Rönesans hümanizminin kurucu ismi Michel de Montaigne, insan doğasını anlamlandırmaya çalışırken dilin ve üslubun sınırlarını da yeniden çizer. Onun felsefesinde dil, bir süs pusu veya entelektüel bir iktidar aracı değil; doğrudan ruhun, düşüncenin ve ham varoluşun bir dışa vurumudur. Denemeler’in 1. Kitap, 26. Bölümünde yer alan bu zamansız pasaj, retoriğin (söylev sanatının) insanı hakikatten uzaklaştıran yapaylığına karşı açılmış edebî bir savaştır. Montaigne, sözcüklerin tiranlığına meydan okurken, dilin sokaktaki tazeliğini ve askerî bir netliği savunur.
Sözümün akışını bozup güzel tümceler aramaktansa güzel tümceleri bozup sözümün akışına uydurmayı daha doğru bulurum. Bir sözün ardından koşmamalıyız, söz bizim ardımızdan koşmalı, işimize yaramalı, söylediğimiz şeyler sözlerimizi almalı ve dinleyenin kafasını öyle doldurmalı ki artık sözcüklerini hatırlayamasın.
İster kağıt üstünde olsun, ister ağızdan, benim sevdiğim konuşma, düpedüz, içten gelen, lezzetli, şiirli, sıkı ve kısa kesen bir konuşmadır. Güç olsun, zararı yok; ama sıkıcı olmasın; süsten, özentiden kaçsın, düzensiz, gelişigüzel ve korkmadan yürüsün. Dinleyen, her yediği lokmayı tadarak yesin. Konuşma, Suetonius’un Julius Caesar’ın konuşması için dediği gibi, askerce olsun; ama ukalaca, avukatça, vaizce olmasın.
Söylev sanatı, insanı söyleyeceğinden uzaklaştırıp kendi yoluna çeker. Gösteriş için herkesten başka türlü giyinmek, gülünç kılıklara girmek nasıl pısırıklık, korkaklıksa, konuşmada bilinmedik sözcükler, duyulmadık tümceler aramak da bir medreseli çocuk çabasıdır. Ah, keşke Paris’in sebze çarşısında kullanılan sözcüklerle konuşabilsem!
(Kitap 1, bölüm 26)
Montaigne; Denemeler‘den






harika,kısa ve öz.