Frankenstein Felsefesine Giriş

Dr. Frankenstein’ın yaşam serüveni, aslında modern insanın varoluşsal açmazlarını yeniden düşünmeye çağıran bir sınır deneyimi olarak okunmalıdır. O, çoğu anlatının ima ettiğinin aksine, yalnızca bir beden mühendisinin ötesine geçmekte ve yaşamın ontolojik kökenine yönelik bir arayışa dönüşmektedir. Yaşamı yeniden kurma çabası, onu mezarlıklara sürükleyen bir sapkınlık değil; tersine, yaşam ile ölüm arasındaki geçirgenliğin en çıplak hâliyle hissedilebildiği o eşikte durma iradesi olarak belirmektedir. Çünkü mezarlıklar onun için tükenişin değil, olasılığın mekânı olmaktadır; her organ, her biçim, her kesik yaşamın bir başka yüzünü fısıldamaktadır.

Bu bağlamda Frankenstein’ın bilimsel merakı, salt teknik bir ustalığın ötesinde, ölümün felsefi mahiyetini çözmeye yönelik radikal bir girişim niteliği kazanmaktadır. Ölümün tüm kültürlerde taşıdığı korkutucu metaforu tersyüz ederek, onu yaratımın kaynağına dönüştürmektedir. Böylece ölümün salt bir yokluk değil, dönüşümün radikal bir imkânı olduğunu duyurmaktadır. Bu duyuru, Tanrı’nın sessizliğine karşı insanın atar damarlarına dokunan bir isyan niteliği taşımaktadır. Özgürlük ve yaratıcılığın çetin bedelini ödeyen her öncü gibi Frankenstein da kendi çağının sınırlarını zorlamakta ve bilimin ufkunu genişletmektedir.

Onu “yaşam mucidi” yapan tam da bu tavır olmaktadır. Çünkü Frankenstein’ın yaratım süreci, insanlığın sıradanlığından duyduğu tiksintiyle olduğu kadar, yaşamın titreşimlerine duyduğu hayranlıkla da beslenmektedir. Akan kana, atmakta olan kalbe, nefesin titreşimine duyduğu tutku, varoluşun en temel sorusuyla kurduğu bağı görünür kılmaktadır. Laboratuvarı, başkalarının gözünde bir çalıntı organlar müzesi gibi görünse de onun için canlılığın ontolojik olasılıklarının keşfedildiği bir rahme dönüşmektedir. “Ucubeler” diye anılan varlıklar ise, aslında insanlığın unuttuğu yaratım cesaretinin yankıları olmaktadır.

Frankenstein’ın delilik olarak görülen yaratıcı arzusu, aklın sınırlarında gezinmenin değil, insanın kadim korkularıyla yüzleşmesinin ürünüdür. O, ne romantik bir hayalperesttir ne de bir yanılsama taciridir; yalnızca ölüme hükmetmenin mümkün olup olmadığını araştırmaktadır. Bu arayış, insanın ölüm karşısındaki köklü çaresizliğini aşma girişimidir ve tam da bu nedenle tehlikeli bulunmakta, hatta lanetlenmektedir. Roderick Turpin’in “Yaptıkların yüzünden cehennemde yanacaksın” sözünde yankılanan öfke, aslında insanlığın kendi sınırlarını aşan herkese yönelttiği tarihsel korkunun sesidir.

Frankenstein’ın ilk yaratımını gerçekleştirirken Tanrı’nın gazabını düşünmemesi, onun kibirli olduğu için değil, insanlığın tarih boyunca tanrısal işleri üstlenmiş olmasını doğal saydığı içindir. Ancak bu tavır, yine insanlığın kolektif korkusunu tetiklemekte ve onu yok edilmesi gereken bir tehdide dönüştürmektedir. Tanrı’nın adamları her çağda olduğu gibi yeniden sahneye çıkmakta, bilinmeyenin ışığını söndürmeyi görev bilmektedir. Sonunda Frankenstein’ın kaderi, başladığı yere, laboratuvarına geri dönmektedir. Doğduğu yer ile yok edildiği yer aynı mekânda birleşmekte ve böylece insanlığın biricik kurtuluş ihtimali tarihin gölgelerine gömülmektedir.

Ve geriye yalnızca şu acı hakikat kalmaktadır: İnsanlık, ona hayatın sırlarını açanları her zaman cezalandırmaktadır. Frankenstein’ın öyküsü de tam bu nedenle, yalnız bir adamın serüveni olmaktan çıkıp yaşamın felsefesine dönüşmektedir. Çünkü o, hem insanlığın karanlık korkularını görünür kılmakta hem de yaşamın sonsuz ihtimallerini yeniden düşünmeye çağırmaktadır.

Can Murat Demir

başka yazılar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.