Bir ara sevişmeyi denediler, olmadı; yaptıkları her eylem, aceleciliğin vermiş olduğu o zorlayıcı özgürlük duygusundan kıvranıyordu. Yapamıyorum, yoruldum artık, sen yorulmadın mı? Hayır, yorulmadım, yorulmamalıyız, bizim benzerlerimiz hiçbir yere ait olmadan, yerleşik bir duygusallıktan uzak yaşamalı. Unutma, bu otel odası fikri de sana aitti, her ikimizin de evi olmasına rağmen neden buradayız sence? Bu kirli ve kokuşmuş odanın esrarı, bizim aceleci davranmamızın doğal sonucu değil mi? Evet, sanırım haklısın, bu oyunda benim de payım büyük, ilk başlarda eğlenceliydi kabul ediyorum, ama zamanla ruhumu yıpratmaya başladı, sanki biz O’na değil, “O” bize hükmediyor. Sırayı ve önceliği şaşırmadık mı sence?

Sessizlik ağır ağır İlke’nin tüm organlarını sarmıştı; çerçevesi çürümeye meyletmiş pencereden dışarıya gözlerini dikerek: Bu kadar insan var lakin hiçbiri bizim gibi değil ha, bu nasıl bir yalnızlıktır tanrım!

Pencerede perde yoktu, odanın aydınlatması sokak lambasının cılız ışığına emanetti, duvarda ağlayan insan figürlerini andıran (acemi bir sanatçının işleri) uyduruk bir iki tablo asılıydı, yatak iki kişilik görünen bir taş bloğu andırıyordu, somyanın her iki yanında dikilen komidinler birer bekçi (yalnızlığın neferleri) gibiydiler. İlke uzaklara daldı, neden hala bu adamla (aslında Salim olduğunu biliyor) bu gereksiz sefaletin içinde sürüklenip, tüm bu saçmalıklara katlanıyorum?

İlke deyip geçmeyin; iyi eğitim görmüş bir ailenin kızı. Babası Dışişlerinden emekli Ahmet Tevfik Bey… Parmakla gösterilen bir hariciyeci, 4 lisan biliyor, kızını her yönden eğitmeye hususiyetle eğilmiş, ona, müzik ve sanat başta olmak üzere diğer sosyal alanlarda da her türlü imkanı sunmuştu. Piyano mürebbiyelerinin ortasında büyümüştü İlke, klasik batı müziği ve şan eğitimleri derken, yokluk nedir bilmeden bu yaşına kadar gelmişti. Hayat işte: İlke’nin de sınavı buydu.

Aidiyet duygusunu yitirmiş ve eşyayla bağını koparmış insanlar, hiçbir zaman mutlu olamazlar. Bu davranışları gereği olarak, içgüdülerinin peşinde sürüklenmektedirler. Onların esiri olmuşlardır. Kimileri buna özgürlük der, kimileri politika, kimileri de hayat… Evet, her insan bir ülkedir, kendi içişleri, kendi bürokrasileri vardır, yalnızlıktan hoşlanan insanlarda bu bürokratik engeller daha da fazladır, çünkü onların bakanları, başbakanları, elçileri yoktur, bu sebeple her türlü sorunu kendi başlarına çözmeyi görev edinmişlerdir. İşte biz bu gibi ülkelere “özerk cumhuriyetler” diyoruz. İlk özerk (yani yerel) yönetimler Büyük Britanya’dan çıkmıştır, orası bu işin fabrikasıdır, demokrasinin de beşiği sayılır. Burası önemli, memleketimiz için, yerel demokrasi ya da özgürleşme adına ne varsa hep bu ülkeden almışız. Kısaca, bizdeki belediyecilik anlayışı ve küçük ölçekteki yerel yönetimler-örneğin muhtarlık, ihtiyar heyeti- B.B.’den aynen kopyalanmıştır. Bizdeki ilk ihtiyar heyetinin İngiliz Lordlar Kamarası’ndan esinlenildiğini bir yerlerde okumuştum. (Yanılmıyorsam 15.yy’dı: Kamu Yönetimine Giriş; İçişleri Bakanlığı Arşivi, Aylık Mülkiye Mecmuası, sayfa 111)

Aceleci İnsanlar Kabilesi Şefi: Tek Yol Var; Zamana Karşı Devrim!

Salim, eski günlerin hatırına birkaç söz edip, ortalardan kaybolmanın ve ateşi gören bir akrep gibi zehri kendi içine boşaltmanın derdinde: Aceleci insanların hayatla ilgili ne gibi sorunları olabilir İlke? Bence hepsi sorunsuzca yaşayıp gidiyorlar. Çünkü etrafımızda gelişen ve gelişmekte olan her türlü olaya, titiz bir cinayet dedektifi hassasiyetinde bakarlar, her türlü sıkıntıyı anında ve hiç bekletmeden yaşadıkları için, heybelerinde her daim azıkları bulunur. Temkinlidirler yani, onları gafil avlayamazsın, hep hazırlıklıdırlar. Bu yüzden onları çilekeş bir halde düşünürken, somurturken göremezsin. Acelecilerin asık suratla dolaşmalarına müsaade yoktur.

İlke, kendi hakkında düşünmeye başladı. Bu adam haklı olabilir miydi? Hayır, böyle bir ihtimal yok! Sırf yavaş hareket ettiği için kaçırdığı fırsatları hesap etti. Örneğin, doktor olmak istiyordu ama arkadaşlarının (yani Salim’in) ısrarıyla hiç düşünmeden iktisat fakültesine yazılmıştı, çocuğu yoktu ama büyük bir ailesi olsun istiyordu, mesleki anlamda gerçek bir kariyer hayal ederken, okulu bile bitirememiş, iktisat son sınıftan terk, kaldırım yoldaşı biricik İlke oluvermişti. Tüm yaptığı kaçırmaktı, geleceğini, mesleğini ve belki de aklını… Hep yetinmişti oysa, garip olan şu ki, yetinme katsayısıyla mutluluk eşiği aynı oran da artıyordu. Kafasında çarpma ve bölme yaparken, Salim, kendisini haklı çıkarmak adına tekrar lafa girdi: Acele eden kazanandır, bırak hesap etmeyi, acele et budala, sadece acele… Baksana hayatı kaçırıyoruz! Salim, muzafer bir ordu edasıyla sözlerini sakınmıyor, bu sayede kendine olan güvenini İlke üzerinde acımasızca test ediyordu:

Bizler duygularımıza yenik düşmeyiz İlke Hanım, bak bana, şu hayatta ne istediysem oldu, bunun tartışmasız kanıtı da sensin.

Beni hiçe sayan bir hayatı yaşamak istemiyorum. İlke ciddi: Ben senin öğrencin değilim, burası da bilmem ne fakültesinin bilmem ne bölüm başkanlığı değil. Sıra Salim’de: Hayatını idame ettirirken ilkelerinden ödün veren, silik ve korkak insanlardan nefret ederim. Aferin yoldaş! Asiliğin ve gerçekçiliğin beni gururlandırdı. Ama şunu bil ki, kendine karşı ihanet içinde olan birinin, bu hayata katabileceği hiçbir şey yoktur, bu tarz eski kafalı (oportünistleri) insanları seninle geçmişimizde çokca tanıdık, hatta saflarımızda mecburen de olsa tecrübe ettik. Acelemiz falan yok, bu süslü bir yalan, biz sadece hayatı yakalamaya çalışıyoruz, o kadar. İlke, sarfettiği son cümlenin içinde yankılandığını hissetti. Hayatı-ya-ka-laaaaa maaaaak! Sesin daha da yankılanmasını istedi, olmadı, biraz daha bağırmalısın. (Lordlar Kamarası bir bildiriyle İlke’yi yalnız bırakmadı: Yes Sir!) Küçük bir susma merasiminin ardından silahlar kuşanıldı, savaşa hazırdılar, peki kiminle: Önce birbirlerini mağlup etmeli, sonra hayata çeki-düzen vermeliydiler. Sırayı şaşırmak yasaktı, savaşın bile bir onuru olmalıydı. Salim, konuyu değiştirmek istedi, başarılı da oldu: İnsanlık, bulunmak istiyor İlke. Onu saklandığı delikten çıkartıp, silkinmesi gerektiğine inandırmalıyız. İlke, Salim’in gereksiz hissiyatına daha fazla dayanamayıp, aynı şeyleri sürekli duymaktan bıkmış her insan gibi tüm organlarına ağrılar saplandığını hissetti. Lafa girmeye yelteniyor gibi yapıp, usta bir hatip gibi aklına gelenleri gelişigüzel sıralıyor: Deliliğin birçok türü vardır Salim Yoldaş, seninki biraz daha müdahale edilebilir (makul) cinsten. En azından insan içine çıkabilir, çalışabilir, ekmek paranı kazanabilirsin. Bir yerlerde okumuştum; delilik denilen şey aslında insanın acıyla başa çıkma-ma yöntemiymiş (daha doğrusu başa çıkamama yöntemi), yani hayata tutunamayanların, tekrar tutunmak için sarf ettiği sıra dışı yöntemlere delilik deniyor. (Salim, kendine gelmek üzere, bu cümleleri duymayı tahmin etmiyordu). Zira sen artık kurtuluşa erdin: Saplanıp kaldığın acıdan azade edildin. Bu freudvari diyalog Salim’i perişan etmeye yetti de arttı bile. Salim, kilitlenip kaldı, bir kaplumbağa gibi kendi aklının ve ruhunun içine çöreklenip şişti. İlke, zalim bir psikolog gibi davranıp, onun ruhunu iğdiş etmeye devam ediyordu, cümlelerin zehir dozu artıyordu: Uyanmalısın, beylik acılarından kurtulman için hala şansın var, senin doktorun benim, sakın küçümseme, yazacağım ilaçları almayı ihmal etme, çok rica ediyorum.

Salim’ e Ismarlama Reçete: Doktor Yazısı İle

Psikanaliz nedir sorusunu düşünelim Salim, biliyorum, sen insan ruhuna düşmansın, onun hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşemeyeceğini düşünüyorsun ama yanılıyorsun. Her konuda olduğu gibi bu konuda da, hastalıklı fikirlerin seni, doğru düzgün bir tespitten mahrum ediyor. Öncelikle şunu kesinleştirelim: Psikanaliz, deliliğe övgü değildir, tam aksine küfürdür. Freud, yaşarken deliydi, son nefesinde ise sadece bir yahudi. Konumuza geri dönelim, deliliğin en güzel tarafı nedir sence, (bu esnada Salim suskun şekilde sırasını bekliyor) tabiiki güçlü bir hayal gücü bahşetmesi değil mi? Bu herkesçe aşikâr bir tespit. Hatta, tımarhane dediğimiz o yerler, birer rehabilitasyon merkezi değil, sanat kurumudurlar, insanlığın felaketi gibi görünen bu yerler, aslında insan-lık geleceğinin bir umut taşıdır. Salim araya girer, sımsıkı yumruğuyla masaya vurarak: İlke ben deliriyorum sanırım! Meraklanma hiçbir deli bu cümleyi kurmaz kuramaz, sen sadece hayal kırıklığı içinde debelenen bir insan kurdusun, Hobbes ne demişti: (homo-homini-lupus) İnsan, insanın kurdudur. İşte biz bu kurtçuğu senin ruhundan atabilmenin yolarını arıyoruz. Felsefe yapmadan, hayata dokunmadan bunu yapmamız zor ama deneyeceğiz.

Sevgili Salim; evet, insanlık bir felakettir, hem de kendi üstüne yıkılan bir felaket… Delilik ise bu felaketi görmezden gelmektir, bu gudubet, insan denilen mahlûkatın kaderine atılan bir çamur gibidir. Aklıselim olmak ise, kör talihini kendi elleriyle yaratan bu insanlığı kabullenmek, onu bağrına basmaktır. Senin hatan, farkındalığının kirlenmesinden (basit aymazlıktan) mütevellit. Sen, deli olduğunu bilemeyecek kadar saf bir insanlık düşmanısın, hepsi bu (Psikanaliz Dersine Giriş; Bir İnsanlık Gaz Odasında Ağlarken, Auschwitz). Şimdi reçeteni uygulama (yazma) vakti geldi: Haydi uyu (-Haha). Sana Auschwitz yöresinden gelen insan tozuyla çay yaptım.

Salim tekrarlara düşüpkendini ele vermeye devam ediyor: Ben deliriyorum, her yanım acıyor, organlarım patlayacakmış gibi sızlıyor. Fikriyatım beynimden dışarıya taşıyor sanki… Evet, haklıydın, düşüncelerim beni çıldırtıyor! Neler oluyor, ben neden, neden, neden bu denli mutsuzum! Acele etmekte hata mı ettim yoksa? Salim kekeleyerek: Acele edenler, hep kaybedenlermiş, hayata tutunmanın zaman denilen mefhumla bir ilgisi yokmuş! Lütfen doktor hanım bana yardım edin! Ben de mutlu olmak, bu duyguyu zaman kaygısı olmadan yaşamak istiyorum, örneğin doya doya âşık olmak, tıka basa yemek yemek, evlenmek, sevişmek,çocuk yapmak istiyorum.

Salim’in İnsanlığa Dönüşü Zor Ama Geç Oldu

Düşüncelerim yavaş yavaş galip geliyor İlke, hissedebiliyorum, artık onlara tutunamıyorum, beni hiçe sayıyorlar, kendi kafalarına göre oradan oraya koşuşturuyorlar, vurdumduymaz tavırları beni deli diyor. Sahibine asilik eden tımarsız bir hayvan gibi saldırganlaşıp bana kafa tutuyorlar. Çılgınlık bu. Ne olacak bu halim, onlara söz geçiremiyorum: Bana yardım et, onları dizginlemeliyim, öyle kafalarına göre etrafta dolaşmamaları gerektiğini hatırlatmalıyım. Bana ait onlar, öyle değil mi? Bunu onlara sen söyle; de ki: Salim, sizinle çalışmak istemiyor. Bu ricamı geri çevirme ne olur, bu ricamız kabul edilirse bir mukavele dahi yapabiliriz, söz veriyorum; araya girmeyeceğim. Zira, beni mahvedebilirler, bunu sezebiliyorum, tuhaf planları var, aralarında dedikodu yaparlarken duydum! Neyse ki kulaklarım hala işitiyor. Türlü oyunlarla ayağımı kaydırmak niyetindeler: Onlarla konuş, ikna etmeye çalış, hayatımı kirletmelerine izin verme! Düşüncelerimle savaşmaktan bıktım İlke!

Salim’in Tercüme-i Hâli: Devrim ve Heyecan Üzerine Bir Hayat

O, bir kaybedendi. Tıpkı meslektaşları (insanlık düşmanları) gibi doğduğunda hiç durmadan ağlamıştı. Ailesi yoksul sayılırdı, hayatı boyunca para nedir bilmeden büyüdü, saygı duydu, boyun eğdi, uzun cümleler kurarak yaşıtlarına fark attı. İlke ile tanışana kadar zaman denilen acı makinesinden bihaberdi. Bihaber olmak ona bir meziyet kazandırmıştı: Acelecilik. Kırgınlıkları, küskünlükleri bu yüzden hep acıyla sonlandı, bir aile kuramadı, düzenli bir işi olmadı, aşık olamadı, bir aidiyet geliştiremedi, hiç anısı olmadı, unutkanlığı anne dayağından değil baba umursamazlığından geliyordu. O tam anlamıyla bir karışımdı, tıpkı değerli bir maden gibi yerin altında parıldamayı bekliyordu. Dostlukları zayıflığından pay alarak hissizleşiyor, yüzündeki kırışıklıklar “haddinden fazla özgürlük” diye haykırıyorlardı. O, düşünceleriyle kalabalık olan bir insan yoksunuydu. Yüksek bir sanat eseri gibi hiçbir canlıya değmeden yürümeyi seviyordu. Yürümek, ona göre kendinle kalma savaşıydı. Bu savaşta yenilmiş gibi görünse de, okul yıllarında birkaç eyleme ve yürüyüşe katılmıştı, sol grupların örgütlenememe hastalığı üzerine yüksek lisans yapmayı -nasıl olduysa- başarmıştı. Hayat, ona soldan değil sağdan vurmuştu, yani hiç bilmediği yerden sorulmuştu. 40’lı yaşlarına doğru susmayı denedi, olmadı, her eylemi acele verilmiş bir kararın sonucu olarak hüsranla bitiyordu. İlke onu tanıdığında, 40 küsur yaşlarında, hiçbir şey bilmeyen, saf görünümlü bir aceleciydi. Kanı hiçbir zaman deli akmamıştı, ilerleyen yaşına rağmen Akdeniz Anemisi teşhisi konulduğunda rakı içmeye devam etti, demir eksikliğini eski bir komünist oluşuna bağladı. Akciğer kanseri oldu. Sigarayı azaltmadı ve korkulan oldu. Tüm heybeti ve direnciyle öksürdü. (Faşistler ölecek diye iç geçirdiler ama o da olmadı). Olması gerekenler olmuyordu, Salim inatçı biriydi, kendi dışında herkes ve her şeyden vazgeçebiliyordu, bu konuda yetenekliydi ama bu kez olmadı, İlke’den vazgeçemedi. Düzensizdi, evi olmasına rağmen evsizliği öneriyordu, sokaklara aşıktı, kaldırımlar da bağıra bağıra devrimci türküler söyler, elindeki ucuz şarapla dünyaya kafa tutardı. İlk kaldırım devrimciliği (sosyal mühendisliğin ilk denemelerini) o başlatmıştı. Buna bazıları seyyar (ya da aceleci) devrimcilik diyordu ama onun tercihi biraz daha yerleşik düzeni andıran kaldırımlardan yanaydı. Her kaldırıma imzasını atar: “Bu sokaklar bizim, ruhumuzu alamazsınız” şeklinde antik sol söylemlere nazaran daha heyecan verici, yaratıcı sloganlar üretirdi. Heyecan olmadan yapılan her işten nefret ederdi. Devrimin, bu heyecan yoksunluğu sebebiyle geciktiğinden bahseder, arkadaşlarıyla, bazı teorik analizlerde ters düşerdi. Kalemi kuvvetli, hayal gücü sınırlı, teorisi derin, saçları ve sakalları gürdü.

Salim Düşünceleriyle Deplasmana Çıkıyor

Salim ve düşünceleri bir düelloya tutuşurlar, nicedir kıyasıya bir spor müsabakasına hasrettirler. Şimdi Ankara 19 Mayıs Stadyumuna bağlanıyoruz: Bakalım Salim, düşünceleriyle karşı karşıya gelebilecek mi? Kim mağlup olacak ya da kim zaferi tadacak? Buyurunuz efendim, söz spikerde (yani İlke’de):

Meşhur 19 Mayıs stadyumundan herkese merhaba öncelikle takımları tanıtalım salimsporun kadrosu sağlam gibi görünüyor yedek yok tam kadro taahhüdüyle saha çıkan salimsporun ilk 11’i şöyle kalede vicdan hemen sağ bekte erdem sol bekte ahlak ileride imkânsız gollerin mimarı yaratıcılık hemen yanında 10 sırt numarasıyla dürüstlük veeeeee son olarak salimsporun maskotu dillere pelesenk ayakta duramayan liberosu kararsızlık karşı tarafta ise tek kişilik bir dev bir kadro kaos evet herkes yerlerini alsın maç başlıyor hakem iki elini havaya kaldırıp yan hakemlere baktı ve düdüğünü çaldı topla ilk buluşan vicdan hızlı ve görünmeyen bir ara pasıyla kararsızlık yolunda ilerlemeyi denedi kararsızlık kendi başına kalsa da hemen yardımına erdem koştu erdem topu sağ kanatta orta loba yakın bir mesafede sürmeye devam ediyor çok hızlı bir şekilde kaleyi gördü ve planını yaptı uzun bir yolculukla kaousun arkasına doğru düşen top şu an kamera açılarımızdan çıktı tam taç çizgisine yakın bir noktada kaosun göğsünde patladı kaos kendinden emin bir şekilde ön sağ loba doğru seyirtti tek başına (istikrarlı) gidiyor ve salimspor çaresiz kaldı vicdan köpürüyor, erdem sakatlandı kaos hala topa hakim çalım üstüne çalım adrenalinin çarptığı sol kanatta müthiş bir mücadele izliyoruz aman tanrım o da ne ayakta duramayan libero kararsızlık hızlı bir koşuyla kaosun bacaklarını yerden kesti ve kaos yerde sürünmeye başladı hakem görmezden geliyor her ne hikmetse salimspor birden dirildi ve üzerindeki ölü toprağını attı sol lob karıştı sağ lobda faul talepleri yükseliyor olacak şey değil ortalıkta bir kaos hüküm sürmesi gerekirken tam aksine harika bir ahenk görülüyor hakem tüm (değer yargılarını bir kenara bıraktı) sportmence oynayan salimsporu gururla izliyor harikulade bir maç seyrediyoruz sayın seyirciler spor tarihinde bir ilke imza atılıyor salimsporzade zafer yazıyor adeta evet şu an gördüğümüz kadarıyla topsuz alanda karambol yaşanıyor kaosspor bu kez kaybedeceğe benziyor sinirler gerildi hakeme küfürler etmeye devam ediyorlar kart çıkar mı diye bekliyoruz ancak o da ne tam penaltı çizgisinde topla buluşan vicdan teknik bir vuruşla topu ağlara kavuşturuyor goooooooool gooooooool goooooool işte bu işte gol vicdan yine yaptı yapacağını yine gönüllere su serpti golün hemen ardından takım arkadaşlarının yanına gidip tebrikleri kabul eden vicdan kaosgil taraftarlarına aldırmaksızın saha kenarına kadar gidip yere oturuyor ve akıl hocası freud babaya dua ediyor taraftar durumdan şikayetçi ve sahaya inmeyi istiyor oyuncularla kaynaşmak onları öpmek istiyorlar orta yuvarlakta bir bayram havası hakim böyle bir uyum böylesine bir coşku görülmemiştir seyircilere kalplerini işaret ederek onları teker teker selamlayan salimzade oyuncuları kendilerinden emin bir şekilde salimin artık geceleri rahat uyumasını haykırıyorlar maçın sonunda şampiyonluk kupasını kaldıran salimspor sözcüsü şunları söylüyor

istedik ve aldık yaşasın devrim

“Zamana inanmıyorum” dedi, Salim. Belki de haklısın, ne zaman kendimle baş başa kalsam, ruhumun eşyaya bağlandığını ve özgürlüğümün hemen oracıkta çiğnendiğini hissediyorum. Hayatı unutmak dedikleri bu olsa gerek: Üzülerek dile getiriyorum; bu yaşıma kadar boşa yaşamışım, kendimi kandırmışım; bir yalanın peşine takılıp kalmışım. Aşkı da böyle kaybettim, onun gelmesini beklerken zamanın geçtiğinin farkına bile varamadım, şimdi anladın mı beni, neden bu kadar aceleciyim, çünkü aşk yavaş hareket edenleri sevmez İlke, aşk bir zaman oyunudur, onunla hemen buluşmazsan sana küser, işte bu yüzden acele etmeli, hayatı yakalayıp, zamanı mağlup etmeliyiz. Eşyadan ve onun tuhaf esaretinden kurtulup küçük kıymetli (devrim ve halk mücadelesi gibi) şeylere sevdalanmalıyız. Organlarımız da bundan nasiplenmeli, örneğin kalbimiz, saniyede 520 kere atmalı. Ciğerlerimizi bir demirci körüğü gibi kullanmalıyız. Kan akışımız seri üretimdeki bir fabrika gibi istikrarlı olmalı. İşte sana hakikatin gerekleri sevgili İlke: Bu yüzden mutluluk sadece bizimgibilerin hakkı olmalı. Bizler hazır olmalıyız, acele etmemizin tek nedeni bu, zaman ve eşya uyumunu kendimizden öteleyerek, sadece an’ı yaşamanın tadını kutsamalıyız. Devrim, kaçkın bir sevdadır, onu tüm organlarımızla sarıp içimize sokmalıyız!

Küçük Bir Kaçamak: Salim’in Not Defterinden Kopya

Yavaş hareket etmek, yavaş yaşamak, ya da önünde yavaş sıfatı bulunan her şeyden kaçınmalıyız. Çünkü yavaş olan kararsızdır, ciddiyetsizdir, o bu hayatı haketmeyen bir varlıktır. Eylemsizliğin bile içinde bir mana arayan bizler buna nasıl göz yumarız? Fizik kurallarına aykırı davranmaktan ne zaman vazgeçeceğiz? Fizik kanunları bile kendi içinde bir aceleciliği barındırır, her hücre kendisini korumak (ve kollamak) için enerji üretmek zorundadır, bunun için de bir ivme, bir tutku, bir kıvılcım gerekmektedir. Bunu görmezden gelenler sadece uyuşuk oluşlarına bahane arayanlardır. Bakınız tarihi yazanlara, bu insanlar hiç durmadan çalışmayı ve zamanı en iyi şekilde kullanmayı adet edinmişlerdir. Tarihi uyuşuklar ve uyuklayanlar yazamaz İlke. Tarihi yazanlar harekete geçenlerdir, onlar tüm varlıklarıyla zamana karşı meydan okuyanlardır. Hücreden bahsedip doğanın eşsiz kanunlarından bahsetmemek olmaz, eğer doğaya bakarsak, orada da bitmek tükenmek bilmeyen o mükemmel uyumu görürüz. Bak kuşlara, sincaplara, böceklere, ağaçlara, maymunlara, hatta gökyüzüne… Kararsız bir ağaç, ağır aksak ilerleyen bir kuş yuvası, ya da geç kalmış bir fırtına mümkün müdür? Tabiiki hayır! Doğa dediğimiz şeyin ayakta kalabilmesinin (insan üzerindeki egemenliğinin) gerekçesi aşikardır: O, en istikrarlı acelecidir, örnek almamız gereken yaratıcılardan biri “O”dur. Doğanın hep bir acelesi var görmüyor musun? Bizler, yani aceleci devrimciler, en hızlı yaratıcılar olmak zorundayız.

Şeyler Hakkında Mülahazat, Ders No: 1

(Salim nefretini başka bir yöne doğrultup, bir takım tanımlamalara ve izahata girişir: Araçlar, hayatı kolaylaştıran benzersiz madde evrenini sembolize eder. İşte bahsetmek istediğim asıl nokta bu. Bizden ne isteniyor: Noktasız tertemiz bir hayat değil mi? İşte bu vesileyle üstünkörü bir üretimin değil, heybetli bir kaderin yolunu açan her vasıtaya “şey” diyoruz. Şeyler, insanların emrinde her daim hazır bulunan, tasarlanmış bir fikrin cisme bürünmesidir İlke. Cism yalandır, aslolan fikirdir. Tanrı da bu yüzden düşünmemizi ve şeylerin içinde kaybolmadan onlara hükmetmemizi emreder. Okulda öğretilmeyen tek şey yaşamaktır, bunu unutma. Şeyler hayatı zorlaştırabilir, peki bu durumda ne yapmalıyız? İşte burada hayat kılavuzluğu ve ustalığı devreye giriyor. Tanrı, şeylerin gölgesinde çürümeyi değil, onlara değmeden, onlara rağmen ciddiyetle yaşamamızı bekliyor. Bu bekleyişi boşa çıkardığın zaman yenildin demektir!)

Şimdili ders bitti, herkes kendi içine dağılsın çocuklar!

Muhakeme ederek kararsızlık girdabına kapılanlar her zaman kaybetmiştir. Sürüncemede kalan her şey benim gözümde hastalıklıdır. Tıpkı insan gibi: O da hep sürüncemede kalarak kendi kendine kıymakta. Bu toplu intihar eyleminin kaynağında tembellik denilen o meşhur illet var. Hayatın hızına yetişemeyen tembel insan kendi canına kastetmekte. İlke düşünceli bir halde dalgınlaşıyor, saçlarıyla oynuyor, onları bir yumak yapıp yeniden çözüyor. Bu izbe küçük oda İlke’nin saçlarından yayılan lavanta kokusuyla neşeleniyor. Salim’in ise durmaya niyeti yok gibi, barakalarda işçilere haykıran bir direnişçi misali yükselip alçalıyor: Maddeye olan açlığını yok saydığında insan olursun İlke. Bir insanın değerini bu belirler. Salim duraksadı, haklı bir kibre büründü bedeni; eksiksiz bir öz güvenle sigara paketine uzandı, başında garip bir ağrı… Parmak uçlarıyla yanmış kibrit çöplerini ayıklarken, gözleri İlke’yi aradı, bir periyi andıran kavisli narin vücudu loş ışıkta rahatça seçiliyordu, bir nefes çekti sigaradan, boşluğa doğru dans eden gri öfkeli duman, İlke’nin naif bedenini yalayarak geceye karıştı.

Otel odasının karanlığı ikisini de sarmıştı, suratları kapı aralığından sızan ışıkla belirginleşmeye başladı, ümitsizliğin yerini haklı bir mücadelenin heyecanı almıştı. Sabaha değin sustular, bu susma eylemi diğerlerinden farklıydı. Bir onaylamadan ziyade, gizlenmiş bir hezimeti andırıyordu, en azından İlke için durum böyleydi. Sabahın ilk saatlerine kadar susmayı becerenler, hayatı avuçlarında tutmayı bilenlerdi. İlke sabahın ilk ışıklarıyla, koltuğunda bir bilge edasıyla uyuklayan bu adamı, hemen oracıkta içine almak istedi. Ama sevişmek için erken, susmak içinse vakit çoktu. Otel odası bir mabet gibi aydınlanırken, Salim yavaşça gözlerini araladı; kendinden emin küçük hareketlerle doğruldu ve İlke’nin kulağına eğilerek: Hadi kalk, hayat bizi bekliyor, acele edelim, en sabırsız müridimizi fazla bekletmeyelim. Kalktılar, güzergahı belirlenmemiş bir yola koyuldular, acele edenlerin kazanacağına olan inançları, yaşlı binalardan sarkan cılız aydınlığa inat bir güneş gibi parıldıyordu.

Can Murat Demir

CEVAP VER