Seçme ve irade özgürlüğünün bir tanımı da; bağlanmamış ağız, körelmemiş göz ve tıkanmamış kulaktır. Ağzımız bağlanmış değil ama, nelerle koşullanmış ve bizce neler doğru ise onları o şekilde konuşuyoruz. Gözlerimiz köreltilmiş değil ama, fehim ve feraset yeteneğimiz oranında görebiliyoruz.(1)

Kulaklarımız tıkanmamış ama nelerle koşullanmış ve özdeşleşmiş ya da takıntı haline getirmiş isek onları işitiyoruz. O halde, konuşmamızı, görmemizi ve işitmemizi engelleyen etmenler, öz-kişisel özgürlüğün önündeki barikatlar olmaktadır.

Bu barikatlar genel anlamda; sadece hilkatin (yaratılışın) gerekliliklerinden değil, yaşam kültürünün koşulları ve koşullandırmalarından da oluşur. Bireyin doğum öncesi ve ölüm sonrası yaşamını da kapsayan öz-kişisel yaşamıyla ilgili seçimlerinin ve iradesinin özgürleşmesi ile içinde bulunduğu koşullar arasında sıkı ilişki vardır. Bir bakıma, bu koşullardan etkilenmeyecek hale gelmek öz-kişisel yaşamın özgürleşmesi olmaktadır. Vicdani ölçülerin günlük yaşama uygulanması demek olan vicdan özgürlüğü de, içinde bulunduğumuz koşullar ile kendi aramızdaki etkileşime yakından bağlıdır.

İçine enkarne olduğumuz koşulları doğmadan önce biz oluşturmuş değiliz. İçinde bulunduğumuz yaşam kültürüne enkarne olmadan önce, zaten var olan koşulları yeğledik ve onların içine doğduk. Çünkü gelişim ihtiyaçlarımızı gidermek için belli koşulları içeren ortamlara ihtiyacımız vardı. Dolayısıyla, bedensel ben olarak, şimdi bizim elimizde olmayan pek çok şeye (koşula) tabiyiz(bağlıyız) hatta bunların bazılarıyla özdeşleşerek, onları bağımlılık haline getirmişiz.

Bu cümleden olmak üzere, doğuştan sahip olduğumuz becerilerimiz bile elimizde değil; bazı becerilere yatkın doğuyoruz, yaşam planımız ve vazifemiz gereği. Ama (Yüksek ben, asıl kendimiz olarak) yaşam planımızı da kendimiz belirledik ve belli vazifelere talip olduk. Aslında yaşam planımızı kendimiz yaptık ama, bunda da tamamen özgür değildik; çünkü her yaşam planı geçmiş yaşamların ve karmik birikimin zorunlu ama doğal bir sonucudur.

Her neyse, öyle ya da böyle; yukarıda sözünü ettiğimiz belirli kabiliyetler göre yaşamak zorundayız. Bunun gibi, kalıtımla gelen genetik yapı da bizim elimizde değil. Tüm bunlar bizi (enkarne durumumuzu) belirleyen, seçimlerimizi ve davranışlarımızı sadece etkileyen değil, aynı zamanda yönlendiren etmenlerdir. Bunun gibi, sayılamayacak kadar çok koşulun sonucu ve bu koşullar tarafından, bir bakıma güdümlenir durumdayız. Bu koşullar kararlarımızı, seçimlerimizi belirliyor ve elbetteki irademizi yönlendiriyor. Bu nedenle, “Ben bunu kendi özgür irademle seçtim.” demek biraz abes olmuyor mu?

Seçimlerimizi belirleyen ve dolayısıyla bizleri yönlendiren koşullara biraz daha yakından bakalım ve pek çok sayıdaki koşuldan sadece 3 ‘ünü alarak bir örnek verelim: Aynı iş yerinde çalıştığınız ama fazla tanımadığınız biri olsun. Sadece biliyorsunuz ki, sizin şirkette çalışıyor. İş günlerinden bir gün; örneğin Cuma. Şunu da biliyorsunuz ki, o kimsenin mesai bitiminde binadan ayrılmasını engelleyecek bir neden yok ortada. O kimse, o gün iş bitiminde binadan ayrılacak mı? Elbette ki, bu üç nedenden dolayı ayrılacak. Sadece üç koşulu ya da doneyi bilmekle o kimsenin o gün de, mesai bitiminde işyerini terk edeceğini bilebiliriz. Hatta o çalışanın özgür iradesini de işin içine katarak, “İster gider, ister gitmez…” olasılığı da aklımıza gelebilir ama, sizin onun o gün işten çıkıp gideceğini %95 kesinlikle söyleyebilirsiniz. O kimse hakkında pek çok şey bilmediğimiz (yani, onun etkisi altında olduğu pek çok koşulu bilmediğimiz) halde, sadece üç koşula dayanarak onun o gün %95 olasılıkla mesai bitiminde işten çıkıp gideceğini düşünebiliriz. Ama o kişinin etkisi altında olduğu 3 değil de, örneğin 3oo koşulunu bilseydik, onun ne yapacağını daha kuvvetli / isabetli tahmin edebilirdik.

Bunun gibi, kişinin biraz sonra neye karar vereceğini ve ne yapacağını; kendi “özgür” iradesinden çok, dış koşullar belirliyor. Birkaç koşul bile bizi yönlendirmeye yeterli. Şöyle bir örnek ile konuyu biraz daha açmaya çalışalım: Bir kimsenin 1oo milyar koşulunu bilgisayara yüklesek, bu koşullar içinde (ya da belli koşullarda) o kişinin biraz sonra ne yapacağını bilgisayardan alabiliriz. Bu durumda, bireyin etkisi altında olduğu koşullar değişmedikçe ve mevcut koşullara bir başkası eklenmedikçe, bireyin verdiği / vereceği tepki, yani seçimi değişmez. Eğer bir koşul değişirse, olması gereken olguyu da değiştirebilir. Bir ve Tek Olan Bütünsel’ in çokluk ve çeşitlilik halinde tezahür ettiği bu illüzyonel dualite ortamında bizler, her an bizi etkileyen koşulların tamamının etkisi altında seçimimizi yaparız. Bu, özgür bir seçim midir?

Örneğin, yorulmuş isem ve biraz dinlenmeyi seçmiş isem; bu, beni yoran koşulların zorlayıcı etkisinin sonucudur bu seçimim. Dolayısıyla, benim dinlenmemi belirleyen de, kendi özgür seçimim değil, etkisi altında olduğum koşullardır. Her şeyi yapmak elimde iken, bana dinlenmeyi yeğleten, içinde bulunduğum yorucu koşullardır. Bir şeye karar vermeden önce, o kararı verme aşamasındaki koşullar beni belli bir kararı vermeye zorlar. İçinde bulunduğum koşullar beni belli bir kararı veremeye zorlar. Yani, yukarıdaki örnekte bana, içinde bulunduğum koşullar dinlenmeyi istetiyor. Gerçek bu olmasına karşın; egomuz bize, “Onu ben kendi özgür irademle istedim / seçtim.” dedirtir. İşte, yaşam kültürü içinde bize bir çok şey bu şekilde “istetiliyor”, “ister hale” getiriliyoruz.

Elbette ki, asıl kendimiz (Yüksek ben) olarak, enkarne olacağımız ortamı (belli koşullardaki ortamı, yaşam planımıza en uygun koşulları, hatta kişilik özelliklerimizi(*) seçiyoruz ama enkarnasyondan sonra (bedensel ben olarak) o koşulların etkisi altına hareket etmekten (hatta bir ömür boyu öyle yaşamaktan) başka çaremiz kalmıyor.

Durum bu olduğuna göre, hiç kimse içinde bulunduğu (içinde bulunduğu yaşam kültürüyle ve kendi öz-kişisel özelikleriyle ilgili) koşulların gerektirdiğinden başka bir şey yapamaz ve seçmekte olduklarından başka bir şey seçemez. Bu nedenle, bir kimse için; “O bunu böyle yaptı ama daha iyisini yapabilirdi.” demek saçmadır. Hatta, “Ben onun yerinde olsam şöyle yapardım…” demek de abestir. Bu ancak, o kimsenin o anda etkisi altında olduğu tüm koşulların aynen etkisi altında olsaydık, onun gibi hareket etme / seçme olasılığını yakalayabilirdik. Zaten, o durumda; bir bakıma o olmuş olurduk.

Kişi aynı koşullar altında hep aynı şeyi yapar ama koşullar değiştiği ve biz de tekamül olgusu içinde gelişip değişip farklılaştığımız için, aynı etki altında hep aynı şeyi yapmayız. Bu nedenle, “Şimdiki aklım olsaydı, 10 yıl önceki o seçimi yapar mıydım…” demek de abestir. O zamanki koşullar şimdikilerle aynı değildi ki…

Tüm bunlardan dolayı, aslında özgür olmamak doğaldır ve içinde bulunduğumuz tekamül düzeyinin gereğidir. Çünkü en genel anlamda hilkat(yaratılış) yasaları ve koşullarıyla sınırlıyız. Örneğin, belli bir galaksinin içinde bulunan (“güneş” adını verdiğimiz) sıradan bir yıldızın çevresinde belli bir hızda dönen ve belli astrofizik özelliklere sahip (“dünya” adını verdiğimiz) şu uzaysal objenin üzerinde yaşamak ve onun belli oranlardaki gazlardan oluşan atmosferini solumak zorundayız. Üzerinde yaşamak zorunda olduğumuz bu yer kürenin tüm fizik ve jeofizik özelliklerine uymak ve onun sunduğu yaşam olanaklarıyla yetinmek zorundayız. İçinde bulunduğumuz toplumun yaptırımlarını da bunlara eklersek, ne kadar az özgür olduğumuz açıkça ortaya çıkar. Hareketlerimizde, yaşayışımızda ve düşünce / tasavvur kapasitemizde daha pek çok hilkat koşuluyla sınırlı olduğumuzu da aklımızdan çıkarmayalım, irademizin bunlarla da sınırlı olduğunu unutmayalım. İrademizin dışında olan, sayılamayacak kadar çok koşulun güdümündeyiz. Burada özgür irade nerede?

İçinde bulunduğumuz; sadece yaşam kültürünün koşulları değil, öz-kişisel özelliklerimiz de bizleri belirli şeyleri istemeye zorlar. Daha kısa ifadesiyle, belirli şeyleri istemeye bizi, içinde bulunduğumuz koşullar zorlar. Bu koşullar bize belirli şeyleri istetir, onları etkisiyle belirli şeyleri ister hale geliriz ama onları yeğlediğimiz zaman (sözüm ona) “özgür” irademizle hareket ettiğimizi sanırız. Yanlış ya da kusurlu da olsa, yaptıklarımızı, eğilimlerimizi bizim; görgümüz, bilgimiz, terbiyemiz, realitemiz, sabır ve tahammül gücümüz belirlemektedir. Özgür irademizle herhangi bir şeyi yapmış ya da istemiş gibi görünsek de, onu yapmamak / istememek zaten ve hemen hemen elimizde değildir. Ama Yüksek Benimiz (asıl kendimiz) bizim burada (bu maddesel ortamda) zaten başka bir şey yapamayacağımızı, (gelişip, değişip, değer kazanmadıkça) bu koşulların ve koşullandırmaların etkisinden kurtulamayacağımızı elbette ki çok iyi bilir. Hatta bu koşullar içinde (değişmediğimiz sürece) biraz sonra ve daha sonra ne yapacağımızı da çok iyi bilir. TANRI o ki, tüm varlıkların içinde bulundukları tüm koşulları biliyor ve her an, bir an sonraki (kendi “özgür” iradeleriyle) neyi seçeceklerini biliyor.(2)

Bu durumda, şu soru gelebilir akla: Madem ki irademiz var ama kullanamıyoruz, hiç olmasaydı daha iyi olmaz mıydı? Koşulların güdümünde birer kukla mıyız? Elbette ki değiliz. Dikkat edilirse, koşullar belirlenmiş ama seçim bize bırakılmış. Dolayısıyla irademizi kullanmamız söz konusu ve hatta irademizi (iyi yönde, içsel gelişim yönünde, Bütün’ ün hayrı eve kendi hayrımız için) kullanmamız önerilmiş tüm inisiyatik ve kutsal öğretilerde. Bu durum elbette ki bir kuklalık değildir. Özgür irademizle, “Bir şeyi ister yaparım, ister yapmam…” duygusu bizde olduğu sürece bizler kukla değiliz. Ama bu duyguyu kullanış şeklimiz, tekamül gidişimizi (hatta karmik yükümüzü) belirlemektedir. Dolayısıyla, seçimlerimizin (yani, irademizi kullanma şeklimizin) sorumluluğu bize aittir. Koşullar belirlenmiş ama seçim bize bırakılmıştır. Elbette ki, aynı koşullar içinde olmak üzere; erdemli bir kişinin iradesini kullanma şekli ile, kendini bilmeyen nefsani bir kişinin iradesini kullanma şekli farklıdır. Dolayısıyla bir kişinin gelişmişlik düzeyi ile, içinde bulunduğu koşullara karşı tavrı arasında sıkı ilişki bulunmaktadır.

Evet, her şey İlahi Murad yönünde planlanmış ve Bir ve Tek Olan Bütünsel; çokluk ve çeşitlilik halinde tezahür etmiştir ama varlıklara da seçme özgürlüğü verilmiştir. O halde, kukla değiliz. Kukla olsaydık, hareketlerimizden (hatta düşüncelerimizden bile) sorumlu olur muyduk? Dolayısıyla, “Her davranışımız belirlenmiştir ve biz buna uymak zorundayız.” ifadesi yanlıştır. Bunun doğrusu ise şöyle olabilir: “Davranışlarımız bizim tarafımızdan seçilir. Ama başkasını da seçme olanağı yoktur, içinde bulunduğumuz koşullardan ve o sıradaki tekamül düzeyimizden dolayı…” Başka türlü ifadesiyle, “Önümde / çevremde bulunan bir çok seçenek içinden ben istediğimi seçerim ama o andaki isteğim ve arzum da başka türlüsünü bana seçtirmez.” Dolayısıyla ve besbelli ki, içsel gelişim yönünde isabetli seçimler yapmak, isteklerimin inceliğine ya da kabalığına bağlıdır. Bu nedenle, isteklerin ve arzuların islahı, onların olabildiğince sadeleştirilmesi ve arındırılması; başta Budizm olmak üzere, tüm inisiyatik öğretilerde ve kutsal metinlerde hep vurgulanmıştır.(3)

Hilkatin ve İlahi İrade Yasalarının sınırlayıcı ve koşullandırıcı etkilerinden (ki onların hepsi aslında şuurda uyandırıcı Rahmetler topluluğudur, bu etkilerden) elbetteki kurtulamayız ama işinde bulunduğumuz zaman mekan koşullarıyla, yaşam kültürünün koşullandırmaları ile nefsin iğvasından idraklenme cehti içinde kurtulabilir, bu şekilde özgür irademizin tezahürüne olanak sağlamış olabiliriz.

Derleyen: Selman Gerçeksever

(*) Kişilik özellikleri konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. KENDİNİ TANIMA REHBERİ, Akaşa Yayınları
(1) Fehim ve feraset= Anlayış keskinliği, görüş derinliği
(2) ALLAH’ın her şeyi bilici oluşu isim sıfatı  el-Basir
(3) Arzularla / isteklerle ilgili; kutsal ve inisiyatik öğretilerden alıntılar:
* “Kibir ve kinin başlangıcı aç gözlülüktür.” (aç gözlülük= kontroldan çıkmış ve doymak bilmeyen arzular) – Mevlana Celaleddin, Mesnevi, 3458.
* “Sizden hiç biriniz kendi nefsiniz için istediğini mü’min kardeşi için de istemedikçe, müslüman olamazsınız.”-Hadis (Kaynak: İSLAM’ a GİRİŞ, Prof.Dr. Muhammed HAMİDULLAH)
* “İnsanların en iyisi, başkalarına iyilik edendir.” –Kur’an, 59/9 (Yani, istekleri, başkalarına iyilik yönünde ve Bütün’ ün hayrı için olan birey kastediyor.
* “Mutlu olmanın iki yolu vardır: Ya isteklerimizi azaltmak, ya da olanaklarımızı çoğaltmaktır.”-Benjamin Franklin.
* “Sahip olmadığı şeylere üzülmeyen (yani, onları istemeyen) ve sahibolduklarına sevinen kimse akıllı bir kişidir.”
-Epikteos.
* Eğer tüm arzularımız gerçekleşseydi, sıkıntılarımız iki kat artardı.” –Amerikan Atalar Sözü
* “Nefsin isteklerini ayaklar altına almak…” –Sufi deyimi
* “Nefsini susturanın (istekleri en aza indirenin) ruhu konuşur. ‘Nefsi susturmak’ oruçtur.” –Sufizm
* “Dünyada(n) oruç tutmazsanız (istekleri / arzuları kontrol altına alamazsanız), Melekutu bulamayacaksınız.”
-Barnba İncili
* Boş arzularla özdeşleşmek, ALLAH’ın nimetlerine nankörlük, azgınlık / zulüm ve bilgisizlik; “kalbin mühürlenmesi” ne yol açan yanlış tutum ve eğilimlerdir. –Kur’an öğretisi (Burada; isteklerin / arzuların kontrolsüzlüğü, “kalbin mühürlenmesi” nin nedenlerinden biri olmaktadır.
* Kur’an’ daki; “kalbin mühürlenmesi / kalp körlüğü” (Bakara 7 ve 1o)  İncil’ de “kulakları olan işitsin” ifadesinin karşılığı olmaktadır. (Burada da, “kulakların işitmez halde olması” ile, “kalp körlüğü” hemen hemen aynı ifadelerdir.

YARARLANILAN ESERLER:
Kur’an’ı Kerim
Barnaba İncili
KURGU Dergisi, Yaşambilmin İşlevleri, Prof.İnal Cem AŞKUN
Konferans Notları, Işık YAZAN
KENDİNİ TANIMA REHBERİ, Akaşa Yayınları

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.