Michel Tournier-yazilari

Ceuta”yı bilir misiniz? Fas kıyısında Herkül Sütunları’ndan Avrupa yakasında yer alan Cebelitarık’m karşısına kurulmuş küçük ve garip bir liman kentidir burası. Sütunlardan Afrika yakasında olanı, kent yakınında, bir tür yarımada üzerinde yükselen Acho tepesidir. Demek ki batıda okyanus, doğuda Akdeniz, kuzeyde İspanya, güneyde Fas yer almakta. Kentin kendisine gelince, Fas topraklannda yönetim bakımından Cadiz’e bağlı bir İspanyol iç toprağı oluşturur… İnsanın aklının karışması işten değil. Çoğunlukla İspanyol ve Katolik olan halkı elbette Berberi ve Arap unsurlarla alabildiğine karışmıştır.

Karısıyla birlikte Avrupa gezisine çıkmak zorunda kalan bir dostumun, yokluğunda bana bıraktığı muhteşem bir villada kalıyordum. Davetleri ancak bu şekilde değerlendiririm ben. İnsanlar neden hep sizi kendi varlıklarının tutsağı haline getirmek isterler ki? Tamam, davet etsinler, kabul, ama sonra ortadan yok olup, beni mekânın tek efendisi olarak bırakma anlayış ve inceliğini göstersinler!

Kaldığım odanın doğusunda Akdeniz’e bakan kapalı bir teras vardı. Doğmakta olan güneşin, dalgaların doruklarını yalayıp geçen ilk ışıkları başımın üstünde yaldızlı lekeler halinde kırılıyordu. Sabahın erken saatlerinde denizin ilk esintisi limon ve manolya kokuyordu; çünkü evle denizin dövdüğü sıra sıra kayalar arasında orta büyüklükte bir bahçe vardı. Uzatmayalım, fazla söze ne hacet, sanırım anladınız, cennetteydim adeta.

Tamamen yalnız sayılmazdım; dostum, kır saçlı, ciddi ve yumuşak başlı uşağı Mustafa’yı bırakmıştı. Gün doğmadan geliyor, evin, çiçeklerin bakımını yapıyor ve öğle vakti yemeği hazırlayıp gidiyordu. Bir gün bahçeden gelen ve fıskiyenin şırıltısıyla bahçenin kumlarla kaplı yollarında sakin sakin gezinen tırmığın tıkırtılarına karışan seslerle uyandım. Çayımın başına oturmadan önce, bahçede biraz yürüdüm. On iki yaşlarında bir çocuk, kuma dökülen kuru yaprakları topluyor, sonra bu işe ara verip fıskiyenin yerini değiştirmeye gidiyordu. Birkaç kelime bir şeyler söyledim. Sonra Mustafa’ya onun kim olduğunu sordum.

— En küçük oğlum Hatem, dedi heyecanla. Okulu bıraktığından beri ne yapacağımı bilemiyordum. Ufak tefek işlerde bana yardım ediyor. Gençlere iş bulunmayışı bizler için ulusal bir yara.

— Maşallah çok da yakışıklı, dedim biraz düşüncesizce.Yakışıklı, hiç kuşku yok ki öyleydi, bu bölgede yaşayan çoğu berberiler gibi sarışın ve mavi gözlüydü, ama son derece düzgün hatları, ona çocuk yüzünü karartan biraz dik kafalı bir ağırbaşlılık veriyordu; oysa aynı ciddiyet, babasının yüzüne zekâ ve karakter kazandırıyordu.

Çaydan sonra odama çekilip iki saat yatakta okuma ya da yazma alışkanlığım vardı. Birkaç enfes dakika geçti. Fıskiye fışkırmaya devam ediyordu,’ama tırmığın sesi duyulmaz olmuştu. Kapım tıkırdadı. Sonra itildi. Gelen Hatem idi. Kararsızdı. Ona kapıyı ka¬patmasını söyledim. Kendisini kovduğumu anlayabilirdi. İçeri girip kapıyı arkasından kapattı ve gelip yatağımın önünde dikildi. Ölgün bir güneş ışığının yağmuru delip geçişi gibi hüzünlü yüzünü zayıf bir gülümseme aydınlatıyordu. Yorganı birazcık aralayıp “Girsene” dedim. Sırtındaki pek de fazla olmayan giysiler hemencecik yere düştü ve koynuma süzülüverdi çocuk. Genellikle kıçını kullandırtmaktan tiksinen yeniyetmelerde rastlanan küçük, sert ve birbirine yapışık iki elmayı andıran poposunu avuçlarımın arasında sıktım.

– Babanın üstümüze gelmesinden korkmuyor musun, diye sordum bir süre sonra.
Başıyla hayır işareti yaptı.

– Burada olduğunu biliyor mu?
Onayladı.

– Yoksa o mu gönderdi?Yine onayladı. Böylesine güzel bir ülkede, böylesine iyi yürek¬li ve zeki insanlar yaşadığı için Tanrf ya şükrederek ona sarıldım.Ertesi sabah, Mustafa’nın sözleri, Hatem’in, babasının duygula¬rı konusunda verdiği güvenceyi haklı çıkardı.

— Biliyor musun, dedi tostlarımı getirdiğinde, Hatem seni çok sevmiş. Giderken onu da Fransa’ya götürsen iyi olur. Sana yardımcı olur. Elinden her iş gelir, yemek, ev işi, bahçıvanlık. Hem senin yanında okuyup yazmayı öğrenir.

Bu babanın açıkça görünen bilgeliği yüreğime su serpiyordu. Oğlunu kurtaracak tek şeyin, kendisine fiziksel bir bağla bağlana¬cak bir Avrupalı koruyucunun yaşamına girmek olacağını bal gibi biliyordu. Bizim Batılı toplumumuzun cinsellik karşıtı aptalca fa¬natizminden uzak şu Arap mantığı ne harika şey ya!

Ancak, Mustafa’nın önerisi bundan daha aksi bir zamana denk gelemezdi doğrusu! Yani ironik durumlara demek istiyorum. Sekiz gün önce Marakeş’ten dönerken, tamamen benzer bir durumla kar¬şılaşmıştım ve öyle bir tokat yemiştim ki suratımın yansı hâlâ çök¬müş gibiydi. Bu kez Şeşauan’da, Hatem’den biraz küçük, Abdullah adlı bir oğlan çocuğu söz konusuydu.

Ah o çocuk, kelimenin her anlamıyla beni büyülediği için ne kadar övünse yeridir doğrusu! Cebel eş Şau’nun böğrüne asılıvermiş bu küçük dağ kasabasının ana meydanında arabayı henüz durdur¬muştum ki gülümseyerek yaklaşıp, teklifsizce arabama süzülmüştü ve Medina’yı* dolaşmama, koyun postu almama ve Endülüs bahçe¬sini gezmeme yardımcı olacak bir rehberi geri çevirememiştim. Odaya ihtiyacım var mıydı? Evet, dedim ama, pasaport sorulmayan bir otelde, Faslı küçük dostumla birlikte kalmak istiyordum. Kafa¬sı karışmıştı, birden basbayağı ciddileşerek bu dostumun nerede ol¬duğunu sordu. “Arabanın içerisinde, yanımda” diye yanıtladım. Yüzündeki gülümseme iyice yerleşti. Hani güneşi, bizleri ısıttığı ve yaydığı ışıkla her şeyi aydınlattığı için sevdiğimiz gibi onu da ke¬sinlikle işte bu gülümsemesi için seviyordum. Hatem ne kadar sa¬rışın ve ne kadar hüzünlüyse, Abdullah da o kadar esmer ve neşeliydi.

Son derece soğuk Râs el Ma kaynaklarında yıkandık. Abdullah’ın kaygan, değirmi ve taş gibi vücudu, suyun şarıldayarak üst¬lerine döküldüğü çakıltaşlarından birine benziyordu. Sonra beni Medina’da, han olduğunu gösteren hiçbir belirtinin bulunmadığı bir eve götürdü. Burada kirden pastan geçilmeyen iki yatağın yer aldığı bir odamız oldu. Tanrım, bir kir ki, evlere şenlik! Gelgelelim Abdullah’ın güzelliği ve zarafeti, yaklaştığı her şeyi altına, kaymak taşına, işlenmiş fildişine dönüştürüyordu. Gecenin bir yarısında mutluluğun heyecanından fırlayıp onu uyandırdım, kendisini Fran¬sa’ya götüreceğimi, ömür boyu yanımdan ayırmayacağımı ve ona hayatımı sunacağımı söyledim. Sonra çok önemli bir işi yoluna koymanın verdiği rahatlamayla vurup kafayı gerisin geri uyudum.

Ertesi gün o korkunç izbede gözümü açtığımda, cebimdeki na¬kit paraları alarak sıvışmış olduğunu gördüm. Ben ona hayatımı sunmuştum, o ise altı yüz kırk beş dirhemi tercih etmişti. Böylesi bir vurdumduymazlık midemi bulandırdı. Hatem ve Abdullah, Abdullah ve Hatem… Aşk ve rastlantı bu Fas sonbaharında bana amma oyun etmişti ha!

Michel Tournier
Veda Yemeği’nden

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.