Sayın Profesör Heidegger, çağımızda giderek daha fazla ses yükselmekte ve bu sesler giderek daha da güçlenmektedir; bu sesler, toplumsal koşulların değiştirilmesini günümüzün belirleyici görevi olarak görmekte ve geleceğin biçimlendirilmesi için asıl hareket noktasının burada bulunduğunu savunmaktadır. Örneğin üniversite reformu meselesinde, sözde zamanın ruhunun bu yönelimine ilişkin tutumunuz nedir?
Ben yalnızca son soruya yanıt vermek isterim; zira daha önce sorduklarınız fazla geniş kapsamlıdır. Size vereceğim yanıt, kırk yıl önce 1929’da Freiburg’daki açılış dersimde verdiğim yanıttır. O dersten bir cümleyi aktarayım: Metafizik Nedir?
Bilimlerin alanları birbirinden oldukça uzaktır. Ele aldıkları nesneleri işleyiş tarzları temelden farklıdır. Disiplinlerin bu dağılmış çokluğu bugün ancak üniversitelerin ve fakültelerin teknik örgütlenmesi sayesinde ve alanların pratik amaçlara yöneltilmesi yoluyla bir arada tutulmaktadır. Buna karşılık, bilimlerin özsel temellerine kök salışı kurumuştur.
Sanırım bu yanıt yeterli olacaktır.
Toplumsal düzeyde ve insanlar arası düzeyde hedeflerin yeniden yönlendirilmesi ve fiilen verilmiş olanın yeniden yapılandırılması yönündeki modern girişimlerin ardında oldukça farklı güdüler bulunmaktadır. Bu süreçte, iyi ya da kötü anlamda, felsefenin de rol oynadığı açıktır. Felsefenin toplumsal bir görevi olduğunu düşünüyor musunuz?
Bu anlamda bir “toplumsal görev”den söz edilemez. Bu soruya yanıt vermek için önce “toplum”un ne olduğu sorulmalıdır. Günümüz toplumu, modern öznenin mutlaklaştırılmasından başka bir şey değildir. Öznellik konumunu aşmış bir felsefe ise, bu düzlemde zaten söz sahibi olamaz.
Toplumun değiştirilebileceğinden ne ölçüde söz edilebileceği ayrı bir sorudur. “Dünyayı değiştirme” talebi, sıkça alıntılanan Karl Marx’ın Feuerbach Üzerine Tezler’ine dayanır. İlgili cümleyi aynen okuyayım:
“Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa asıl olan onu değiştirmektir.”
Bu cümle alıntılanırken ve uygulanırken gözden kaçırılan nokta şudur: Dünyayı değiştirmek, bir dünya tasarımının değişmesini gerektirir. Dünya tasarımı ise ancak dünyanın yeterli bir yorumu aracılığıyla elde edilir. Marx, değişim talebini belirli bir dünya yorumuna dayandırmaktadır. Dolayısıyla bu cümle temellendirilmiş değildir. İkinci kısmı, dile getirilmemiş bir felsefi önvarsayımı içerir.
Felsefeniz, somut kaygıları ve umutları olan somut bir toplum bağlamında nasıl etkili olabilir? Yoksa eleştirmenlerinizin dediği gibi, siz Varlık sorusuna o denli yoğunlaşmış bulunmaktasınız ki, insanın toplumsal ve kişisel varoluşunu ihmal etmekte misiniz?
Bu eleştiri büyük bir yanlış anlamadır. Varlık sorusu, Dasein’ın — yani insanın özünün — yorumunu zaten varsaymaktadır. Düşüncemin temel düşüncesi şudur: Varlığın açıklığı insanı gerektirmektedir; insan da ancak Varlığın açıklığında durduğu ölçüde insandır.
Varlığı sorarken insanı göz ardı etmek mümkün değildir.
Nietzsche, filozofun kendi çağının kötü vicdanı olduğunu söylemiştir. Sizin düşünceniz de kimi zaman Batı felsefesinin kötü vicdanı olarak nitelendirilmektedir. “Varlığın unutuluşu” dediğiniz şeyin en karakteristik özelliği nedir?
Öncelikle “çöküş tarihi” ifadesini düzeltmeliyim. Ben bir çöküş tarihinden değil, Varlığın yazgısından söz ediyorum. Varlık, Yunanlardaki açıklığından giderek çekilmekte ve sonunda bilimin nesnelliği ile tekniğin “stok” haline getirme mantığında belirlenmektedir.
“Unutuluş”, Yunanca lethe’den düşünülmelidir; yani gizlenme ve geri çekilme anlamındadır.
İçinde bulunduğumuz yazgının en karakteristik özelliği, benim ortaya koyduğum Varlık sorusunun hâlâ anlaşılmamış olmasıdır.
“Bilim düşünmez” dediğinizde ne kastetmektesiniz?
Bu ifade bir suçlama değildir, bir saptamadır. Bilim, felsefenin boyutunda hareket etmemektedir. Örneğin fizik, uzay, zaman ve hareket alanında çalışmaktadır; fakat uzayın, zamanın ve hareketin ne olduğunu bilim kendi yöntemleriyle belirleyemez. Bilim düşünmez; çünkü kendi yöntemleriyle düşünemez. Bilim, felsefenin düşündüğüne bağımlıdır; fakat bunu bilmez ve dikkate almaz.
Tekniğin özü ve “Gestell” (çerçeveleme) dediğiniz şey, neden atom bombasından daha büyük bir tehlike oluşturmaktadır?
Ben tekniğe karşı değilim; tekniğin özünü anlamaya çalışmaktayım.
Tekniğin özü, var olanı “stok” olarak çağrılabilir kılma eğilimidir. Her şeyi bir düğmeye basıldığında erişilebilir hale getirme mantığıdır.
Asıl tehlike, insanın teknik bir güç tarafından çağrılmakta oluşudur. İnsan bu güç karşısında özgür değildir. Tekniğin özünde, Varlığın insanla kurduğu ilişkinin gizli bir belirtisi bulunmaktadır. Bu ilişkinin bir gün açıklığa çıkıp çıkmayacağını bilmiyorum. Ben buna “Ereignis” (olay-oluş) adını vermekteyim.
“Niçin var olan vardır da hiçlik yoktur?” sorusuna düşünceniz hangi yönde yaklaşmaktadır?
Bu soru metafizik biçimde, var olanın nedeni nedir diye sorulduğunda, neden-sonuç mantığı içinde kalınmaktadır. Ben ise şöyle sormaktayım: Neden var olan önceliklidir? Neden hiçlik, Varlık ile özdeş olarak düşünülmemektedir? Başka bir deyişle: Varlığın unutuluşu nereden gelmektedir?
Ben metafizik bir soru sormamakta, metafiziğin özünü sormaktayım.
Bu sorular son derece zordur. Felsefi düşünme, uzun bir kafa yormayı ve geleneğin büyük mirasıyla sahici bir yüzleşmeyi gerektirmektedir. Bugün düşünmenin en büyük tehlikelerinden biri, geleneğe özgün bir bağın yitirilmekte oluşudur.
1964’te Paris’te verdiğim “Felsefenin Sonu ve Düşünmenin Görevi” başlıklı konuşmamda, felsefe (yani metafizik) ile düşünme arasında ayrım yapmaktayım. Bu düşünme, öz bakımından daha yalın; icra bakımından ise çok daha zordur. Yeni terimler icat etmek değil, dilimizin kökensel anlamına geri dönmek gerekmektedir.
Belki bir gün, hazırlamaya çalıştığım bu düşünmeyi devralacak bir düşünür ortaya çıkacaktır. O düşünür, Heinrich von Kleist’in şu sözünü benimsemek zorunda kalacaktır:
“Henüz gelmemiş olana doğru geri çekilmekteyim ve onun tinine bin yıl önceden eğilmekteyim.”
Richard Wisser, “Martin Heidegger im Gespräch” (1969)
Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=vcm05b8m6tQ
Çeviri-Edit: Can Murat Demir




