Acının Olmadığı Bir Dünyaya Doğmak

Pek Muhterem Aslı;

“Mektuplara böyle başlamak eskilerde kaldı” diyenlerden değilim. “Eski” ile eskimişi ayırt edecek olanlardanız diye düşünüyorum. Bana göre “eski” çok daha samimi ve içten bir mefhum. Zira bizim her şeyimiz, tüm hissettiklerimiz, duyumsadıklarınız, gördüklerimiz, yazdıklarımız, dinlediklerimiz, özlediklerimiz, bildiklerimiz, umduklarımız, rüyalarımız… Kısaca ruhumuzdan türevlenen her şey aslında yüzyıllardır, bin-yıllardır bizim-gibiler tarafından hasredilen, dillendirilen şeyler değil mi? Bu meyanda, neden köhnemiş göründüğümüzün kanıtını da bu cümlelerle sana ulaştırmış oldum. Her nedense, yolladığın metni okurken aslında yaşlanmadığımızı, ölümsüzlüğü ilk hak edenlerden olduğumuzu anımsadım. (Bu satırları sadece içimden geldiği için sana yazıyorum).

Şimdi dilersen, yolladığın metine kısaca bir bakıp, naçizane eleştirilerimi seninle paylaşayım;

Öncelikle deneme tadında bir metin olduğunu söylemeliyim. Ancak şunu rica ediyorum, deneme türüne ait metinleri üretirken özellikle dikkat etmen gereken bir husus var: Metnin altyapısı, felsefi tabanı sağlam, edebi tarafı da oldukça manidar fakat metinde eksik bir şey var, o da başkalarının (ünlü filozof veya şairlerin) tecrübeleri, yani “alıntılar.” Eğer bu söylediklerimi uygularsan çok daha güçlü ve entelektüel anlamda besleyici bir tarzının olacağını düşünüyorum. Bunu bir yerlere not et ve ilk fırsatta dene. Sadece birkaç yerde cümlelerin devrikliği sebebiyle anlam biraz bulanıklaşmış olsa da, genel itibariyle, okuması bir hayli zevkli olan bir deneme olmuş. Tebrik ediyorum seni.

Gelelim Hayat Bir Labirentten İbaret’teki insan arayışına… Senin özlediğin insan tipini ne zamandır ben de bekliyorum, arıyorum; burada Nietzsche’nin “Üstün İnsan” fenomenine denk gelen bir insan psikolojisinden bahsediyoruz. Bunu denemelerimin çoğunda konu edinmiştim. Aslında bahsi geçen insan tipi: bir yerde, ölümden korkmayan, bir hiç olduğunun farkına varıp buna göre yaşayan bir “insan” tipolojisi. Evet ne yazık ki her ikimizde aynı hasretin yolcularıyız. İnsanı arıyoruz, insanlığın içinde kaybolmuş, sinmiş insanı… Bazen korkup uzaklaşsak ta ona olan inancımız hala capcanlı.

Konuyu biraz değiştirmek istiyorum, eğer izin verirsen seninle bir hayal kuralım… Örneğin hiç acının olmadığı bir dünyaya doğduğumuzu düşün, ya da daha realistik olup, bahsettiğimiz o istisnai acıdan bir an uzaklaştığımızı farz et: yolculuklarımızda vücuda gelen bu ince sızı, birden yok olsa, ne hissederdik? Boşluk? Maddi çıkarlar? Eşya? Varoluş? Hangisine meyil ederdik sence? Bence insanoğlunun doğduğu an da acı alnına yazılmıştır, o, sadece bu acıyı hafifletmenin yollarını arar durur, zaten hayat dediğimiz (kısa metraj film) de bu değil midir? Ha burada tek bir farkımız kalıyor (bizim-gibilerin), o da şu: Derin hülyalarla tasavvur ettiğimiz kendi dünyamızdan sızan o biricik karanlık. Bu karanlık sayesinde hala aydınlığa koşma isteğimiz var, bu karanlık sayesinde hala yaşama ümidimiz, dünyayı değiştirme gayretimiz var. Biz, sıradan acının acıtmadığını, canımızı yakan şeyin aslında varoluş olduğunu fark edenlerdeniz. İşte tam da bu yüzden, bu acıyla yaşamayı bir meziyet sayıyor, bunu ilan ediyor (hatta haykırıyor) ve yaratmaya devam ediyoruz. “Biz buyuz” demenin sorumluluğuyla yanan bedenlerimiz ne zaman cennetle müjdelenir bilemem, ama ümidi elden bırakmamak gerektiğini düşünüyor bu konuda senden de gerekli gayreti göreceğimi ümit ediyorum.

Düşünmeyi sakın bırakma, özellikle hayat ve insan ikilemi hakkında daha fazla düşünmeni rica ediyorum.

Ümit etmenin işkence olmadığı günlerin hasretiyle…

Mektubunu dört gözle bekliyorum

Şimdilik hoşçakal

Can Murat Demir

POPÜLER BAŞLIKLAR

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

DİĞER YAZILAR

REKLAM

OKU OKU OKU

Çarpmayan Ekmek’ler

Çocukken çok yoksul bir ailenin evladı olduğum için, bir ekmek fırınında çalışmıştım. 10 yaşlarında falandım o zamanlar. Her taraf ekmek kırıntısıydı. Bolluktan mıdır, yoksa fırın işçilerinin imansızlığından mıdır bilmem, kimse aldırmazdı yerdeki ekmeklere. Ve ne garipti ki annemin; “yere düşen ekmeği kaldırıp üç defa öpüp alnına koymazsan çarpılırsın” öğretisi beynimi...

The Last Temptation of Christ

The Last Temptation Of Christ bir İsa güzellemesi gibi görünse de buna sakın aldanmayın. Sıra dışı bir İsa figürü ve sıra dışı bir Ortadoğu yorumu. İsa' yı hiç böyle izlemediniz. Kazancakis kurgusuyla karşınızda ölümlü İsa. Kadınlara el süremeyen, korkak ve bir o kadar da pısırık bir adam. Kazancakis...

Darbe Girişimi Film Olacak

AK Parti’de son yapılan toplantılarda, dış kamuoyuna terör örgütü FETÖ’nün darbe girişimini tüm yönleriyle anlatmak amacıyla Hollywood yıldızlarının da içinde yer alabileceği bir prodüksiyon gerçekleştirilmesi fikri gündeme getirildi. Hükümet, terör örgütü FETÖ/PDY’nin 15 Temmuz darbe girişiminin ardından çeşitli kısa filmler ile başta yabancı diplomatlar, gazeteciler, sivil toplum kuruluşları...

Yine Gel!

Bir kez daha titriyor gece; kırgın sesin, Özlemi diyorum, eksik şeylerin. “Yaşamak sadece, düşünmeden”, Dokunmak. Yeniden. Ötelenen bir şeyken yalnızlığında, Yine geldin; Yine gel dalgın yorgun varlığıma. Laminör tonda, Teninle buluşsun güz şarkılarım. Ah, inatçı şey! Nasıl da hisseder kapatırsın kendini, Sessizce esir alır uyutursun ezgilerimi. Yumuşak. Çok yumuşak. Dokun bana. Hiç bitmeyecek bir şey ol geceme, Yeşil koksun nefesin. Varlık E.

Dine Karşı Din

İlan edildiği gibi konuşmamın bu akşamki ve yarın akşamki konusu, “dine karşı din”dir. Şimdiye kadar dinin karşısında ‘küfr’ün bulunduğunu ve tarih boyunca savaşın din ile dinsizlik arasında gerçekleştiğini düşünen bizler için bu başlık ve ifadede bir müphemlik olması doğaldır. Dolayısıyla “dine karşı din” ifadesi tuhaf, şaşırtıcı ve kabul...

Tanrılar Üstüne

En az bildiğimiz şeyler tanrılaşmaya en elverişli olanlardır. Onun içindir ki Yunanlıların, biz insanları tanrılaştırmalarına bir türlü akıl erdiremem. Ben kendi hesabıma yılana, köpeğe, öküze tapanları daha akla uygun görüyorum; çünkü onların huylarını daha az biliyoruz. Onlara hayalimizle istediğimiz gibi değer biçimler, görülmedik kudretler vermek daha fazla...

Üçüncü Zaman

kış gelmiş yalnızlığıma, baharları yaşayamamıştım oysa! insanlarıyla gelmiş, tanıdık suretler yok ortada. alışılır mı gecesi ve gündüzüne? kalmışken üçüncü bir zamanda! evler görüyorum çığlık çığlık yayılan tüten bacalarda hisler yok aslında. üçüncü zamanın kimsesizliğinde bir küçük sızı düş kırıklarımda. güvenerek sokakların iz tutmazlığına, yüzüm cam kırığı sandığım aynalarda. çerçevesiz kalmış fotoğraflar resimsel renklerin mahrum dokusunda. göklere bakarken insanoğlu, unuttu dünya derinlerindeki gizemi. anlaşılmamış...

Gözlerin

Ruhumda gizli bir emel mi arar Gözlerime bakıp dalan gözlerin? Aklıma gelmedik bilmece sorar Beni hülyalara salan gözlerin! Nigâhın gönlüme - ey perî - peyker! Leyâl-i hasretin hüznünü döker; Karanlıklar gibi yığılır çöker İçimde yer edip kalan gözlerin! Huzûrunda bâzen benliğim erir, Tavrın hulûsumdan şübhe gösterir. Bazen de ne olmaz ümitler verir. Sabr ü karârımı alan gözlerin! Gamzende zâhir, ey ömrümün vârı! Füsûn-ı...

Demir Can ve Ruh-eşi Yeter Bayram’a İthafen

Karanlık ufkun ardından güneşin altın şafağı doğmaktaydı... Karanlıklarda varolan sevginin ölümsüzlüğü kaybettiği son zerresini aramaktaydı. Uzun ince acı dolu yollardı yürüdüğü, ağlayarak hıçkırarak ruheşini aradığı çıkmaz yollardaydı. Onun yokluğu her gün eriyerek kabuslara karışmasını sağlıyordu, kaybetiği zerresi ruhunda kapanmaz çukurlar açmıştı. Gözlerinin her noktaya odaklanması bazen yıllarca aynı...