girmeye başlamıştır.

Ermeni Divan-ı Hümayun tercümanları içinde Sahhak Abro Efendi Osmanlıcasının zenginliği ve yaptığı telif ve tercümelerde iktisat ilmine ait Türkçe karşılık bulduğu yeni kelimeleriyle tanınır. Nihayet 19. yüzyılın son çeyreğinde eğitim reformu geçiren Museviler de bu dönemden itibaren Babıali bürokrasinin önemli mevkilerinde görülmeğe başladılar. Bu bürokratların içinde Moiz Fresko gibi, İbrani harflerle (Üstad) Türkçe gazete çıkaranlar, Missalidis gibi Yunanca harflerle Türkçe mecmua çıkaran ve roman yazanlar (Temaşa-i Dünya, R. Anhegger tarafından Latin harfleriyle çıkarıldı), Ermeni harfleriyle romanlar ve şiirler kaleme alanlar vardır. Nihayet Baronyan Agop gibi hem Ermenice, hem Türkçe gazete çıkaranlara da rastlanır (Tadron veya Tiyatro gazetesi). 19. yüzyılın bu kültürel plüralizmi, Şemseddin Sami gibi hem Arnavut, hem Türk ulusçuluğunda ayrı bir yeri olan, daha doğrusu bir Osmanlı imparatorluk ulusçusu tipindeki aydınların da ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Osmanlı seçkini, bu gelişmeler sonunda bürokraside kozmopolit bir kadro oluşturduğu gibi, bilim ve sanat hayatında da özellikle matbuatta bu yapıyı sonuna kadar korumuştur. Đki dilli Osmanlı seçkinlerine hayatın her alanında rastlamak mümkündü. 1854’de Topkapı civarında doğan fakir bir Ermeni genci, aldığı bursla Mekteb-i Sultani’de okumuştu. Geleceğin Ermeni patriği Ohannes Arşaruni’dir bu kişi. Mekteb-i Sultani, Tıbbiye gibi eğitim kurumlarının kadrolarında Bulgar, Rum, Ermeni, Arnavut, Maruni gençlerine her zaman rastlanıyordu. Özellikle Hamidiye devrinde Arap vilayetlerindeki gençlere verilen bu eğitim imkânıyla Araplar arasında da Osmanlı patriyotizminin yayılması amaçlanmıştır. Bu gibi girişimlerin ulusçuluğun sonuçlarını önleyemediği açıktır. Ama kültürel planda bir Osmanlılığın yerleşmesini sağlamıştır.

Nitekim imparatorluk, dağıldıktan sonra da Bulgaristan’da, Romanya’da, Arap ülkelerinde Osmanlı eğitiminden geçmiş, Türkçe bilen bir bürokrasi bıraktı. İmparatorluk, hayatını Osmanlıcılık, İslamcılık ve Ulusçuluk gibi akımların çatışmasıyla kapadı. Bizzat Osmanlı eliti bu kavganın içinde yer aldı.

İmparatorluğun dağılmasını önlemek isteyen muhalefetin üyeleri daha çok Türk unsur arasından çıkmıştır. Kozmopolit bürokrasi ya resmi muhalefetin ve iktidarın taraftarı olmuştur, ya da ulusçu akımlara mensup olmuştur. Ama bu arada Osmanlı patriyotizmi için mensup olduğu etnik ve dinî grubun ayırımcı isteklerine karşı çıkanlar da vardır. Londra sefiri Kostaki Musurus Paşa bu tip Osmanlı patriyotlarındandı. Atina elçiliği sırasında, Yunan ulusçularının nefretini kazanmış ve sakatlanmasına neden olan bir suikasta maruz kalmıştı. Genellikle Osmanlı eliti ulusçu eğilimleri olsa bile ilk anda federasyondan öte bir program düşünememektedir. 1860’larda “Bulgar gizli ihtilal komitesi”, Avusturya-Macaristan modeli üzere federatif bir model öngören ilk anayasa teklifini getirmişti. O kadar ki tamamıyla yabancı ülkeden gelen Zionistlerin bile federatif, hatta sadece idarî muhtariyetten ötede bir program öngöremeyen genç liderleri Osmanlı eğitiminden geçmeyi ve Osmanlı sistemiyle bütünleşmeyi yöntem olarak benimsemişlerdir.

Polanyalı David BenGurion ve bazı yandaşlarının Osmanlı hukuk mektebinde talebe olması bu havayı açıklar. Kuşkusuz Osmanlıcılık sağlam tarih şuuruna dayanan bir ulusçuluk değildi. Pragmatik ve belli bir coğrafyadaki geleneklere dayanan bir yurtseverlik ideolojisiydi. Osmanlılığa mensup bu kozmopolit elitin ortak bir Osmanlı tarihi şuuruna mensup olduğunu gösteren ciddi etüdleri ve böyle bir şuura dayanan bir tarih yorumunu bulmak güçtür. Emperyal milliyetçiliğin sadece bizde değil, Avusturya-Macaristan’da bile en zayıf tarafı buydu. idarî, siyasî, iktisadî yönden Osmanlı birliğinin devamını zaruri gören Butrus el-Bustani, Tahtavi, Kevakibî gibi Arap aydınlarının tarih yorumları tamamen anti-Türk ve ırka dayanan bir Arap ulusçuluğuydu.

Osmanlılık bir müddet için basit halk tabakasına da sirayet etmiştir. Fevzi’nin Tuhfetu’l-Uşşâk’ına benzeyen manzum lugatların sayısı kalabalıktır. Bunlar nazım biçimde Türklere Ermenice, Rumca ve Rumlara Türkçe öğretmeyi amaçlar. Elit zümrenin Batı kültüründen edindiği “âsâr-ı atika” düşkünlüğü, Batı sanatına yakınlık da ortak bir faaliyet yaratmıştır. Bu alanda Osmanlı seçkini dinî ve etnik farka bakmaksızın aynı amaç için çalışmıştır denilebilir. Babıali’yi adalardaki eserleri toplayıp İstanbul’da müze açmaya teşvik ediyordu. 3 Girit mutasarrıfı Kostaki Adossides Paşa ile Konya valisi Abdurrahman Paşa antika eser toplamakta adeta başı çekiyorlardı. Sava Paşa, Rum Ortodoks olmasına rağmen önemini halen koruyan İslam hukuku üzerinde nazarî bir eser yazmıştır. Serkis Karakoç, Aristarşi Bey anlaşma ve hukuk metinlerini kodifiye etmekte büyük çaba göstermişlerdir. Ulusların birbirini yediği Makedonya’da bile bazı halde sarsılmaz ittifaklar da kurulmuştur. Makedonya ihtilalcilerinden Ivan Mihajlov, 1934’de Türkiye’ye sığınmış ve 4 yıl Türkiye’de yaşamıştı.

II. Meşrutiyet devrimi Osmanlı vatanseverliğinin adını koyarak tarih sahnesine çıktı. Ama kaçınılmaz olaylar imparatorluğu parçaladı ve ulusçuluklar döneminde Osmanlı seçkinleri sahneden çekildiler. Bu ortamda Türk ulusçuluğunu “en geciken ulusçuluktur” gibi değerlendirmek henüz siyasal edebiyat ve hatta siyasal örgütlenme tarihimiz yeterince aydınlanmadığından pek hazırcı bir hüküm olur. Ancak son devir Türk aydınının Osmanlı yurtseverliğini ister istemez sürüklemek zorunda olduğu da bir gerçekti.

 

İlber Ortaylı; Osmanlı Barışı

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.