Heidegger’in 1942–43 tarihli Parmenides derslerinde geliştirdiği “el” ve “daktilo” çözümlemesi, modern teknik çağda yazının ontolojik statüsünü sorgulamakta ve insanın Varlık ile kurduğu ilişkinin dönüşümünü düşünmektedir. Bu çözümleme, özellikle “postprint dünya” olarak adlandırılan ve basım-sonrası (post-typographic) kültürel evreyi tartışan çağdaş literatür bağlamında yeniden okunmaktadır.
İnsan, el aracılığıyla eylemektedir; zira el, söz ile birlikte insanın özsel ayrımını oluşturmaktadır. Yalnızca insan gibi “söze” (μύϑοϛ, λόγος) sahip olan bir varlık, “ele” sahip olabilmekte ve sahip olmak zorunda kalmaktadır. El aracılığıyla hem dua hem cinayet, hem selamlama hem şükran, hem yemin hem işaret gerçekleşmektedir; ayrıca elin “yapıtı”, “el-emeği” ve alet de el aracılığıyla var olmaktadır. Tokalaşma, ahdi mühürlemektedir. El, yıkımın “işini” yerine getirmektedir. El, ancak açığa-çıkma (Unverborgenheit) ve gizlenme (Verborgenheit) olan yerde el olarak var olmaktadır. Hiçbir hayvanda el bulunmamaktadır ve el, asla bir pençeden ya da tırnaktan türememektedir. Umutsuzluk içindeki birinin eli dahi (en az o durumda) vahşice kavrayan bir pençe olmamaktadır. El, yalnızca sözden ve sözle birlikte fışkırıp ortaya çıkmaktadır. İnsan ellere “sahip” olmamaktadır; tersine el, insanın özünü tutmaktadır; çünkü elin özsel alanı olan söz, insanın özünün zeminini oluşturmaktadır. Yazılan ve bakışa görünen olarak söz, yazılı sözdür; yani yazıdır. Söz, yazı olarak el yazısı hâlinde vücut bulmaktadır.
Modern insanın daktilo ile yazması ve bir makineye “dikte etmesi” (Dichten ile aynı kökten gelmektedir) rastlantı olmamaktadır. Yazı türlerinin bu “tarihi”, sözün giderek yıkıma uğramasının başlıca nedenlerinden birini oluşturmaktadır. Söz artık yazan el aracılığıyla, yani özsel biçimde eyleyen el aracılığıyla gelip gitmemekte; serbest bıraktığı mekanik güçler aracılığıyla dolaşmaktadır. Daktilo, yazıyı elin özsel alanından, yani sözün alanından koparmaktadır. Sözün kendisi “daktilo edilmiş” bir şeye dönüşmektedir. Daktilo yazısı yalnızca bir aktarma işlevi gördüğünde ve yazılmış olanı korumaya ya da baskıya dönüştürmeye hizmet ettiğinde, sınırlı ama yerinde bir anlam taşımaktadır. Daktilonun ilk egemenliği döneminde, bu makineyle yazılmış bir mektup görgü kuralının ihlali sayılmaktadır. Bugün ise el yazısıyla yazılmış bir mektup eskimiş ve arzu edilmeyen bir şey olarak görülmekte; hızlı okuma düzenini bozmaktadır. Mekanik yazı, elin yazılı söz alanındaki rütbesini elinden almakta ve sözü bir iletişim aracına indirgemektedir. Üstelik mekanik yazı, el yazısını ve böylece karakteri gizleme “avantajı” sağlamaktadır. Daktilo herkesi birbirine benzer kılmaktadır.
Yazı, özünün kökeninden, yani elden çekilip makineye aktarıldığında, Varlık ile insan arasındaki ilişkide bir dönüşüm meydana gelmektedir. Bu dönüşüm açısından kaç kişinin gerçekten daktilo kullandığı ya da kimilerinin ondan kaçınıp kaçınmadığı belirleyici olmamaktadır. Matbaanın icadının modern çağın başlangıcıyla çakışması rastlantı olmamaktadır. Sözcük-işaretler tipe dönüşmekte ve yazı çizgisi kaybolmaktadır. Tip “dizilmekte”, dizilen “basılmaktadır”. Bu dizme ve basma ve “baskı” mekanizması, daktilonun ön-biçimini oluşturmaktadır. Daktiloda, mekanizmanın söz alanına ani girişi gerçekleşmektedir. Daktilo, dizgi makinesine yeniden yol açmaktadır. Pres, rotatif baskıya dönüşmektedir. Dönüş hareketinde makinenin zaferi öne çıkmaktadır. Kitap basımı ve ardından makine yazısı başlangıçta kolaylık ve avantajlar sunmakta; fakat bu kolaylıklar yazılı iletişimin bu türüne yönelik tercih ve gereksinimleri farkında olunmaksızın yönlendirmektedir. Daktilo, yazının ve yazının özünü örtmektedir. Elin özsel rütbesi insandan geri çekilmekte; insan ise bu geri çekilişi uygun biçimde deneyimlememekte ve bunun Varlık ile kendi özü arasındaki ilişkiyi dönüştürdüğünü fark etmemektedir.
Daktilo, işaretsiz bir bulut gibi davranmakta; görünürdeki baskınlığı içinde geri çekilen bir gizlenme olarak işlemektedir ve bu yolla Varlık ile insan arasındaki ilişkiyi dönüştürmektedir. Özünü açığa vurmayan bu işaretsizlik, belki de söylenmek istenenin kavranamamasının nedenini oluşturmaktadır.
Burada daktilonun kendisine ilişkin teknik bir inceleme sunulmamaktadır; nitekim bunun Parmenides ile ne ilgisi olduğu sorulabilmektedir. Asıl mesele, daktilonun dönüştürdüğü modern el-yazı ilişkisi; yani el ile yazı, yazı ile söz ve söz ile Varlığın açığa-çıkmışlığı arasındaki ilişkidir. Açığa-çıkmışlık ve Varlık üzerine düşünmek, yalnızca Parmenides’in öğretici şiiriyle bağlantılı olmamakta; onunla bütünüyle ilişkili bulunmaktadır. Daktiloda makine, yani teknik, gündelik ve bu nedenle fark edilmeyen, dolayısıyla işaretsiz bir biçimde yazı ve söz alanında belirmektedir; yani insanın ayırt edici özünün alanında görünmektedir. Daha derinlikli bir çözümleme, daktilonun katı anlamda bir makine olmadığını; alet ile makine arasında yer alan bir “ara-varlık”, bir mekanizma olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte üretimi makine tekniği tarafından belirlenmektedir.
Söze en yakın mesafede işleyen bu “makine” kullanılmakta ve kendi kullanım kipini dayatmaktadır. Onu fiilen kullanmasak dahi, ondan kaçınmak için bile ona yönelmemiz gerekmektedir. Bu durum, modern insanın teknolojiyle kurduğu tüm ilişkilerde yinelenmektedir. Teknik, tarihimizin içine yerleşmiş bulunmaktadır.
Orj. kaynak: Martin Heidegger, on the Hand and the Typewriter (1942-43) Literature in a Postprint World
Parmenides (1942-43) kitabından, çev. Andre Schuwer ve Richard Rojcewicz. Bloomington, IN: Indiana UP, 1992, 80-81 ve 85-86.



