Kardeşim Halil;

Aşk bazen gerçekten acıtıyor. Bunu seninle defalarca konuştuk biliyorum, hatta bir keresinde karşılıklı oturup anason kokusunun bizi terketmeyen kardeşliğinde dakikalarca ağlaşmıştık. Evet, acıtıyordu aşk, canımızı yakıyordu ya da biz onu böyle kabullenmiştik? Düşünüyorum da… Biz böyle adamlardık değil mi? Güvenip medet uman, yar için fedakârlıkta bulanan… Offf! Offf! Ne yapalım biz de böyle yaratılmışız. Alnımıza yazılacak her şey tanrı katında böyle planlanmış herhalde… Yapacak bir şey yok, kaderimiz bu… Aslında yapacak bir şey var o da insanlara güvenmemek ama gel gör ki o meziyet bizde yok. Ne sen ne de ben insanlara güvenmeden yaşayamayız. Bu yüzden kaybetmeye meyilli yalnız gezen iki hayalet gibiyiz.

Hatırlar mısın aşağı mahalleyi? Kızları güzel delikanlıları satılık olan… Hani gecelerce nöbet tuttuğumuz, cılız bir ateş yakıp beş paralık şaraplarla sarhoş olduğumuz o izbe mahalleyi… Geçenlerde yine yolum düştü oraya. Küçükken arşınladığımız kaldırımlarda dolaşırken üç beş yeni yetmeye rastladım. Berber Nazif’in orayı mekan bellemiş, alçak taburelerde karbonat kokan kahpelikleriyle lakırdı ediyorlardı. Biraz kulak kabarttım, seni konuşuyorlardı. Tüm mahalleye yayın yaparcasına, senin bir korkak olduğunu ıslak kahkahalarıyla haykırıyorlardı. Önce kanıma dokundu ne yalan söyleyeyim… Sonra acıdım onlara bir şey yapmadım, yapamadım. Nedense uzaktan izlemeyi tercih ettim. Niçin böyle davrandığımı şimdi daha iyi anlıyorum. Bizi öldürdüler Halil, biz aslında yaşayan birer ölüyüz. Göt kadar mahalleyi dünya bellemiş, uçsuz bucaksız deryalara dalmışız.

Şimdi anladın mı neden bu kadar yalnızız, çünkü ölülerin dostu olmaz. Biz o olaydan sonra sadece nefes alan iki ceset gibiyiz. Ne sevebilir ne de ağız tadıyla ölebiliriz. İşte bu yüzden dokunamadım o zibidilere, bırak konuşsunlar dedim…

Hep çocuk kalmalıydık Halil. Hatırlar mısın bilmem, ilk platonik aşkını bana anlattığında gözlerin dolmuştu. Neydi adı? Heh şimdi hatırladım, kunduracı Ahmet Abi’nin ortanca kızı Menekşe… Mahallenin ağır kokusuna rağmen papatya gibi kokardı bize…

Bana açıldığın o gece usul usul hüzün yağıyordu üzerimize. Mahalle loş bir ışığın altında son uykusuna yatar gibiydi. Öyle bir şeydi ki sanki birden üçüncü kadehin vurdum duymazlığında ikimiz de adam olmuştuk. Neşet Baba’nın “Ah Yalan Dünya” türküsünü mırıldanırken, içimizdeki anlamsız öfkeyi mahallenin üzerine boca ettik. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Gözyaşlarımız iki adam doğurdu o gece. Çabucak büyümüştük adeta. Sen anlattıkça, ben dinledikçe birbirimize yaslanıp olgunlaşmıştık. Acı böyle bir şeydi galiba. Birlikte yaşayınca daha da beter bir hal alıyordu. Hâlbuki paylaşılan şeylerin etkisi ve gücü azalır derler? Külliyen yalan! Bu yalanı acı için söylememişler, şimdi daha iyi anlıyorum.  Biz seninle olgunlaşırken acı daha da fazla içimize işledi. Sinirleneceğini biliyorum ama yine de söyleyeceğim; bizim ilk sevişmemiz mahalleden Ayşe ile değildi. Biz ilk sevgiliyi acının o kadifemsi teninde patlatmıştık. O saatten sonra ne o bizi bıraktı, ne de biz acıdan ayrılabildik. Bunu kabul ederek yaşamayı öğrenmeliyiz artık…

Sanırım biz hiç doğmamalıydık.

Can Murat Demir

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.