Yasak Bilgi’nin İzinde: İnsan Ruhunun Tehlikeli Seyri

İnsanlık tarihi, bir nevi bilginin −daha doğrusu ‘hakikat’ arayışının− tarihidir. Bu hem zafer hem de hezimetlerle dolu bir olaylar manzumesidir. Bu arayışın altında −incelemeler yaptığınızda− karşınıza bir ‘kavram’ [Yasak Bilgi] ve bu ‘kavram’ın etrafında organize olmuş çok sayıda insan içgüdüsü çıkar. Peki, nedir bu içgüdüler? Yasak Bilgi’nin peşinde oradan oraya sürüklenen insana hangi içgüdüleri rehberlik eder: Bencillik, açgözlülük, kıskançlık, öldürme isteği, küçük görme, dedikodu, yalancılık vs. Bu liste uzatılabilir. Aklınıza gelen tüm negatif güçleri düşünebilirsiniz. Bu güdülerin eşliğinde sinsice kıkırdayan insan ruhu, zamanla kendisine şu soruyu sorar: Yasak olanla irtibatımı hangi bilgi ve pratikle nasıl kurabilirim? Bu sorunun zihinde patlaması ile birlikte insan ruhunun gizemli ve sıra dışı tarihi başlamıştır artık. Geri dönüş yoktur. Âdem ile Hava’ya kadar[1] uzanan Yasak Bilgi’nin serüveni hala gizemini korumaktadır ve korumaya da devam edecektir.

Yasak Bilgi Nedir?

Yasak Bilgi[2], ulaşılması zor ve maharet –ve cesaret– isteyen, bazen kişisel bazense toplumsal birtakım –negatif ya da pozitif– sonuçlar doğuran, yığınları peşinde sürükleyen, ilahi[3] (tanrısal ya da ruhani güç mücadeleleri, mitoslar vd.), ya da dünyevi bilgiler[4] içeren, çoğunlukla iktidar ve özgürlük arzusuyla şekillenmiş özel bilgi alanlarına ya da bilgiler manzumesine Yasak Bilgi diyebiliriz.

Bilgi Tehlikeli midir?

“Tüm insanlar doğaları gereği bilmeyi arzularlar”[5] der, Aristoteles: Çok doğru bir tespit. İnsanlık tarihini şekillendiren, ama bir yönüyle de çok manidar bir felsefi saptama. Manidardır; zira aynı insan, saklı olanın peşinden giderken –genelde olmasa da çoğunlukla– tehlikeli yollara başvurmuştur; hatta bu uğurda Ötekini hiçe saymış, daha da ileriye giderek o’nu yok etmeye çabalamıştır. İşte burada Yasak Bilgi’nin daha doğrusu ‘bilgi’nin tehlikeli yani negatif tarafını görebiliyoruz. Peki, bu tehlike nerede ve nasıl başlar? Sorunu yanıtı dünyanın başına gelen doğal felaketlerde, katliamlarda, hastalıklarda ve savaşlarda gizlidir. Diktatörlerin insan kıyımında kullandığı teknik bilgi, Dünya savaşlarında kullanılan kitle imha silahları, laboratuvar ortamında yaratılan salgın hastalıklar ve doğa ve hayvan katliamlarının kökeninde hep bu bilgi arayışı yatar. Bu sayılan örnekler bilgi arayışının negatif ve istenmeyen yüzüdür. Oysaki bilgi arayışının amacı, (Aristoteles’in de böyle düşünebileceğini varsayarak) insanın ontolojik kökenlerine dair sağlıklı bir soruşturmaya, doğanın işleyişine hâkim olma ve doğanın içinde insan varlığının tekrardan konumlandırılmasına imkân sağlamak olmalıdır. Bu da bilgi arayışının ikinci ya da pozitif yönü olarak karşımıza çıkıyor.[6] Biz negatif yönünü serimlemeye devam edelim: Evrende olup biten her şeyde, daha doğrusu eşyanın tabiatında ­–şeylerin kökeninde– yer alan bu düalist yapı bilgi kavramında da karşımıza çıkıyor. Şimdi gelin bilginin kötü emellere alet edilmesine somut bir örnek verelim. i) “1945’in sonuna kadar Hiroşima’da atom bombası saldırısından dolayı yaklaşık 140.000, Nagasaki’de ise 80.000 kişi öldü.”[7]

Alt başlıktan da anlaşılacağı üzere, bilgi, kontrolsüz insan cesareti ve egosuyla birleştiğinde tehlikeli sonuçlar doğurabilir: Bu apaçık ortada değil mi? Siyasi tarih okumalarımız bu saptamayı doğruluyor. Bilim[8], ‘insanlığın iyiliğine çalışıyor’ dense de –ki benim için bu durum geçerli değil– gibi görünse de günümüz teknolojik gelişmelerinin tam olarak neye hizmet ettiği bir muamma!

Aristoteles’in hangi tür bilim ya da bilmeden bahsettiğini bilmiyoruz; şimdilik bu sorunun cevabını saklı tutalım, neticede filozofun niyetini okumak değil amacım. Ancak ilaveten şöyle bir soru daha türetmeliyiz: Yukarıda yüzeysel de olsa, bilginin onto-psikolojik kökenini irdeledik ve orada öteki’ni öldürmeyi arzulayan ‘kötülük’ kavramını bulmuştuk. Peki, bu durumun tersi, ya da daha doğrusu bilimi salt insanlık yararına kullanmak mümkün müdür? Örneğin, buzulların erimesini (Küresel Isınma) engelleyebilir miyiz? Afrika’daki gıda yoksunluğunu (açlık ve salgın hastalık sorunu) sıfıra indirgeyebilir miyiz? Doğal afetleri kontrol altına alabilir miyiz? İnsan yaşamını uzatabilir miyiz? Bu soruların cevapları ortadadır;  günümüz modern dünyasının sefaleti bu sorulara oldukça açık bir cevap niteliğindedir.

Roger Shattuck, Yasak Bilgi Prometheus’tan Pornografiye’de, yukarıda yer alan soruların cevaplarını ‘insan hakikati’nin dünyevi yansımaları bağlamında ele alarak, Bilgi/Bilmek ikilisinin tarih öncesi ve sonrası kökenlerine inerek serimlemeye çalışmış. Ayrıca konuyu irdelerken okuyucuya, –gerek edebi, gerekse dini birçok metini tarayarak– farklı perspektiften bakma olanağı sunmuş. Kitapta Mitos’tan Logos’a geçişin belirgin ve çarpıcı izlerini görmek mümkün ama buna rağmen –ister dünyevi ister uhrevi olsun– değişmeyen insan figürü[9] de dikkatlerden kaçmıyor. Yasak Bilgi, bu bağlamda ‘merak’ duygusunun insan üzerindeki korkutucu izdüşümlerini gözler önüne sererken, okuyucuya mimetik[10] bir okuma atmosferi sunuyor ki bu çok önemli bir özelliği bence. Bu sayede birçok okumayı aynı anda yapabilir, ansiklopedik bilginin yanı sıra metnin yorumlayıcı özelliğiyle de birçok klasikleşmiş edebi metnin önemli ayrıntılarına kuşbaşı da olsa göz atabilirsiniz. (Örneğin; Goethe Faust’u, Thomas Moore’un Ütopya’sı, Milton’ın Kayıp Cennet’ini, Sade’nin Sodom’un 120 Günü’nü vb.)

Yasak Bilgi aslında neyi anlatıyor, alt metinlerindeki vurucu mesaj nedir? Bu sorunun cevabını okuyucuya bırakmak istiyorum; lakin yazarın hakkını vermek amacıyla birkaç cümle sarf etmekte fayda var: Yasak Bilgi aslında bilginin serüveninden ziyade insan karakterinin değişmezliğini, tekinsizliğini (ve bunların sonuçlarına ne denli yaraşır olduğunu) gözler önüne seriyor.

Forbidden Knowledge: From Prometheus to Pornography adıyla ilk kez 1994 yılında basılan metin İthaki Yayınları sayesinde ilk baskısı 2014 yılında okuyucuyla buluşmuş. 2005 yılında aramızdan ayrılan Roger Shattuck yaklaşık on kitaba imza atmış ödüllü bir yazar.

Can Murat Demir

[1] Burada edebi ve dini metinlerde örnek verilebilir:  Örneğin Pandora –İnsanlığın yoldan çıkarılması için gönderilen ilk kadındır–, ya da tanrısal düzene kafa tutan Prometius; Havari Tomas ya da Şüpheci Tomas olarak bilinen İsa’nın şüpheci müridi, Dante’nin İlahi Komedya’sı, Goethe’nin; Faust’u vd.
[2] Ayrıntılı bilgi için bkz: Roger Shattuck, Yasak Bilgi Prometheus’tan Pornografiye, İthaki Yayınları, Çev. Zeynep Aslı, 2014, İstanbul
[3] Ezoterik bilgi, Kutsal Metinlerde geçen kıssalar vd. Örneğin, Âdem ile Havva anlatısı,
[4] Örneğin, 1945 yılında ABD tarafından Hiroşima ve Nagasaki’ye düzenlenen Atom Bombası saldırısı. Bu saldırının asıl mimarı dönemin ünlü fizikçisi ve bilim adamı olan Robert Oppenheimer’dir.
[5] Aristoteles, Metafizik, Eski Yunancadan Çeviren: Y. Gurur Sev, Pinhan Yayıncılık, 1. Basım 2015 İstanbul
[6] Özellikle savaşların, toplu katliamların vs. kökenine indiğinizde tek bir şeye rastlarsınız: Ego. Egonun bildiği tek şey her koşulda ve ortamda “diğerini” mahvetmektir. Bilgi, para, strateji, güç, hatta sanat ve felsefe bile bazen egonun kurbanları olabilir. Bu bağlamda insan tarihinin başka bir boyutuyla karşılaşırız hemen akabinde yukarıda yaptığımız üstünkörü tanımı da değiştirmeliyiz: İnsan tarihi, salt “bilginin” değil “egonun” çeşitli varyasyonlarının tarihidir.
[7]https://tr.wikipedia.org/wiki/Hiro%C5%9Fima_ve_Nagasaki%27ye_atom_bombas%C4%B1_sald%C4%B1r%C4%B1s%C4%B1#cite_note-rerf-deaths-1
[8] Formel ve Doğa bilimleri.
[9] Burada daha çok insan egosundan ve arzularından bahsettim.
[10] İnsan ruhunun bilgi ya da bilmek kavramı üzerinden temsili olarak alınmalı.

POPÜLER BAŞLIKLAR

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

DİĞER YAZILAR

REKLAM

OKU OKU OKU

Fido

Fido (2006) her ne kadar korku kategorisinde yer alsa da bence fantastik-komedi tarzına daha yakın. Zaman olarak 1950'lilere tekabül ediyor. Mekanlar, dekorasyon ve arabalar tipik Amerikan rüyasını andırıyor. "Duygular önemli değildir, önemli olan yaşamaktır evlat" Zombilerle insanlığın savaşı... Amerikan rüyasının son kurbanları sahnede... Kozmik bir takım zırvalarla mezarlarından kalkan...

Jean-Jacques Rousseau: Hepimiz Her Birimiz İçin; Her Birimiz Herkes İçin!

Nietzsche önermiş olduğu bu seçkinler toplumunun sürekli rekabet ve savaş durumunda, yani toplumun her bakımdan hep gerginlik halinde örgütlenmesi sonucu oluşabileceğini ileri sürmektedir. Buna karşın Rousseau, Nietzsche’nin önerdiği bu “seçkinler-insanlık halini” Toplum Sözleşmesi’nde “kölelik” kavramı ve “en güçlünün hakkı” başlığı altında tartışmaktadır ve bunu “özgürlükten vazgeçmek” hali...

Ucuz Kadınlar

bazen aklım beş karış havadadır ucuz kadınlar yatağımdadır bir elimde bir şişe şarap diğer elimde uzun winstonum sarhoş olmuşumdur ucuz hikayeler için düşün ki bütün kadehlerimi bu hikayelere kaldırmışım onlar için zehirler içmişim duman olmuşum kendimi kaybetmişim uyuşmuş nevrotik ilhamımla şarap kokulu kadınlara şiirler yazmışım sarışın kollar kızıl saçlar biriktirmişim bozuk paralar gibi sayfalarımda onca karanlık hikayeden kurtulmak için cehennemden sana gelmişim koynuna girmişim korkak...

Kayıp Sevgiliye Adanmış Bir Hayatın Arabeske Bulanmış İmtihanı

Kaybettiğim sevgilime gelsin, hatta bir Ümit Besen şarkısıyla şenlensin burası: Yeterince yatağımız var yeryüzünde sevgilim, ne duruyorsun, hadi seç birini! https://youtu.be/xgvrY_HeqyY Aşk, gariban organlarda satılan bir mezedir. Ne zaman bir Demirkubuz filmi izlesem bu hastalığa tutuluyorum: Cümlelerim olgun bir kadına asılıp kalıyor. Sizce de bunu haketmiyor muyuz? Yani hasta olmayı? https://www.youtube.com/watch?v=ZSLEBAOpFQs Değersiz...

Saklımda

saçlarından dökülen ışıltıları topladım bir bir, heybemdedir hepsi. merhaba diyemediğim bir yansımanın adısın. şimdi ne desen hoşçakaldır, içimin en yakın yalnızlığında… sen yürüdün , arkanda bıraktığın fırtınadan habersiz. sayısız sokakların renklerinde, suretinle mutlu olunuyor kimsesiz. merhaba diyebilseydim eğer; duyulanların ve görülenlerin ötesinde sonsuza yayılımını anlatırdım gezegenimde. ve anlamaya çalıştığım etki alanın teninde dalgalanan ışıltılar, esmer bir akşam serinliğinde… baharların küskünlüğü anlaşılır, kokundan hele...

Gölgeler Görüyoruz

birlikte beyoğlunun çirkin sokaklarında yürüyoruz gözlerimizi kızartacağız ot kafalı iki yarasayız seninle yeşil bir yaprağı geceye sarıyoruz neye baksak kahkaha atıyoruz yasakmeyvem çirkin sokakların birinden üç beş sarımlık yıldız aldığımızdan beri ay ışığıyız keyfimiz zomm! gölgeler görüyoruz. İlkay Beyaz

Sen’in Ben’deki Yansıman

ateş teninin o yatakta parlamasıdır sonra kan kokusu ellerinde aşk ilacıyla yalnız bir adamı çağırır öpücük en ıslak kaçıştır sonra gözlerin içinde ayışığıyla uslanmaz karanlığı yaratır ruhlarımız en akışkan haliyle ölümü arzulayan bedenlerimizi kıskanır her yanımızı saran saflığın kutsanmasıdır henüz bitmedi her şey sana dönüşürken CAN' IN sadece sana tapınır Can Murat Demir

Yaşamanın Ağırlığı Altında

Geldim burada durdum bu pişmanlığın içinde. Gitmeyi istedim yollar kadar. Üstelik duraklarına da uğramamıştım çoktandır yüreğimin. Kafam karışmasın, kalbim bir daha ağrımasın diye kalmanın acısına. Kalmak dört duvar beş hece içinde kalan çığlığım, sesi solgun çocukluğum, kayıp fotoğraflarım… Şiir söyleyince biraz kısalıyor bu uzun cümlelerim, biraz diniyor sanki bu acı ama hala...

Azize Eufemia

Eufemia, 4. yüzyılın ilk yıllarında yaşamış bir Hristiyan kadını. O yıllarda Hristiyanlık henüz Doğu Roma'da resmen kabul edilmemişti ve İstanbul'da çok tanrılı inanç geçerliydi. Günlerden bir gün, böyle bir törene katılmasını istemişler Eufemia'dan. Sırası gelmişken, bu törenin, tanrı Ares adına, şimdiki Kadıköy'de, Yeldeğirmeni dolaylarındaki bir tapınakta yapıldığının rivayet edildiğini de belirtelim. Ancak, Pagan...