“İnsanın Anlam Arayışı”nda Victor Frankl, yaşamanın acı çekmek, yaşamı sürdürmenin de çekilen bu acıda bir anlam bulmak olduğunu, söyler. Yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır, diye ilave eder. Çünkü yaratılan her şeyin bir amacı vardır.

İnsanın hayatı da anlamdan oluşan bir ahenk, bir bütünlük arz eder. Nâtık nefsin, bu gaye uğruna yaşamı kendine göre yorumlayabilmesi için anlam arayışına girmesi gayet doğal. Hatta bu anlamı, kişinin acı içerisinde kıvranırken bile bulabilmesi mümkün.

İnsandan insana fark olmasından ileri gelir ki, yaşamın da anlamı herkese göre değişik tanımlara sahiptir. Nietzsche de hayatın nesnel bir anlamının olmadığını, hiçliği doğurduğunu izah eder. Buda için ise hayat, acılarla donanmış bir katlanmadan ibarettir. İşte yaşama hayat veren, onu şekillendiren farklı toprakların yoğurduğu insan ve deneyimlerinden teşekkül etmekte.

“Ben daha çok kendi içimde yaşayan bir insanım.
Bunun için size nazaran birkaç misli fazla yaşamış sayılırım.”
(İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali)

Kiminin hayatı da işte böyle dışarıya sessiz, kendi içine haykırmakla geçer. Kurguları, düşünceleri, hissettiklerini içine atarak katmerli bir şekilde yaşar. Diğer hayatlardan bir adım önde olması bu yüzdendir. İnsan işte, büyüyünce filmlere konu olacak şeyler yaşıyor.

Çokça duyulan bir söz vardır: Arzu ettiğim hayatı yaşıyorsun! Sanıldığının aksine, belki bizim hayatımız başkalarının hayali değil de insanların kendi yaşamlarına dönüp, ne hayatlar varmış bizimkine de şükür, dedirten cinstendir. Bunun mihengi de manaya yüklenen sır olmalı.

Kimine göre de hayat gerçekten yaşamaya değer, bir değerler bütünü. Benim fikrim de bu yönde seyrederken hep bir yanım hüzne kapı aralar. Olsun, zaten hüzün temiz bir duygu; keder ise bir iç kirlenmesi. O yüzden keder kelimesindense hüzün sözcüğünü kullanmak daha evladır. Öyle ya kaderden emin olan kederlenmez!

Ne zaman, tam her şey olabildiğince yolunda gidiyor diye sevinsem, hiç beklenmedik bir yerden bir sorun çıkıyor ve darmadağın oluyorum. Sonra şu hadis geliyor aklıma ve durumu toparlıyorum: Lâ râhate fî’d-dünya! Bu hayatta dört dörtlük yaşamak kime nasip olmuş ki?  Bir sebep yetiyor oysa diğer dünyayı hatırlamaya. Tam anlamıyla, saadete ulaşabilmek için dünyada bir mühlet verilmiyor mu? Zaman aslında bizi biçiyor!

Erdem Bayazıt’ın da dediği üzere: “En iyisi yürüyerek gidilir yaşamaya” cümlesini benimseyip, yayası olduğum yolun taşlarını topluyorum. Böylece bu dünyada, vuku bulacak her şeye karşı hazırlıklı olmayı öğreniyor ve asıl mutluluğa nerede kavuşacağımı biliyorum.

Hülasa, hayat dar; fakat tabiat geniş ve munisti
(Tanpınar, Huzur). 

Betül Uludoğan

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.