Dile Değer Kazandırmak: Montaigne’den Dil ve Doğallık Üzerine

Dile değer kazandırmak sanatı, çoğu yazarın sandığı gibi dile sürekli yeni ve yapmacık sözcükler katmak değil; eldeki sözcükleri bükmek, onları zenginleştirmek ve anlamlarını derinleştirmektir. Montaigne, zamanının yazarlarını her şeyi “okulun gerektirdiği bir kılığa” soktukları ve doğayı sanatlaştırmaya çalıştıkları için sert bir dille eleştirir. Ona göre asıl marifet, halkın ağzındaki “ayağa düşmüş” sanılan o gürbüz deyimleri keşfetmek ve dildeki o doğal cevheri ustalıkla işleyebilmektir. Bilimlerin ve felsefenin insanı kendi gerçekliğinden koparan yapmacıklığına karşı duran bu metin, sanatı doğallaştırmanın kadim yollarını gösteriyor.

Düşünce ve sanat adamları sözleri ve yazılarıyla dile değer kazandırırlar. Bu işi, dile yenilikler getirmekten çok onu bükmek, olanaklarını çoğaltmak, gücünü artırmak yoluyla yaparlar. Yeni sözcükler getirmezler. Onları zenginleştirirler, anlamlarını ve kullanımlarını, sağlamlaştırır, derinleştirirler onlara alışılmamış bir çeşni verirler; ama bunu da dört bir yanı düşünerek, ustalıkla yaparlar. Zamanımızın yazarlarına bakınca herkesin harcı olmadığı anlaşılıyor bu işin. Herkes gibi konuşmayı küçümseyerek cüretli işlere girişiyorlar. Ama hünersizlik ve zevksizlik yüzünden yaya kalıyorlar.

Ortaya bir sürü zoraki tuhaflıklar; soğuk, anlamsız yapmacıklar çıkarıyorlar, bunlar anlatılmak istenen şeyi yükseltecek yerde alçaltıyor. Yenilik oldu mu bayılıyorlar.

İşe yarayıp yaramadığı umurlarında değil. Yeni bir sözcük kullanmak isteğiyle eskisini atıyorlar, çoğu kez de attıkları sözcük yenisinden daha kuvvetli, daha diri duruyor.

Dilimizde zengin olanaklar görüyorum; ama onu pek az işlemişiz. Avda ve savaşta kullandığımız kaba dille neler yapılmaz; dilden bol bol sözcük alabiliriz. Konuşma dilinin deyimleri otlar gibi yer değiştirdikçe daha gürbüz, daha bereketli oluyor.

Dilimiz zengin olmasına zengin ama, daha fazla kıvraklık ve sağlamlık ister. Çok yerde coşkun bir düşünceyi kaldırmıyor. Sıkı bir yürüyüşe geçtiniz mi, dil gevşeyip kalıyor. O zaman Latince’ye yahut Yunancaya başvurmak zorunda kalıyorsunuz. Halkın ağzındaki sözcüklerin gücünü biz kolay kolay göremiyoruz. Çünkü orta malı olarak kullanıla kullanıla bu sözcükler ayağa düşmüş, güzellikleri bayağılaşmış. Nice değerli sözler, güzel benzetmeler vardır ki halkın ağzına düştükten sonra, zamanla renkleri bulanmış, güzellikleri solmuştur. Ama burunları koku alanlar bu deyimlerin tadına varırlar, onları ilk kez söylemiş olanların değeri de yere düşmekle kaybolmaz.

Bilimler de her şeyi pek fazla inceltiyorlar; herkesin bildiği doğal yoldan çıkarıp, bambaşka ve yapmacıklı bir kılığa sokuyorlar. Bizim evde uşaklık eden delikanlı aşkın ne olduğunu biliyor, içinde de yaşıyor. Ona Leon Hebreu’yü, Ficin’i okuyun. Bu adamlar ona kendinden, kendi düşüncelerinden, kendi yaptığı işlerden sözedecekler ve o, hiçbir şey anlamayacaktır bunlardan. Aristo’yu okurken onda benim duyduğum, yaşadığım şeyleri tanımaz oluyorum.

Her şey okulun gerektirdiği bir kılığa bürünüyor. Bundan ne kazanılıyor bilmem! Ben olsam onlar gibi doğayı sanatlaştıracak yerde sanatı doğallaştırırdım.

Montaigne; Denemeler‘den…

Montaigne’in uyarısı bugün her zamankinden daha geçerli: “Sıkı bir yürüyüşe geçtiniz mi, dil gevşeyip kalıyor.” Modern iletişimde de sık sık süslü kelimelerin arkasına saklanıp, aslında uşağımızın bile bildiği en temel insani duyguları anlaşılmaz kılıyoruz. Montaigne bize şunu öğütlüyor: Yazarken veya konuşurken bir konuyu “fazla inceltmek” bizi o konudan uzaklaştırır. Eğer yazdığınız bir şeyi evinizdeki delikanlı veya sokaktaki esnaf anlayamıyorsa, orada “sanat” değil, “yapmacıklık” vardır. Gerçek ustalık, en derin düşünceyi en doğal dille söyleyebilme becerisidir.

başka yazılar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.