Karanlık, homojenliğini yitirdiğinde gerçekler gölgede kalır, sahte olan ne varsa etrafını sarar, seni aydınlatacak ufacık bir ışık arar durursun; şanslıysan bir kaçış yolu belirir kat ettiğin yollarda ancak kendini sıyıramazsan bu kör kuyudan, şeffaflaşırsın pek sevgili Bayım. Evet, içini dışına çıkaran bir tiksintiden hatta ve hatta bir bulantıdan öteye geçemez, aynaya her baktığında koca bir boşluğa yayılan o sersem yüzle muhatap olmak zorunda kalırsın. Ben o yüzü tanıyorum. Etrafımda çokça gördüğüm bıkkın alın çizgilerinden, yorgun dudaklardan ve solgun bakışlardan başka bir şey değil bu. Bak geliyor bir tanesi daha. “Hoop, birader! Hey!” Bir de işitme yetisini kaybedenler var tabi. Ne diyordum; gözlerimi kapıyorum mesela, karartıyorum yani dünyamı, sakinleşiyorum, beyin kıvrımlarımın arasında melatonin salgılanıyor, zekâ belirtisi bir aydınlanma seziyorum loblarımda ve ben düşünüyorum; evet düşünüyorum inanabiliyor musun Bayım; usumu harekete geçirerek üstelik düşünüyorum. Ne garip şey şu düşünmek! İnsanın insana ödemesi gereken bir borç gibi. Ama ben uyuyamıyorum, sen bilir misin hiç uyuyamamak ne demek! Göz kapaklarım ağırlaşıyor, esnemekten ağzım yırtılıyor fakat ben uyuyamıyorum. Ayağa kalkıyorum, rüzgâr sesi odama yayılıyor, pervazlara vuran pencereyi kapatıyorum, masanın üzerinde duran sürahiden bardağa su döküyorum, iki yudum içiyorum da, kalan suyu avuçlarıma serpip alnımı ıslatıyorum, bacaklarımı katlayıp yatağın üzerinde yan yatıyorum, sırt üstü yatıyorum, düz yatıyorum; pijamamın yün ipliğinin kaşındırdığı ayaklarımı kaşıyorum, yastığımı düzeltiyorum; karım Leyla’nın üstü açılıyor, yorganı üstüne örtüyorum, elim yanağımda onu izliyorum, izlemekten vazgeçiyorum ama uyuyamıyorum. Uyuyamayan insandan korkma Bayım, bak bana, korkmuyorum. Düşünceler galip geliyor, silahsız bir savaşa tutuşuyorum onlarla ve nasıl oluyorsa, nasıl oluyorsa hep mağlup oluyorum. Siliniyor tarihten tüm kahramanlar, sabah oluyor, unutuyorum. Alışık olmadığım korkularımla yüzleşme cesaretini bulamayacak olmam ya da damarlarımda sıvı halde dolaşan aşkınlığım bir gösterge değildir elbet; değişim, değişiyor olmak, yenilenmek ancak korkunçtur ki aynada sana ait olmayan bir yüze dönüşecek olmak, korkunç. Sanırım korkmaya başlıyorum. Bakmayın bana öyle Bayım, yalan söylemiyorum. Ya da yalan söylüyorum: bilmiyorum.

Âdem’in çığlıklarını duymaya devam ediyorum Bayım!

Çok sesli bir yalnızlığa dâhil oluyorum sonra. Sesler büyüyor, büyüyor ve ne garip devamlı büyümeye devam ediyorlar. Çığlık oluyor sanırım. Bir kadın çığlığına benzemiyor. Bir adam, evet, bir adam bağırıyor. Seslere yaklaşıyorum, yakınlaşıyorum, elleri iki yana salınmış aylak bir adam görüyorum karşımda. Âdem bu. Elinde kanlı kaburgasıyla, Âdem çığlık atıyor elma ağacının altında. Ve bu ses, bu ses kemiriyor belirsizliğimi, sahiciliğini yitiriyorum hiçliğin. Kulağımdaki sonsuz bir ezgiden öteye savrulurken hiçliğim, hiçliğin hiçtiği ölümlerde gülümsüyor çamaşır ipine astığım çocukluğum. Çocukluğum mu dedim; iyi ama ben kimim, neyim, nereden geldim ve ayrıca ben ne zaman büyüdüm, hangi ara çocukluğumu çamaşır ipine astım; sınırlarını çizmediğim bir evrenin içersinde yaşamaya çalışırken mi hiçliğin içinde buldum kendimi; neydi yahu bu hiçlik, nedendi bunca akıl tutulması? Yoksam eğer, yok olduysam bu sarp dehlizlerde, bir başımaysam -ki bir başınalık korkutur beni- bunca acılara katlanmak zorunda bırakılıyorsam, karnım acıkıyorsa mesela, susuz yaşayamıyorsam ve bunun gibi milyonlarca tatmin duygusuyla kuşatılıyorsam, kuşatıyorsam insanları, ağlamak yapışıyorsa kıvrımlı dudaklarıma ve terk edemiyorsam onu; ölüyorsam evet, evet bu gerçeği bildiğim halde çıldırmıyorsam hala; niye ya da şöyle sorayım neden varoluşmak istiyorum ki acaba, niye? Kaç kere sussam ki sessizliğe. Kaç kere daha. Anlamıyorsun Bayım anlamıyorsun. Sesler diyorum, hayır ses de değil bu, başka bir şey. Nasıl desem, hani bu göğüs boşluğumun olduğu yerde, kaburgalarımda bir kadın duyumsuyorum. Ama sesler ona ait değil, sahibine ait belki de.  Evet, çamaşır ipine astığım çocukluğumdan beridir, anlağıma kazınıyor, kaburga kemiği elinden alınmış Âdem’in çığlıkları. Bu bir yıkım ve hatta serzeniş dolu yakarışların vücut bulmuş hali mi yoksa? Yalnızlığın dışa vurumu olmalı, olabilir her insan ihtiyaç duyduğu an da, yanında olmasını arzuladığı bir varlığa kucak açmayı bekleyebilir: yadırgamıyorum asla. Ancak nedendir kulağımı sağır edercesine duyduğum bu çığlıkların esrarı. Bir düşünsenize, inancı olmayan bir adamın kulağına fısıldanan seslerin ılık bir rüzgâr esintisinde dahi irkitmeyen tırmanışlara neden olmasını ve bunun seneler boyunca geçmeyen bir hastalığa dönüşmesini. Seslere kapılmak değil de buna alışıyor olmaktı belki de bütün mesele. Âdem acı çekiyor muydu acaba, dahası terk edilmişliği hissetmeyecek kadar yalnız oluşunda mı saklıydı sancıları. Korkuyor muydu? Korku mu dedim, ne korkunç bir kelime. Korku, zamanın bize sunduğu nimetlerden sadece bir tanesi, ondan kopan bir parça. Âdem’e değin uzanan bu sarmalda, her daim var olan, varlığıyla derin yaralara sebep olan yüce bir travma. Zamanı yaşayabildiğin kadarıyla deneyimleyebiliyorsun ya, peki ben yokken bu dünyada, benim üç kuşak öncem görmüşken iki büyük dünya savaşı, onlarca kanlı diktatör ve hezeyan içinde bağıran bir coğrafya… Zaman bu korkuları aralıksız taşıyorken hayatıma, üstüne birde kendi dertlerim ekleniyorsa bu yığınlara, korkma diye telkinde bulunurken ellerin titriyor, göz bebeklerin büyüyorsa hala, dur ve düşün Bayım, bu ne yaman tragedya. Düşün; bizim geçici korkularımız var mı diye? Üzgünüm ki; korkular kalıcıdır Bayım. Zaman teselliden öteye geçmeyecek, umuda dönüşecek diye çok korkuyorum. Anlık bir duraksama değiyor anlağıma sonra, neden sonraları böylesi bir sezinleme hissediyorum, bilmiyorum. Bilmem ki kaç kere daha duyduğum çığlıklarla, kaburga boşluğundan aşağıya atıyorum kendimi. Çoğu zaman yalnızlığı tercih ederken bunun sadece bir tercih olduğunu duyumsadığım zamanlarda tabi, Âdem’in çığlıklarını duymaya devam ediyorum. Her feryat, acısıyla birlikte çoğalır. Çoğalan milyonlarca acı, çokça acı, daha çok acı, daha, daha…

Ne diyordum hah evet, ne tuhaf hala anlağıma kazınan seslerin arasında duyumsadığım acının varoluşuyor olması. Acılar varoluşuyorlar. Önce Âdem’in kaburgalarında başlıyor; beyaz eldivenlerine yapışmış kuru kan kokusuyla, boynunu kütürdetip, ıslık çala çala ameliyat ediyor Tanrı. Oysa geceleyin ıslık çalınmazdı. Ama öyle neşelenme birinin yalnızlığı elinden alınıyorken. Elinden mi dedim, özür dilerim; kaburga diyecektim. Ne ayıp şey! “Sus artık, konuşma, ağzına acı biber sürerim” dedi Tanrı. Titrese elleri, milim oynasa yerinden kaybederdik caanım Âdem’ i. Hadi kalk, kalk hadi! Gevezelik edip durma, hem görüyorsun ya Tanrı meşgul oldukça. Kalk dedim ya, az önce sana; bak ne geldi aklıma. Şaşılacak şey doğrusu, aklıma hala bir şeylerin geliyor olması. Ne gerek vardı bu cümleyi araya sıkıştırmaya. Şey… Hım,  şey diyecektim canım işte sana, sayın Bayım. Unuttum değil mi yine, söyleyeceğim saçmalıkları. Hep o fiyakalı cümle kurma merakı. Unutulmayacak kadar önemli ne olabilirdi ki zaten, önemi olmayan hayatımdan başka. Nasıl da iliştiriyorum hemen ucuna bucak taktığım hayatı. Hiçlik diyordum yahu, işte hiçlik. Yani hiç olmaktan bahsetmek isterim sana, var oluşmak saklı kalsın diye mühürlü sandığında. Sandığında? Dünya; sanrılarla yaşadığını sanan bir yığın ölünün, sadece nefes alıp verdiği, geniş bir mezarlıktır Bayım… Oysa kitaplar ve şarkılar güzeldir. Hele ki; bunlar ormanın olmuşsa. Daha önce de dedim ya, bu ahenkli kelimelerle süslenmemin nedeni, hep o fiyakalı cümle kurma merakı. Âdem uyandı sonunda. Müthiş bir işçilik çıkardı Tanrı. Uzunca kirpiği, al al yanaklarıyla var oldu Havva. Havva? Sen yokken, kulağına üç kere adını fısıldadı Tanrı, var ol dedi göğsü çenesine varıncaya. Kim bilir kaç Havva daha muhtaç olacak Âdem’ in kaburgalarına. Böylesi bir varoluşmaktan bahsetmiyorum ki sana. Kaburga diyorum yahu, kaburga. Oranda, hah işte tam oranda bir kadın saklı. Buram da mı diye sorma. Karın boşluğundan, ciğerlerine değin, acılarını duyumsadığın yerde bir kadın başlar, dokun ona, tamam işte oranda. Bazen bir deniz bile yetmiyor arınmaya. Ne diyordum, tabi yine hatırlayamadım, az balık yiyorum bu günlerde. Çocuk diyordum yahu çocuk. Çamaşır ipine asılı bir çocuk vardı sahi. Aman ha Leyla, renklilerin içine atmasaydın onu. Pamuklularla otuz derece de yıkasaydın. Yıkansaydın kendi Ganj’ında.

Varlığımı varlandıran tek şeyken acılarım…

Dokunmak gerek (kıyısından köşesinden kaymazken) hayata, -yeterince kaygandır çünkü hayat- sıkıca tutunmak lazım. Lazım gelen her şey yapılıyormuş gibi: mışcasına aldatmalı kendini. Aldatmak mı? Ben hiç aldatmadım karımı. Sadık bir eş, sorumlu bir baba ve de çokça cömert bir evlat oldum hayatım boyunca. Hep aynı marketten sigara aldım mesela, aynı kafeden çay içtim, aynı fırından ekmek aldım; aynı gözlerle baktım dünyaya, hiç bıkmadan aynı kadını sevdim tek nefeste; soğuk ellerime üfledim onu, ısıttım avuçlarımda. Avucumdu o. İsmi yazılıydı derisi kalkık parmaklarımın soyulan tırnaklarında. Kaburgamdı. Kaburgalarımdaydı. Aferin sana Tanrı, güzel iş çıkarmışsın doğrusu. Sen hep böyleydin biliyorsun değil mi? Takdire şayan cümlelerin öznesi. Kibir özünde saklı bir mayın sanki. Kurtuluş yolu aradığım zamanları bilirsin, hani tren raylarında ölümü düşlerken, düşüp de ayağımı incittiğim zamanlardan bahsediyorum, hadi ama unutmuş olamazsın; çikolata ile kandırılmayı bekleyen küçük bir çocuk gibi bekledim seni. Teşekkür ederim Tanrı, yine yanıltmadın beni. Bir ses, bir ışık kâfi gelecekken tüm karamsarlığınla, umarsızca yok saydın varlığımı. Ne diyordum? Ha, evet seslerden bahsediyordum. Elbette bundan bahsetmediğimi biliyorum. Ancak düşünsene, havada gezinen, seni kulağından yakalayan o tınıların tılsımına kapıldığını. Duyuyor musun? İnsan seslerini demiyorum, kulak ver iyice. Tamam, tamam kasma kendini. Bir ses yok ortada. Aldattım seni. Karımı hiç aldatmadığımı söylemiş miydim daha önce? Evet, evet ağır geliyor bazen gece. Yürümek lazım gelir pabuçsuz kaldırımlarda sınırsızca. Evet, pek tabi sınırsızca. Sınırlarsan, olmaz çünkü kaçırırsın akıp giden zamanı. Yılan kadar sokulgan olmalı, sokulmalı kör bir ağacın budanası dallarına. Hele ki, daldan sarkan ipin ucunda salınan bir çocuk kadar anı yaşayabiliyorsan. Şimdinin dışında, sonranın hep gerisinde olmaktı belki de yarınım. Yarın mı? Bugünün ertesi yani. Buna benzer bir yarını düşlemiştim sanki. Ama bugünden farkı olmadığını anladığımdan beridir belki de, düşlemez oldum yarını. Baş ağrılarına son veren acılar edindim zamanla. Düşünmemek tabi ki. O halde düşünüyorum öyleyse varım değildi mesele. Varlığımı varlandıran tek şeyken acılarım. Acılar, acılarda evrilir, tutar çeker kulağından, oturtur karşına, çiviler seni iki bacağının arasına. Ne o, çok mu acıdı yoksa? Korkma, varoluşuyorsun sadece. Buna benzer şeyler yaşamıştım bende. Baştan korkuyor insan, ancak alışıyor insanoğlu bu türlü aşağılıklara. Artık daha fazlasın Bayım, düşünmediğin kadarsın. Varoluşuyorsun, varoluşuyorum, varoluşuyorlar, tüm tekil şahıslar. Açığa vururken kendini tüm bu umarsız yansımalar, aynadan bakıyorum öylece. Ele almışçasına, bağırıyorcasına, bağırmaktan boğazım şişerdi benim. Soğuk su içince birde. Sıcak su içemem ki ben. İhtiyarlar içiyor genelde sıcak suyu galiba. Dedem içerken görmüştüm en son. Konumuz bu da değildi sanırım. Görmek diyordum, ha evet görmek. Baktıklarımı saymıyorum bile. İlkokul beşinci sınıfta farkına vardırılmıştım bu ikisinin ayrımına. Merdiven basamakları saydırılırken, baktıklarımı sayamazken, gördüklerimle tekrar tekrar sayılıyordum. Ne önemi vardı ki merdivenlerin. Şimdiyse, hatırlamıyordum bile. Sekizdi sanırım belki de yedi. Öğrenmem gereken bu değildi elbette. Bakmak ayrı, görmek farklıydı. Karıştırır dururum hala, kirli kan hangi odacığa dökülür, hangi odacıkta temizlenirdi. Odacıkta neydi? Bundan bile emin değilim. Kalpte var olması gerekirdi sanırım. Kalpte odacıklar varoluşuyordu. Yan yana, üst üste. Ne garip, açılan kapakçıklardan içeri süzülen kanın varoluşan odacıklara akmasını göremiyor olmak. Bakıyor olsam, görmem gereken şeyin ayrımına varırdım muhakkak. Bazen çok yoruyor olsam da dışımda bıraktığım dünyayı, dışımda kalsın dünya. Hevesim yok şimdi onu anlatmaya. Sahi ben ne anlatıyordum ki? Çocuk diyordum çocuk. Naptın, yıkadın mı otuz derecede pamuklularla? Acılar, var oluşacaklar. Ve ben her acındığımda hiçliğimin farkına vardırılacağım. Farkındalığın farkına vardığım zamanların (taa ilkokul beşinci sınıfa dayandığını hatırlatmama gerek yok sanırım). Güzel. Bende öyle ummuştum. Güncelenirken günlerim, güncelleşir, güzelleşirim. Güzelleşmek mi? Annem çok güzeldir benim. Tüm anneler güzel olabilir, itirazım yok buna ama benim annem bir başka. İnsanın içine işleyen bakışları vardır. Bakışlar varoluşuyorlar. Önce gözlerde başlıyorlar, zaten hep gözlerde başlardı tüm yansımalar. Güzellik diyordum, evet bunun gibi bir şeydi bahsettiğim. Benim gibi çirkin bir evlat var olmuştu nasıl olur da. Hastane de karışmış olabilir miydim acaba? Ne çok sevinmiştir annem kim bilir. Ben bilmem, bilemem kendimden gayrı. Annem de kaburgaydı, babamın göğsünden kopan. İyi işçilik, aferin sana Tanrı. Boğazımı düğümleyen kuruluğa aldırış etmesem de, beynime kazınıyor yavan tadı. Ne o, hasta mı oluyorsun yoksa? Hasta? Ha, evet galiba. Oradan yarım litre acı alabilir miyim lütfen? Ne kadar: Demeyin, bir çeyrek ömür ha. Acılar bile pahalandı artık baksanıza. Şuracıkta nefes almak vardı şimdi, uzanıp banka, seyreylemeliydi griye bulanan maviyi. Sınırsız maviye tutunmak lazım gelir, uzanmayı meşru kılmak adına. İçimden dışıma taşan bir fil oturuyor şuan da kucağımda. Sokma şu burnunu yavrucuğum her yere. Boynuma mı dolasam acaba? Yüzümüzü gülümsetecek tek kâğıt parçasıdır para. İyi ki vardı. Evet, daha çok para, biraz daha para, devam et para, tam oraya, harikasın para. Uzunca bir sessizlik, etrafa saçılan onlarca para. Nasıl bir buhrandı bu caaanım Lidya! Uygar mı olduk şimdi yani? Napolyon haklıydı galiba: Para, para, para!

“Anaların ne günahı var be Fikret?”

Geç oldu hadi herkes yataklara. Kamu spotu da yandığına göre, açık olan tek bir gözün hesabını soracaktır Tanrı. Çitilemeyi bırak artık şu çocuğu, yarın gene kirlenecek nasıl olsa. İyi geceler öpücüğünü de aldığıma göre, sinekli rüyalarda horlanmalı uykular dilerim sana. Uykular? Tam da inanmışken yalanlara, bacak bacak üstüne atar iken kavgamda, burnu düşmüş o afacan, gaddar, zalim adama. Kaç kırık bardağın camından daha bakacağım dünyaya, buğulanacak elbet flulaşacak kaldırımlar, kaldırımda eskir iken ayaklar. Tek tek, dikilerek hem de hesap soracaklar. Hesap kapandı Bayım, hey sen Yorgo, kap bir rakı more, yanında kavun birde rokayla. Sarhoş olmak yok bugün! Rakı beni bozdu galiba. Neyse, s.ktir et sarhoş adamım ben, küfür en çok benim ağzıma yakışır bu gece. Bir sen eksiktin kemancı. Beyler tazeliyorum rakıları. Yorgo, kalk hadi, zamanı geldi, kaldır kollarını, vur ayağını yere, topuğunla ez tahtadan yapılma zemini, alkışla, tempo tut, hızlan, parçalansın ellerin, sırasıdır şimdi sirtakinin, hey saki boca et peçeteleri, bu anam için, bu babam için, bu da tüm kaburgalar için de ve kır tabakları. Bize bir şey olmasın be Ural, iyiler yaşasın, gökkuşağında var olan tüm renklerle yeri boydan boya boyasın taa gökyüzüne varana kadar, kötülere kalmasın bu dünya, rakının piç edildiği masalara kalmasın, geldi mi rakılar Yorgo? Mevzu derin, aman diyeyim, yanaşma yanımıza, ağlamak yok bu gece beyler, git başımızdan kemancı, bak iki masa ötede izliyor bizi Tanrı ve pek tabi sayamayacağım kadar sonsuz sanrı. Çok yavaşsın be Sadi, fondiple hadi, geliyor beşincisi, belki de altıncısı, bugün bu gece s.kilecek dünyayı kirleten yavşakların anası. Anaların ne günahı var be Fikret?  Haklısın Nedim, neyse, s.ktir et!

 

İsmail Topçu

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.