Menüde, değerlendirme yemeği var bugün; dolapta en son kalan malzemelerin değerlendirilmesi. Sevdiğim yahut sevmediğim ne varsa hepsinden bir tutam katıyorum. Bir kısmını doğruyor, bir kısmını rendeliyorum. Usul usul süzgeçten geçiriyorum her şeyi! O sırada kendimi de değerlendiriyorum. Fikirlerim o kadar geniş ki, elenmiyor. İyice didikliyor, ufalıyor ve yüzleşiyorum.

Anayurt Oteli’ndeki Zebercet misali sürekli adımı, sanımı tekrarlıyorum. Kendime, kendimi tanıtırmışım gibi… Rastlaşıyoruz sonunda, tek bedende bulunan iki ayrı kişi, tanışıyoruz. Neyi ne kadar tekrar etsem ona da yabancılaşıyorum! Sarsılıyorum, tıpkı rüyada ruhun bedenden ayrıldığı sırada uğradığı sarsıntıya benzer şekilde. Duygularımın momentini bulamıyor, bir o tarafa bir bu tarafa savruluyorum. Sebepsiz peyda olan eylemsizlik, özgünlüğü kazanmak uğruna kaybettiğim benliğimi bulamadığımdan kaynaklanıyor. Bunun bilincine varmak bile çark ettiriyor zihnimi. Suyun kızgın yağa sıçramasıyla ben de kızıyorum, kızarıyorum ve yanıyorum.

Etraftaki sesleri bastırmak için kendimi aygıtlara bağlıyorum. İyice tecrit ediyorum her şeyimi, her şeyden hatta kendimden bile. Sonra dinlediğim şarkıya, zihnimin çağrıştırması üzerine, Albert Camus’nün bir sözü eşlik ediyor: “Kendi kendime yabancı kalacağım hep.”  Varoluş ıstırabı ile içimin içinde kayboluyorum. Sıkıla sıkıla canım kalmıyor ki artık! ‘İçimizdeki Şeytan’da bulunan Ömer’e benziyor cebelleştiğim bu hal: Şüpheli, tedirgin ve kaygılı…

Eylemde bulunduğum şeye bile uzak olduğumu fark ediyorum, pek sonra. Güya yemek ile meşgulüm ama aklım başka yerlerde. Belleğimde otomatiğe bağlanmış olan bu fiile, baharatını ve tuzunu da ekliyorum, iyice acıklı oluyor halim. Nasıl afiyetle yenirse artık…

Peki, kimin yabancısıyım ben? Marx’ın emeğindeki işçisinin mi, Camus’nün çıktığı yere uyumsuz olan saçmasının mı? Hegel’in özneden bağımsız nesnesinin mi? Hangisinin? Yoksa insanlar mı bana yabancı?

* İnsanlar taş gibi bana yabancı
Ağaçlar bensiz hüküm giyecek bulvarlarda
Bir tambur bir yalnızlığı anlatıyorsa
O ışıksız pencereden
Ben onu duymuyor gibiyim
Bir ağaç ölüyorsa kapınızın önünde
Ben onu bile duymuyor gibiyim.

Betül Uludoğan

* Veda; Erdem Bayazıt

4 YORUMLAR

    • Betül sana katılmakla birlikte, bu özne ve nesne konusunda sanata başvurmamız gerektiği inancını taşıyorum, bence hayatı zenginleştiren her şey gibi sanat ve ürünleri özellikle yaratıcılık aşaması (yazmak, çizmek, boyamak, söylemek vs.) bizi bir nesne olmaktan kurtarmakta ve işin merkezine oturtarak bir özne yapmaktadır. Ben düşünmeyen her insanın birer eşya olduğuna inanıyorum, kullanıp atabilirsin, ya da dekor olarak kullanabilirsin ki insan demek salt nefes almaktan ibaret değildir. Muharrem Bey’de haklı bu arada, haksız ve talihsiz olan biri varsa (haksız da denemez aslında) o da bu yazılanları okurken hiç bir değişikliğe uğramayanlardır. Onlar, rahat yataklarında kendilerince uydurdukları ninnilerle uyumaya devam edenlerdir.

  1. Eğer bir canlı iradi seçimiyle yaşamının öznesi olurken, kendisini de yaşamın bir nesnesi yapabiliyorsa insanlaşmış sayılır. Bunu şimdilik sadece insan canları başarabilmektedir. Bu başarının bilincinde olan insan asla kendisine yabancı değildir; sadece yeteri kadar tanışık olmayabilir. Şu da acıtan bir gerçektir ki insanlaştıkça insan kendine yabancı kalan insan sayısının arttığını görür.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.