Aklına estiği her gece karısıyla sevişip uyumayı adet edinmişti. Dünya ölçeğinde yapılan istatistiksel bir araştırmada ortaya çıkan rakamlara göre tipik erkek modeli genelde böyle uyumayı yeğlermiş. Bir gazetedeydi ama hangisi olduğunu hatırlayamadı. Saat gecenin 3’ü. Sevişmek…özgürce karınla sevişmek her evli erkeğin hakkı değil midir? Erkeklerin bu cinsi libido eylemleri, evrensel hukuk ve kadın savunucuları açısından bir sıkıntı doğurmuyor olsa gerek. Neden evlenir ki insan özgürce sevişemedikten sonra… İç geçirdi. Karısının olan bitenden haberi yoktu; sevişmeden sonraki o anlamsız huşu ile çoktan uykuya dalmış, yatağın içinde ince bedeniyle kıvranıyordu.

Salim bu gece formundaydı… Uykuyla arası iyi olanların yataktaki performansları arasındaki ters ilişkiyi düşündü. Salim bunu hep yapıyordu. Sıvı alışverişi, vücudunda, tuhaf bir elektriklenme ve beyin aktivitesi meydana getiriyordu. Gecenin 3’ünde aklıselim biri bunları düşünür müydü? “Sen bir seks manyağısın..!” bu iç gıdıklayıcı cümleyi erkeklik organında duyumsadı. Sonra kadınların hayattaki varoluş sebeplerini düşündü, sonra onların bir madde olmadığına kanaat getirdi: “Hayır, bu yanlış, onlar birer yaratıcı olmalı, bunu kabul etmiyorum.” Salim klasik septik sendroma teslim olmuştu. Karısından ve tüm evrenden bağımsız olarak sadece kendiyleydi. Yatak buz gibi oldu, insanın üzerine yapışan bir soğuk vardı, ölmüş olabileceğini düşündü, kadifemsi esmer tenine usulca bir öpücük kondurdu; dudaklarında ekşimsi bir tat: Hayır, nefes alıyor, henüz ölmemiş. O halde yatak neden bu kadar soğuk? Bir yerler açık kalmış olmalı, bu evi bir türlü ısıtamadık arkadaş! Kendi kendine sinirlendi: Soğuk evlerde yaşayamıyoruz, ev sahiplerine birileri duyurmalı, nedir bu sorumsuzluk kardeşim! Hangi çağda yaşıyoruz, bu soğukluk cinsel hayatımızı da etkiliyor, su soğuk, eşya soğuk, bina soğuk, beden soğuk… Karısını bir kez daha kontrol etti. Neyse ki hala yaşıyordu. Bu soğukta insan nasıl hayatta kalabilir? Karısı bunu iyi beceriyordu. Kutuplardan Aysel… lakabı buydu. Doğduğu yerde soğuktan donan olmamıştı bu zaman kadar. Salim “karıyı iyi ki kutuplardan almışım” diye sık sık kendi kendine sevindi. Bu durumdan bile kendine bir zafer payesi çıkarabiliyordu. Salim yetenekli bir pragmatistti. Evliliğini dahi bu yeteneği üzerine kurmuştu, bazılarına göre bu hareketi acımasızcaydı, kimilerine göre akıllı olanların işiydi.

Kainatın aynasıyım ben insanım insan, ne ararsan var insanda…

Salim, mutsuz bir evlilikten arda kalan çocukların son temsilcisiydi. Diyarbakır’ dan göç eyleyen Azime Hanım fakir bir mezrada hayatını sürdürmüş fedakar bir anne, tek çocuk olan Salim’i ancak ilkokula kadar okutabilmişti. Köyün tarihsel geçmişine göre bu bir başarıydı. Okutulmayanlar Köyüne kayıtlı olan Salim’in diğer arkadaşları serserilik peşindeyken, o, Rus klasiklerini ve dedesinin miras olarak bırakıp kaçtığı tüm el yazmalarını okumuş hatmetmişti. Dedesi yerel bir halk ozanıydı, düğünlere gidip Tolstoy okumaları yapardı. Dedesiyle olduğu zamanlarda çok mutluydu. Dünyayı ve edebiyatı bu düğünlerde göbek atarak tanıma fırsatı buldu. Tolstoy göbek dansına çok iyi geliyordu. Salim böyle bir dünyada meydana geldi, tüm parçaları orjinaldi, gözlerini annesinden, ruhunu dedesinden çalmıştı. Arsızlığı ve inatçılığı ise üvey babasından geliyordu.

“Kendi içine hapsolanların, kendi içinde mutlu olanların bedduası tutarmış.” Bu cümleyi bir yerlerde okumuş çok etkilenmişti İlke. Salim’in aksine daha insancıldı. Tutamıyordu bazen kendisini: Salim sen bir zalimsin! Alçaklık senin ruhunda var. Karına (İlke burada “eş” demek istiyor, öfkeyle ne dediğinin farkında değil) yaptığın eziyetlerin bir gerekçesi olamaz. Lanet olsun sana, bu yaptıklarından dolayı kendi kadınlığımdan utanıyorum! Her zamanki rutine binmiş kavgalardan biri daha… Tartışmanın sonlarına yakın Salim tarafından deklare edilen cümle: Bizim buralarda, karının kimliğini oluşturanlar erkeklerdir, sen anlamazsın kadın! Sus artık! Bunun devrimciliğimizle ya da adamlığımızla ne alakası var, ayrıca bu sosyolojik bir vaka değil anladın mı, sadece geleneksel bir işkence, bizim memlekette işler böyle yürür, fazla kasmana ya da derine inmeye gerek yok. Basit bir olay yani. Kendini üzme! Herkes hayatından memnunken sana b… yemek düşer! Ağzımı bozdurdun be kadın, sus artık! Küfredeceğim bak! Tartışmanın sonu kaba kuvvete varmadan, her ikisi de sakinleşti. Adet olduğu üzere bu tartışmaların tamamen soğuması birkaç gün sürüyordu, her ikisi de tek kelime etmeden bu kısıtlamaya dayanıyor, küskün kalıyorlardı. DEVRİMCİLERİN KAVGALARI HEP BÖYLEYDİ. ANLIK ÖFKE NÖBETLERİ DEVRİM KADROLARININ GELİŞİMİNDE TEMEL YAPITAŞINI OLUŞTURUYORDU. Kötü tarafı ise şuydu: Devrim hareketleri bu kısır kişisel tartışmalardan nefes alamayıp memlekete nüfus edemiyor, ezilen sınıflar açısından büyük bir zaman kaybı yaşanıyordu. Daha da kötü tarafı ise, bu çözülme ve zaman kaybının varlığı tüm yönetici siyasiler (karşı devrim kadroları) tarafından biliniyordu. Bu da işin cabasıydı. Türkboyunun sol macerası tarih kitaplarında şöyle özetleniyordu: Uzun ve fedakârlık isteyen bir yoldaydılar fakat etkisiz ve çapsız bir örgütlenmenin kurbanı oldular. Onlar hep yaşamın anahtarını taşıdıklarını iddia ettiler ama ilk ölenler hep onlardandı. Bu onların kaderiydi.

Devrimciler topluluğu, İsa (havarileri burada ayırıyoruz çünkü onlar “yalan üretme ve çoğaltma” da uzmandılar) soyundan geldiklerini ilan ediyorlardı; bu yüzden “ahşabı yontma ve onu şekle sokma” uzmanlık alanlarıydı.

“… kendi içinde mutlu olanların bedduası tutarmış.” Bu cümle üzerine takıntılı olan devrimci komite ileri gelenleri, kendilerini “hayatın bir kenara ittiği insanlar” olarak görmeye başlamıştı. Bunun nedeni henüz bilinmese de aslında olan şuydu: Her insan hikâyesi düzeltilmeye muhtaçtır, hayatı değiştirmeden önce kendine bakmalısın. “Bunları öldükten sonra düşünelim…” Doktordan hiç umulmayan bu cümle… (bir tıpçıdan geldiğinde daha da anlamlı oluyordu) “Hayatı düzeltmek, hikâyeleri düzeltmekten daha kolaydır.” Cümleler havada birbirine çarpmadan sorti yapıyordu. Salim karışmasa eksik kalırdı. Hemen atıldı ve cümlesini tamamladı: Semah dinleyip rakı içsek nasıl olur? Bu akşam biraz efkârlıyım da. Ne dersiniz? Birden ortam buz kesildi. Semah dinledikleri doğruydu ancak semahla rakı içme eylemi hiçbirisine hoş gelmedi, biraz tuhaf kaçmıştı, sorusuna cevap alamadı. Birlikte yaklaşık bir saat boyunca susuştular. “Susuşmak… Bunu sevdim.” İlke hemen not aldı ve gelecekteki yazma planlarına bu kelimeyi dâhil etti, belki bir şiir, kısa öykü ya da deneme kim bilir… Yüzü gülmeye başladı, kadınlar ile ilgili tartışmadan sonra Salim ile aralarındaki buz kütlesi eriyebilirdi. Salim de durumun farkındaydı, eski dostlar arasında böyle şeyler olabilirdi. (kadınların varoluş sorunlarının ne önemi vardı ki) Susuşma eylemi devam ederken yüzlerde (Salim hariç, onun aklı karısında) küçük bir tebessüm belirdi hep bir ağızdan:

Yaşasın erkeklerin egemenliği, yaşasın kadın hakları… Ne estetik bir ironi değil mi?

Can Murat Demir

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.