İnsanları genellikle terziye benzetirim. Her bireyi, kendi benliğinin terzisi gibi düşünürüm. Herkesi elinde makası ve kumaşıyla, iğne ve iplikle farklı kişilik modellerinden oluşan, kendine özgün kıyafeti dikmekle meşgul olarak görürüm. Kimisi kötü alışkanlıklarını keserek, güzel huy biçer ve bir erdem elbisesi giyer. Hiç kuşkusuz bu kalıptaki kişilere, güzelliğin bir rüzgârı esmiş ve ona iyi ahlak yönünde isabet etmiştir.

Bu durumun aksini düşünmek, pek de iç açıcı gelmiyor bana. Tezat olan fikri öngördüğümde, mücadele ruhlu bir insan modeli çıkıyor karşıma. Biçilmemiş bir kaftanı anımsatıyor. Yani, daha kişiliği üstüne tam oturmamış, eksik bir insan. Mühim olan ise, mahiyete uygun iliği açıp onu doğru düğümleyebilmekte gizli.

Leibniz’in Yürüyen Monadlarıyız!

Yolda karşılaştığım insanlar kulaklıklarını takmış, hayatına öyle devam ediyormuş gibi geliyor. Bir de buna güneş gözlükleri eklenince “bakmıyor, duymuyor ve konuşmuyorum” sinyali yayılıyor etrafa. Ne dışarıya kendinden bir şey katıyor ne de dış ortamdan bir şey alıyor. Aslında, bu duyarsızlık emaresinin hepsi birer Leibniz’in Monadları’na benziyor. Evet, bu seyri izleyen bizler Leibniz’in Yürüyen Monadlarıyız! Peki ya, ruh acı duymuyor mu bu halet-i ruhiyeden, hiç sıkılmıyor mu? Acaba manevi bir cevher olan nefs, sızı duyar mı ki? Yoksa tüm acıyı çeken, onun meskeni olan beden mi? Orası da ayrı bir muamma ya!

Nitekim bu kategorideki birey kendi tasarılarıyla, yaşadığı doğaya hükmetmeye kalkışmış bir vaziyette. Böylece doğanın sükûnetini bozmaya çalışıyor. Araya bir şerit çizerek de kendi hayatına yabancılaşıyor. Kendi içerisinde bir medeniyet savaşı çıkarıyor: Doğanın ve makineleşen insanın muharebesi. Şu bir gerçek ki, makineler insanların yerini alabilir, onları yönetebilir; ama doğanın üstünlüğünü yıkamaz.

Bu mevzu aklıma, Voltaire’in “Candide ya da İyimserlik” adlı kitabındaki Jacques isimli karakterin çarpıcı yorumunu getirdi: “İnsanlar da doğayı biraz bozmuş olmalılar. Çünkü insanlar kurt doğmadıkları halde kurt olmuşlar. Tanrı onlara ne yirmi dörtlük top ne de süngü verdi. Oysa onlar birbirlerini yok etmek için süngüler, toplar yaptılar…” Bu pasaj da beni Muhammed İkbal’in ‘Çöl Lalesi’ isimli eserindeki, Allah ile İnsan arasındaki konuşmaya götürdü:

Allah

Ben dünyanın derinliğinden demiri getirdim,
Fakat sen bu demirden kılıç, ok ve tabanca yaptın.
Bahçedeki ağaç için balta yaptın
Ve bir kafes, bülbül için.

İnsan

Çölleri, dağları ve vadileri yarattın,
Bahçeleri, çayırları ve parkları yapan benim
Benim bir taşı cama çeviren, Bir zehirden tatlı bir şarap yapan benim.

Neticede, bahşedilen bu doğayı, amacına ve ihtiyaçlarına uygun olarak kullanan yine biziz; her şeyin ölçüsü olan da… Çünkü biz nâtık nefisiz!

Betül Uludoğan

2 YORUMLAR

  1. You’ve made some really good points there. I
    checked on the internet for more information about the
    issue and found most people will go along with your views on this site.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.