Nereye sürüklendiğini bilmez şekilde akıntının yönüne dirençsiz usluca kendimi bıraktım. Derin soluk alışlar, içimin inatçı boşlukları, sürekli tekrar eden sanrılar. Sislerin arasında dönüp duran sonsuz kuyular, ölmüş yüzünün kımıltısız bakışı, gözleri açık kalmış binlerce ceset. Birlikte uçurtma uçurduğumuz tepelerin ardı sonra. İçimin yarıkları, sesler ve karıncalar. Toprağının evimin içine taşan kumları, ekili çiçekler, bir şişe kırmızı şarap ve ölümsüz denilen aşkın iskeleti. Karın boşluğunda bana şişirdiğin nefretin… Üstümü ört ve kaldır beni sorularımdan, kuyularımı doldur. Sözcüklerimi giydir, üşüyor ellerim. Hiçbir surette yoksun, yoksunluğundan senin gerçeğine kavuşsam. Titreşimlerin alabora ettiği şiirleri kurtarsan… Çürüyorlar suyun altında. Sen ey sevgili söylesene çürür mü dilinin içinde sözcükler, şiirler kokuşur mu cinsiyetsiz isimlendirdiğin bedenlerde. Bedenimin biyolojik mi cinsiyeti ya arzularımın çengelli iğneyle ayıplara vitrinlere asıldığı meydan, hepsi utanç bunların, göbeğim açılıyor… Sırtımda tırnak izleri eski bir sevişmeden kalma. Üstümü güzelce giydiriyorlar, yüzüm, gözüm, göğüslerim, hepsi mi toplumsal boşluk. Bir mesajı mı olmalı her boşluğun? Bütün uzuvlarım toplumsal değersizlik.

Ben benim kendimde, değersiz ve kilosuz, tüy hafifliğinde. Unut hepsini unut unut… Unut dedim işte.

Sanat diye bir şey yok ruha dokunan. Her şey etten kemikten gerçek, gözüne değen parmağın kanattığı gerçek. Çarpışıyor sözcükler, edebi eserlerin estetik kokuşmuşluğu… Sırıtıyor binlerce insan sureti, müziğin ruhumuzda açıp tamamlayamadığı binlerce çukur. Ve sonra anlam bulmaya çalıştığımız kalıplar. Saçlarının beyazları dökülüyor omuzlarına, avuç boşluğuna, sırtlarına… Arzularım yaşlanıyor kimseye kanamıyorum. Ne zirve ne dip ulu orta hep sevmelerim. Erken uyanıyorum acıyı çoğaltmak için, karanlıkların ortasından çıkıp gelen metal kutusunun içine yarı dalgın, hissiz, yağmurdan kaçıyorum. Bugün her şey yağıyor üstüme, seni özlüyorum… Sen uzayın katmerleşmiş flu duvarlarında serserilerin çiziktirdiği duvarları onarıyorsun. Ellerinin donduğunu çok sonra fark ediyoruz. Hareketsiz, kaskatı kalakalmış evreninin gizli noktaları. Kendi kendini katlediyor ölmemeye direniyorsun. Karnın şişiyor yeniden bir şey yapmakla hiçbir şey yapmamak arasında gidip gelip anlamlı değerli şeyler hepsi nedir yaptıklarının?

Kim kime neden doğru ve gerçeği nedir düşten ayıran? Canım yumuşak şeyler istiyor, üzerinde bulutların uçmak istediği ve dalgaların tel tel saçlarında mor rüzgarlara karıştığı… Nedir kendi kendimize yarattığımız.  Kocaman bir çocuğa dönüşüyor hayallerin somutlaşmış kederi. Sara krizi geçiren bebek bedeni değil, mekanik ve tutuk tüm hareketlerin. Belirli bir ölçütü bir anlamı yok, kendiliğinden ola gelenin. Uyumayı kim öğretir bize, gülmeyi ve sarılmayı. Kendi kendimiz olmayı. Normlara uymayı, uygunsuz davranmamayı. Nedir bize oluşu öğreten?

Sevdi Aycıl

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.