Şiir, göz bebeklerinden kalbe düşen mitik bir imgeyle açılır. Aşk, sadece duygusal bir tatmin değil, yaşamı idame ettiren “oksijen” ve yaraları saran “kırmızı şaraba batırılmış tütün” olarak konumlandırılır. Yazar, kırmızının en çiğ ve vurucu hallerini peş peşe sıralayarak (Kan, Şarap, Aşk) sevgilisini bu rengin mutlak hâkimi olmaya çağırır. Bu çağrı, sükûnetle vücudun haritasını çizen şehvetli ve sanatsal bir birleşme arzusudur.
Göz bebeklerimden kalbime düştün. Orada kal! Kal ki; oksijenim ol. Kal ki, tanrım yapayım seni. Sen kokayım buram buram. En acımasız zamanlarda sana sığınayım. Kırmızı şaraba batırılmış tütün niyetine sarayım yaralarıma.
Kan kırmızı,
Şarap kırmızı,
Aşk kırmızı,
Gel, kırmızım ol biraz.
Gel ki aşkıma meze ol. Sükuneti bulayım ellerinde. Sükûnetle vücudumun haritasını çiz, sevgilim. Gökyüzünü indireyim yüzüne. Yüzün, gökyüzüm olsun. Güzel dudakların şiirim. Bütün romanları yakayım şiirim için. Kainatı yak, şairin için.
Kalk gel, şimdi!
Eksiğimi tamamla. Yaramı kapat. Şiirim ol.
Kalk gel, hemen!
Beklemeye tahammülüm kalmadı.
Kal, gel, hazırım!
Kapıyı üzerimize kilitle. Mutluluğu serp üzerimize.
Tanrı çekti ellerini üzerimizden. Biz kendimize Tanrı’yız, sevgilim. Aşk dolu Tanrıcılık oyunumuza hoş geldin. Eğer gidersen, üzülürsün. Belki sevmezsin ama sonuna kadar duracaksın. Evet, sevgilim, zorundasın! Gidersen kaybedersin.
Ve gidersen;
Bu günahkar şehirde sadece silüet kalır.
Boşver, sevgilim. Gitme. Hep kal bu oyunda.
Çünkü;
Tanrıyı yok sayar bir yazar,
Kendi yaratır Tanrısını.
Ve benim bu oyunda Tanrım sensin.
Mine Saka





