Otobüs

Otobüs

Ekim ayının ortalarıydı. Havanın kararmasıyla serinlemişti etraf. Üşütmese de soğuğu hatırlatıp rahatsız eden bir serinlikti bu.

Şehre yeni inşa edilen şehir içi otobüs terminalindeydim. Şehrin bir ucundan diğer ucuna çok kısa sürede yalnızca kendisine özel olarak yapılmış olan yolda çalışacak olan otobüsler büyük ilgi görüyordu. Yaklaşık olarak bir ay olmasına rağmen ilk defa gelmiş ve bu yeni ulaşım sistemini deneyecek olanlardan biriydim yalnızca.

Etrafa bakıyor, insanları izliyordum. İnsanlar memnun görünüyordu.

Gözüm birine takıldı kaldı sonra…

Kalabalık durakta otobüsü bekleyen onca insanın arasından gözüm yalnızca ona takılmıştı. Neden ona bakıp durduğumu bilmiyordum. Onca insanın arasında belki biraz farklı oluşu dikkatimi çekmişti belki de bu salaş hali, bohem kokan yüz ifadesiydi beni ona dikkatle çekip duran.

Yanına doğru yaklaştım… Bir adım uzağında onunla beklemeye başladım otobüsü.

Sigara ve içki kokuyordu. Ayakta durmakta zorlanıyormuş gibi de ağırlığını bir ayağının üzerinden diğerine atıp duruyordu.

Kahverengi bir deri çanta vardı sağ omuzunda. Üzerinde beyaz bir tişörtün üstüne geçirdiği haki bir gömlek ayağında kot pantolon ve kahverengi bağcıklı spor ayakkabılar vardı.

Saçları ensesine dökülecek kadar uzun yüzünde saçları kadar olmasa da biraz sakalla uzun boylu sayılabilecek otuzlu yaşlarına yakın genç bir adamdı. Yalnızca otobüsü beklediğimiz on dakika içinde üst üste birçok sigara içmişti. Sık ve derin çekiyordu sigarasından her nefesi.

Otobüs gelmişti. İnsanlar birbirini ezercesine itişip kakıştı, sonrasında bindiler. Tabii ben ve o da bindik. Üstelik yan yana oturmuştuk. Alttan alta heyecan duyuyordum bu durumdan. Ve neden bilmiyorum ama gizliden gizliye ben mutluyum diyordu bir yanım.

Camın kenarına o oturmuştu. Bir süre gözlerini cama dayayıp hatta gözlerinin bütün ağırlığını camın üstüne verip bakakaldı dışarıya. Gözleri donmuştu sanki. Hareket etmiyor göz kapakları inip kalkmıyordu. Yorgun yorgun bakıyordu yalnızca.

Sanki cama değil de aşmak istediği dikenli tellere takılmıştı. Ne aşabilmişti o dikenli telleri ne de takılı kaldığı için geri dönebilmişti.

Orada öylece kalakalmıştı… Takılıp kalmıştı işte.

Otobüsün yoldaki çukurların birinden geçip sarsılmasıyla kendine geldi. Başını çevirip etrafına baktı. Bir an için, burası neresi, siz de kimsiniz, diyeceğini sandım.

Sonra donuk gözlerini kucağındaki çantasına dikip baktı bir süre. Nereye baksa dalıp kalıyordu.

Sanki nereye döndürse gözlerine orada bir şeyler okuyormuş gibi gözleri ısrarla takılı kalıyordu. Onu gözlerinden yakalayıp donduran bir şey vardı nereye baktığı yerlerde. Gözleri sürekli bir yere saplanıyor ve orada öylece kalıyordu. Öylece kalıyordu… öylece kalıyor…..

Ben bunları düşünedurayım o çoktan çantasından bir kitap çıkarıp okumaya koyulmuştu. İnce bir kitaptı elindeki. Yaprakları sararmış, sayfalarının kenarlarına anlaşılmaz bir el yazısıyla bir sürü şey karalanmıştı.

Birkaç sayfa okudu… Sonra kitabın ilk sayfasını açıp oraya yazılmış o anlaşılamayan yazıya bakıp durdu. Öylece durdu. Yalnızca durdu. Yine daldı… Yine saplanıp kaldı bir yerlere.

Kendine gelip birkaç sayfa daha okuduktan sonra çantasından küçük, küçücük çizgisiz bir defter çıkardı. Kalemini de aldı eline ve yine bir süre dalıp gitti…

Kendine gelir gelmez kalemi yavaş yavaş doldurmaya başladı o küçücük çizgisiz defteri.

“Seninle biz bu kaçıncı defadır ara verdik biz olmaya bilmiyorum. Kaç defa bizliğin bir kenarını kıvırıp sonra başlamak ya da devam etmek için bir kenara kaldırdık sayamadım.

Sürekli kıvrılan bir sayfanın kopup duran kulağı gibi, sürekli kıvrıla kıvrıla aşkın sokaklarında, koptuk bizde. Koptu bizliğin en büyük parçası. Koptu aşk.

Sürekli kıvrılan bir sayfanın kopup kaybolan kulağı gibi, sürekli kıvrıla kıvrıla koptuk bizde…

Koptuk… Ne kaldığımız yeri bulduk, ne de kopan parçamızı.

Aşk korktu bizden.
Koptuk…
Aşkı kopardık bizden.
Koptuk…
Koptuk ve birbirimizin içinde kaybolduk.
Artık ne sen beni bulup başlayabilirsin ne de ben seni.”

Yazdıktan sonra yeniden gözlerini cama çevirdi ve dalıp gitti.

Aşk acısı çekiyordu… Hissedebiliyordum. Bu yazdıklarının başka bir açıklaması da olmazdı sanırım. Belki bir şairdi… Belki bir roman için etrafta dolaşıp duran, karakterlerinin yaşantısını aynen yaşayıp romanını öyle yazan bir romancıydı.

Ama hislerim aşk acısı çeken bir yürek bu diyordu.
Otobüs bir durağa yanaştı… İnsanların çoğu indi, çok azı da bindi.
Arka taraftaki koltuklarda birkaç kişi kaldı yalnızca.

Yanından kalkıp karşısındaki koltuğa oturdum onunla göz göze gelebilmek için. Yüzüne baktım ama beni görmüyordu. Aşk acısının insanı kör eden ağırlığının altındaydı, onu anlayabiliyordum. Aşkın o hiçbir mekânı dinlemeden insanın üstüne çullanan acısının dört elle onunda yakasına yapıştığına adım gibi emindim. Yüzüne bakıyordum onun. O bunun farkında bile değildi ama ısrarla gözlerimi dikmiş bakıyordum ona.

Oysa hiç aldırış bile etmiyor, cama takılıp kalan gözleriyle orada öylece oturuyordu.
Gözlerim yüzündeydi. Tüm gücüyle avına saplanmış bir çift pençe gibi gözlerimi yüzüne dikmiş öylece bakıyordum yüzüne.
Derken kendine geldi… Kendine geldi ve yüzüme baktı.
Çok ani olmuştu bu. Hiç beklemiyordum bunu. Plansız yakalanmıştım.

Yüzüme bakıp öylece durdu. Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu bir an. Gözlerime bakıyordu ve ona bakmaktan kendimi alamıyordum. Yüzüme bakıyordu. Gözlerim, gözlerini unutup daldı öylece. Bu kez ben dalıp gitmiştim ve bunun önüne geçemiyordum.

Buğulu bir camın arkasından bakar gibiydim ona. Başka bir yere gitmiştim ve geri dönemiyordum… Ki döndüm, dönebildim sonunda.

Oysa gözlerini çoktan benden çevirmiş çantasını kurcalıyordu. Onun için yalnızca dalıp gittiği boşluğu dolduramayan nesnelerden farksızdım. Bunu anlamıştım. Çantasını kurcalıyordu. Bu esnada elinin üzerine bir damla düştü. Minicik bir damla.

Çantasına ve çantasını kurcalayan ellerine odaklandığım için ağladığını fark edememiştim. Elinin üzerine düşen minik damlayı görünce yüzüne baktım, ağlıyordu.

Bana ve nerede olduğuna aldırmadan ağlıyordu. Bir şey diyecek oldumsa da diyemedim. Çantamı karıştırıp bir mendil vermek istedim ama yoktu. Bir şeyler söylemeyi düşündüm. Çantamı kurcalar gibi yapıp düşünüyordum ama ne söyleyeceğimi ve bir şeyler söylesem de ne tepki alacağımı bilmiyordum.

Ben düşünedurayım o çoktan susturmuştu kendisini.
Kısa sürmüştü ağlaması.

Gözlerinde birkaç damla yaş kalmıştı. Gözlerini gömleğinin omuz başlarına sildi, toparlamaya çalıştı kendisini. Sonra çantasını kurcalamaya devam etti.

En sonunda küçük bir şişe çıkardı.

Bu esnada inilecek ve inildikten sonraki durakları sesli bir şekilde söyleyen sistemden bir sonraki durağın ineceğim durak olduğunu işittim.

Hiç inmek istemiyordum oysa…

Şişeyi elinde tutmuş camdan dışarıya bakıyordu. Yine o bıkmak bilmediği dalıp gitmelere teslim etmişti kendisini.

Bu esnada durağa yanaştık. Otobüs durağımın adını söyledi. Yerimden kalkıp kapıya yöneldim. Ayağa kalktığımda kendine gelmişti o. Otobüsten indim. Durağın kenarında durup baktım ona. Elindeki şişeye bakıyordu… Sonra birden şişeyi kafasına dikip içindeki içti. Yüzünü ekşitip ağzını gömleğinin koluna sildi. İçkiydi sanırım içtiği.

Başını cama dayadı ve öylece dalıp gitti yine. Otobüs hareket etmişti bile. Yavaşça ilerledi… hızlandı ve yoluna devam etti.

Saat geç olmuştu. Birkaç yere uğramış sonra eve gelmiştim. Elimdeki paketleri mutfak masasının üzerine bıraktım. Isıtıcıya su koyup kupama bir kaşık kahve koyduktan sonra odama giderek üstüme rahat bir şeyler giydim. Geldiğimde su ısınmıştı, kahvemi hazırlayıp pakettekileri daha sonra yerlerine yerleştirmek için orada öylece bıraktım ve oturma odasına yöneldim.

Televizyonu açıp kanallar arasında dolanmaya başladım. Bir sigara yakıp kahvemden küçük yudumlar alarak kanallar arasında gidip geldim. Gece haberleri başlamıştı; elektrikler ve doğalgaz yine zamlanmıştı ve yine asker ölümleri vardı. Birkaç kanal daha gezdim, hepsinde de gece haberleri vardı. Birinde durdum, kahvemle sigaramı içmeye devam ettim.

Sonra ekranın alt başlığındaki, otobüste intihar yazısını gördüm.
Aklıma hemen otobüs yolculuğumdaki genç geldi.
Sesini iyice açtım televizyonun…

Bir süre önce tamamlanıp halkın hizmetine sunulan yeni toplu taşıma sistemindeki otobüslerden birinde 28 yaşındaki bir gencin cesedi bulunmuştu.

Ayaklarının dibinde bulunan şişedeki zehirle intihar ettiği düşünülüyordu gencin.

Otobüs seferlerinin yoğunluğundan cesedi ancak son seferden sonra otobüste kimsenin kalıp kalmadığını kontrol eden şoför tarafından bulunmuştu. Yolcuların kendisini uyuyor sandığı ve bu yüzden müdahale etmediği söyleniyordu. Cesedi yaklaşık olarak dört saat boyunca şehrin bir ucundan diğer ucuna gidip gelmişti.

Hiç

İbrahim Sarp Baysu

POPÜLER BAŞLIKLAR

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Önceki İçerikŞarkı
Sonraki İçerikBayraklar Niçin Yarıya İndirilir?

DİĞER YAZILAR

REKLAM

OKU OKU OKU

Tanrı’yı Anlamak

... " Tanrı'dan önce de insanlık vardı. " Cümlede ki anlama bakarsak aslında çok şey ifade ettiğini görebiliriz. Art zamanlılık ya da derin yapının getirdiği gerçeklikle Tanrı'nın bizlere vaat ettiği her şeyin kendinden önce var olması kendi içinde Tanrı'yı bitirmeye yetmeliydi. Kafamdaki düşünceleri durduramadığım için söylüyorum bunları. Bizler, yaşamaya...

Felsefe ile Yeniden Yaratmalı

felsefe ile yeniden yaratmalı kendini insan karanlığın gözyaşları var ellerimizde gizlemek mümkün değil. çarmıha geriliyor kelimeler. karanlık üstüne bütün geceleri örtüyor sabahlara bir daha uyanmamak için. bir yorgana saklansa da düşlerimiz üşüyor. ellerimiz ve bedenimiz çok soğuk bu yalanlara. ruh bıktı olamamışlıklardan, yokluklardan bir elbise dikiyor beyin. ruh parçalanmış ve yorgun parçalanmış küçük renkli gemiler batıyor içimizde. aforizmalar iyileştirmiyor...

Ucube ve Hayatın Güzelliği

Ucube... Hayatın en güzel anında gelip yanınıza oturur. İçten içe çirkin bir ucube... Ses tonu midenizi bulandırır. Nefesi leş gibi kokar. Hastalığını bulaştırmak ister size... En iyisi uzak durmaktır bu çirkin yaratıktan... Çünkü bir ucubenin aklından her şey geçebilir. O bu hayatta yaşayan en büyük güzellik düşmanıdır....

The Walking Dead

Ölüp ölüp dirileceksiniz! The Shawshank Redemption ve The Green Mile’ın Oscar adayı yazar ve yönetmeni Frank Darabont’un imzasını taşıyan The Walking Dead ile tüyler ürpertici bir deneyime hazır olun. cnbce-e Ölülere bayılırım, çok yavaştırlar, sakince etrafınızı sararlar, hiç aceleleri yoktur ve hep açtırlar, çok aç... İşte bu yüzden...

Kişi ve Kutsal: Hakikat ve İnsanın Trajik Öyküsü

Maneviyat, daha doğrusu manevi yazılar yazmak oldukça güç bir iştir, çünkü herhangi bir cenaha ya da ideolojik reaksiyona yanaştığınızda işin rengi değişir. Maneviyatı yazmak daha doğrusu Tanrı-İnsan ilişkisinden bahsetmek zor bir mesaidir. Bu alanda tebarüz edebilmeniz için kesinlikle tek bir derdinizin olması gerekir: O da “Hakikati Aramak.”...

Kuzgunların Efendisi: Edgar Allan Poe ve “Bütün Şiirleri”

Bazı yazarların kendine has karanlığı ve buna uygun yazım şekilleri vardır. Bu yazarlar kendi küçük dünyalarında yaşar ve yazarlar; onları anlayabilmeniz ve yazdıklarından tat alabilmeniz için onların geçtiği yollardan geçip onların çektikleri acıları yakından tanımanız gerekmektedir. Gizem, melankoli ve yalnızlıkla örülen dünyaları düşünüldüğünde bu yazarlar okurları açısından...

Zaman ve Ben -I-

Bütünlük içinde her ‘şey’ in kendisinin akışını seyrederken, olmak için geçen ‘zamanı’ an ve an anlama gayretine verdiğimiz çaba ve gayret hiç boşa gitmiyor. Kendini ayrıcalıklı görmeyi bıraktığında ‘an’ da her şey’ sana mahrem kalan yönlerini açıyor, anlıyorsun ki aslında sana mahrem olanlar ‘kendine gelen’ lere açıktır. Oysa...

Sergüzeşt-i Servet-i Fünun

Abdülhamit döneminde jurnalin kol gezdiği günlerinde yayın hayatına başladı. Binbir zorluğa göğüs gererek en önemli iki edebi akımın ana rahimliğini yaptı. Meşrutiyet'e, Kurtuluş Savaşı'na, I. ve II. Dünya Savaşları'na ve daha nice olaya tanıklık etti. Servet-i Fünun dergisinin basın ve edebiyat sahalarında rolü çok büyüktü. II. Abdülhamit ve jurnalciliğin gemi azıya aldığı günlerdir. Ahmed İhsan Mülkiye Mektebini...

Hiç Karşılaşmadan Yaşıyoruz

Borçlu olmaktır yaşamak, anlamı üstüne düşünmek, bu borcu ödemenin yollarından biridir... Nice insanla sözde birliktelikler yaşıyoruz, hiç karşılaşmadan. Yıllarca birlikte olduğumuz can dostumuza soruyoruz: "Hiç karşılaştık mı seninle? Gözlerimiz birbirini gördü mü? Gözlerimiz: Ruhumuzun pencereleri. Ruhlarımız değdi mi birbirine? Karşı karşıya geldik belki ama karşılaşabildik mi?" Yalnız bireyler mi? Toplumlar, kültürler...