İbn Arabî[1]. İslam fikir ve ilim dünyasının en önemli şahsiyetlerinden biri kuşkusuz. Birçok ilmi hıfz etmiş, öğretmiş ve bu ilimlerin beşeriyete nüfuz etmesini sağlamak için dünyayı gezmiş hiç durmamış bir gezgin aynı zamanda. “eş–Şeyhü’l Ekber” sıfatını sonuna kadar hak etmiş bir mutasavvıf, müfessir, fakih, muhaddis, mütekellim ve feylesof. Şeyh hakkında söylenecek o kadar çok sıfat var ki, ne söylersek söyleyelim yetersiz kalır.

Manevi ve metafizik ilimlere dair çalışmalarım sırasında tanıştım İbn Arabî ile oldukça üretken bir müellif, külliyatına dair söylenceler oldukça farklılık arz ediyor, zira İbn Arabi’nin eserleri hakkında doktora çalışması yapan Osman Yahya’nın araştırmasına göre ise onun teliflerinin toplamı 846’dır. Bunlardan 550’si günümüze ulaşmış olup 400 kadarının ona ait olduğu varsayılmaktadır. Osman Yahya onun kitaplarını bilim dallarına göre tasnife tabi tutarak on farklı kategoriye ayırmıştır. Bunlar tefsir, hadis, metafizik, ezoterizm, (batıni tasavvuf), akaid, tasavvufi ahlak, fıkıh, tarih, şiir ve diğer konulardır.[2] İbn Arabî eserlerini oldukça geniş bir literatürde telif etmiştir, bu yönüyle ona ansiklopedik bir kişiliktir[3] diyebiliriz.

İbn Arabi’nin Bilgi Nazariyesi

Şeyh’in ‘ansiklopedik kişiliği’ onun bilgi nazariyesine bakış açısıyla yakından alakalıdır. Binaenaleyh İbn Arabî telif metinlerini ve irfan yolculuğunu bir zümre ya da şubeyle sınırlı telakki etmemiş dolayısıyla bilgiyi hangi mecradan gelirse gelsin kabul edip özümsemiş, tefekkürünün bir parçası telakki edip şahsi fikriyatını oluşturmuştur. Epistemolojik mânada Şeyh’in hem bilginin dolaşımında hem de alımlanma tarafında oldukça demokratik hatta aşırı sağduyulu olduğu düşünülebilir. Ancak bu Şeyh’i tanıyanlar için gayet normal ve yerinde bir davranıştır; keza Şeyh, bilgilenmenin sadece akıl, Kuran veya hadis yoluyla değil, salih rüyalar ve keşf[4] sayesinde de edinilebileceğini savunur. Keşf, Şeyh’in epistemolojik manada orta yolu bulmasında rol oynayan önemli bir faktördür. O kendisine ulaşan malumatı ya da sahih olmayan bir hadisi keşf yoluyla teyit edebilmekte, sahih olup olmadığını bu sayede öğrenebilmektedir. Hülasa İbn Arabi, bilginin tekâmülü ve kemâlât gereği tüm iletişim kanallarını bu uğurda sonuna kadar kullanmış, istikrarlı ve kendine has bir epistemoloji geliştirmiş, ünlü eseri “Futuhat’ta kendisinin ne zahire takılıp kalanların ne de zahirden tamamen uzaklaşmış Bâtınilerin izinden gittiğini, bilakis “orta yol”u takip ettiğini vurgulamıştır.”[5] Şeyh’in inançlar konusunda da aynı düşünce yapısına sahip olduğu bilinir.[6]

İbn Arabi’nin bir diğer epistemolojik referansı isimlerdir.[7] Allah’ın isimlerinin Şeyh’in bilgi nazariyesi bakımından önemi büyüktür, hatta bu dünyada Allaha dair beşerin birtakım bilgiler edinebileceği biricik kaynaktır. “Âlemde var olan şeyler kadar Allah’ın ismi vardır. O’nun isimleri bilindiği takdirde âlemde var olan şeyler de bilinebilir. O, Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti mealindeki ayeti buna delil olarak getirmektedir.”[8] Buradan hareketle Şeyh’in tasavvur ettiği ‘İnsan’ Allah’ın tüm isimlerinin eksiksiz bir tecellisidir, özetle Âdem yani İnsan, bu isimlerin tek tek öğretildiği sadece hatırlaması için nefsi üzerinde çalışma [marifetullah] yapması gereken varlıktır. “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadisinin gönderme yaptığı yer de tam olarak bu Marifetullah bahsidir. İnsan bu maksatla yeryüzüne indirilmiştir, İnsan Allah’ı tanımaya namzet olan tek varlıktır, İbn Arabi’ye göre en yüce bilgi marifetullahtır.

Şeyh’in bir diğer bilgi referansı ise –Kelam geleneğinde olduğu gibi– Akıldır. Buna istidlal de denilebilir. Tıpkı feylesof takımı ve Kelam ehlinin yaptığı gibi bu şubede duyular, misal âlemi ya da hayal gibi ürünlerin nihai yorumu gerekir, beşeri bir yetenek kâfidir, İbn Arabi’de akli melekeler Allah’ı bilme serüveninde yeterli değildir. O’nun hakikat yolu salt bu dünyadan terkip edilen bilgilerle kemale eremez, tam aksine rabbani bir dokunuş gereklidir. Sonuç olarak nefs[9] tüm bu yöntemlerin harmanlandığı, birbirine zıt olan isimlerin bilindiği bir mecradır. Alternatif bilgi edinme yolu olarak görünen keşf yöntemi İbn Arabi’de büyük ölçüde önemlidir. İki büyük eserini[10] bu yöntemle telif etmiştir.

Bilgi nazariyesi ölçeğinde bakıldığında Şeyh’in iki farklı şubeye başvurduğu söylenilebilir: i) İstidlal [akıl] ii) Keşf [gayb]. Burada şunu eklememiz gerekli: Şeyh’ göre keşf istidlalden üstün ve daha yakini gibi telakki edilse de, asla Kur’an ve Peygambere ters düşmemelidir. Aksi takdirde dikkate alınmamalıdır. Şeyh, keşfi bu şartlarda kabul eder ve onaylar görünmektedir.

İbn Arabi’ye göre veli ile peygamberin ilahi makamları farklılık gösterse de, bilgi kaynakları aynıdır. Veliler de tıpkı peygamberler gibi tebliğ alır müşahede eder, hatta vahiy [rüya] yoluyla bilgilendirilirler. Burada önemli bir nüansın altını çizmekte fayda var, peygamberin aldığı bilgi muhteviyat ve evrensellik cihetinde velinin münferit bilgilenmesinden oldukça farklıdır şöyle ki peygamber şeriat getirebilir, veli ise asla şeriata mazhar olamaz. Arabi “Nebinin bilgisini şeriat olarak niteler.”[11] Bu bağlamda şöyle bir sonuca varmak mümkün görünüyor: nebinin vahyini yorumlayan, onun bilgisini süzgeçten geçirip dolaşıma sokan ya da seyri sülüğüne konu eden kişi velidir. Ünlü eseri Fusüs’un başında[12] ‘ben ne peygamberim ne de resul ben sadece aracıyım’ diyen İbn Arabi bilgilenme[13] konusunu çok iyi özetlemektedir.

Şeyh, bilgi nazariyesini oluştururken aslında tek bir kaygıyla hareket etmektedir, o da şu: Her şey Allah’tan geldiğine göre, O’ndan marifetullaha ters düşecek hiçbir şey intikal edemez. Hali hazırda nefs dediğimiz şey Allah’tan zuhur eden mahlûkatın Bir’e hizmet ettiğini bilmelidir. Bu biliş durumu marifetullaha dâhildir. Marifet, İbn Arabi’nin lügatinde tevhid[14] anlayışına teşne değilse yanlış(şeytani) bir yol tutturulmuş demektir.

İbn Arabi’nin Düşünce Dünyası

Şeyh’in oldukça geniş bir yelpazede teliflerde bulunması onun tüm inanç ve bilgi sistemlerinden özgürce istifade etmesinin ürünüdür. Bu anlamda onun fikir dünyasını da aynı telakki etmek haksızlık olur. Her ne kadar özgür biçimde tüm ilim şubelerinden faydalansa da Şeyh’in fikir dünyasının temellerini iki şey şekillendirmektedir: Kur’an yani Muhammedi vahy. Okuduğu, duyduğu, zikrettiği veya öğrettiği hiçbir şey Hz. Peygamberin söyledikleriyle çelişmemelidir. Şeyh’in düşünce dünyasında aslında tek bir şey vardır: o da Muhammedi vahy. “İbn’ül Arabi’nin düşüncesinde hakikat-i Muhammediye ile insan türü arasında özdeşlik kurulmasında herhangi bir tereddüt yoktur.”[15] Şeyh’e göre velilerin asli vazifesi de budur, onlar vahyin tercümesi ve tafsilatıyla meşgul olmalıdırlar. Velayet[16] dediğimiz şey nübüvvetin emrinde mesai yapmalıdır ve tek bir hakikate hizmet vermelidir: hakikat–i Muhammediye.

Modern dünyada tasavvuf benzeri birçok felsefe okulu peyda olmuştur ve gerçek sufilerin manevi ve fikir dünyaları sıradanlaştırılarak herkesin tüketimine açılmaktadır. Dolayısıyla bu durum tasavvufun atıl hale getirilmesini kolaylaştırmaktadır. Bu olumsuz gelişmeler ışığında mevcut konumlandırma girişimlerinin tasavvufun mana dünyasıyla uzaktan yakından alakası bulunmamaktadır. Tasavvuf nübüvvet olmadan hiç bir mahiyete haiz değildir. İnsanı yüceltmek onu insan-ı kâmil seviyesine intikal ettirmekten başka bir amacı yoktur sufinin. Bu da ancak hakikat–i Muhammediye’nin ayak izlerini takip etmekle mümkündür. Sufilerin görüşlerini bağlamından koparıp onları münferit –din dışı– söylemler gibi telakki edip küfr ehli olarak tanıtmak İslam kültür medeniyetine zarardan başka bir şey sağlamaz.

İbn Arabi’nin muhayyilesinde Tanrıdan gelen her şey kutsaldır, ilahi olandan taşıp O’ndan zuhur eden her şey O’ndan bir parça taşır ve O’na dönme arzusundadır. “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız.”[17] Ayetinden anlaşılacağı üzere İbn Arabi ayet ya da hadisten kopuk bir fikir dünyasına sahip değildir. Onun asli kaynağı Allah kelamı ve Hz. Peygamberdir.

Allah’tan gelen her şeyin kutsal olarak addedilmesi İbn Arabi’de eşsiz bir hoşgörü de geliştirmiştir çünkü yaratılan her şey saygıyı ve sevgiyi en az insan kadar hak etmektedir. İhsan eden Tanrının gölgesinde yeşeren tüm şeyler –Âlem, hayvanat, cemadat– sevgiye naildir.

Referans Kaynakları

Her ne kadar birincil kaynağı Kur’an ya da Hadis olsa da, İbn Arabi bir âlim ve mütefekkir olarak döneminden etkilenmiştir. Özellikle Hermetizm, Gnostisizm, Ezoterizm, Neo-Platonizm ve İhvan-ı Safa gibi ilim ekollerinin etkisi bu bağlamda değerlendirilebilir. Bunların dışında İbn Arabi’nin ders halkasına katıldığı ya da etkilendiği şeyh (mürşid) sayısı oldukça fazladır, bunlardan birkaçı: Ebu Medyen, Ebu Ca’fer el-Aribi, Yusuf b. Yahluf el-Kufi, Salih el-Adevi vs. Bunlar arasında özellikle saygıyla andığı Ebu Medyen,[18] Şeyh’in hayatında önemli bir yer teşkil etmektedir.

“Muhyiddin İbn Arabi ve Düşünce Dünyası” Hakkında

İbn Arabi, İslam medeniyetinin önde gelen isimlerinden biri. Kendisine isnat edilen tüm suçlamalara rağmen Avrupa’da dahi çalışma grupları bulunan üzerine bilimsel araştırmalar yapılan, telif eserlerine onlarca şerh yazılmış nadide bir tefekkür adamı. İbn Arabi kendisini eleştirenlerin dahi saygı duymak zorunda kaldığı bir âlim olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunların dışında İbn Arabi şahsı adına sözlük bastırılan tek sultandır.

İbn Arabi üzerine çok çalışma mevcut. Özellikle akademik anlamda bu çalışmaların daha da artması gerekmekte. Tavsiye bir kitap olması açısından Cağfer Karadaş’ın OTTO Yayınlarından çıkan “Muhyiddin İbn Arabi ve Düşünce Dünyası” literatür açısından önemli bir yerde duruyor. Cağfer Karadaş, Şeyh’in seyahatlerinden katıldığı ders halkalarına, tabi olduğu mürşidlerden irfan yolculuğunun önemli basamaklarına kadar her ayrıntıya ışık tutuyor. Kısa bir biyografi eşliğinde İbn Arabi’nin manevi yolculuğuna dair merak edilen her sorunun cevabını veriyor. Tarafsız ve akademik bir yazım şeklinden taviz vermeyen Karadaş’ı tebrik etmem gerekiyor. Bu denli spekülasyona açık ve tarih boyunca onlarca kez iftira ve tekfire maruz kalmış bir sufinin hayatını işlemek oldukça zor bir mesai gerektiriyor.

Muhyiddin İbn Arabi ve Düşünce Dünyası, Şeyh’in irfan yolculuğunun önemli duraklarını okuyucuya sunarken özel birtakım anılara da yer veriyor, özellikle İbn Rüşd ile Şeyh’in karşılaşması anekdotu, iki büyük âlimin manevi âlemdeki ortak noktalarını okuyucuya aktarması açısından önemli.[19] Bunların yanı sıra gezgin bir sufinin dostluğa verdiği önem, karşıt olsun veya olmasın her fikre hoşgörülü olması, kendisi dışında yaratılan her canlıyı mukaddes sayması vb. gibi vasıflarını bizlere hatırlatması da cabası. Bu bağlamda önce bu kitaba vesile olan OTTO Yayınlarına sonra kitabın müellifi Cağfer Karadaş’a minnettar olduğumu belirtmeliyim.

Sözlerime manidar olacağını düşündüğüm meşhur sufi şair İbnü’l Farız’ın[20] bir dörtlüğüyle son vermek istiyorum:

Senin gördüğün her şey, Bir’in işi.
Yalnızlık içinde, ama sımsıkı örtünmüş olandır O.
Kaldırırsan bu gölge perdesini, kuşkular dağılıp gider:
Suretler yok olur, yalnız O’dur her şey.
Ve sen nurlanmış kişi, O’nun nuruyla bilirsin.
O’nun fiillerini, duyuların gecesinde bulursun.
[21]

Can Murat Demir

[1] Muhyiddîn Muhammed bin Ali bin Muhammed el–Arabî el–Hâtimî et–Tâî.
[2] Cağfer Karadaş, Muhyiddîn İbn Arabî ve Düşünce Dünyası, (İstanbul OTTO Yayınları, 2018).
[3] A.g.e., s.66.
[4] Kur’an’da türevleriyle birlikte “sıkıntıyı kaldırmak ve çaresizliği sona erdirmek” mânasında kullanılır (Râgıb el–İsfahânî, el–Müfredât, “kşf” md.; M. F. Abdülbâkī, el–Muʿcem, “kşf” md.).
[5] A.g.e., s.69.
[6] ‘Hiçbir inançta takılı kalamam ve hiçbir inanca düşmanlığım yok’ anlayışı.
[7] Esma’ül Hüsna
[8] A.g.e., s.77
[9] Rahmani Ruh.
[10] Fusus’ül Hikem ve Fütuhat–ı Mekkiye.
[11] A.g.e., s.97.
[12] İbnü’l Arabi, Fusüsul Hikem, Çev. Ve Şerh Ekrem Demirli, (İstanbul, Kabalcı Yayınları 2008). “Ben ne resulüm ne de peygamber, Ben yalnızca bir varis ve ahiretimin bekçisiyim.”
[13] Allahı tanıma–bilme yani marifetullah konusunda Şeyh oldukça nettir, O’na göre Allahın tanıma salt nazari bilgiyle mümkün değildir, tam aksine keşf bir tamamlayıcı bir yöntemdir. Şeyh diğer sufilerle aynı görüştedir.
[14] Hiçbir sıfat ya da ismin bulunmadığı ilahi makam, derece.
[15] Ekrem Demirli, İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan (İstanbul, Alfa).
[16] Hâkim Tırmizi’nin altyapısını döşediği velayet teorisi, İbn Arabi’nin Fütuhat-ı Mekkiye’sinin 73. babının ikinci kısmında birtakım tabakalar halinde en geniş şekilde ortaya konulmuştur. Ahmet Yaşar Ocak, Tasavvuf, Velayet ve Kâinatın Görünmez Yöneticileri, Tarihsel ve Eleştirel Bir Yaklaşım, s. 183,( İstanbul Alfa).
[17] İsrâ Suresi 44.
[18] Şeyhü’ş-şüyûh, üstâdü’l-evliyâ, sultânü’l-vârisîn, Ebü’n-Necât ve Sîdî gibi unvanlarla anılan Ebû Medyen’in özellikle Kuzey Afrika ve Endülüs mutasavvıfları üzerinde güçlü ve kalıcı etkileri olmuş, tesiri Yemen’e kadar yayılmıştır.
[19] Bu özellikleri nedeniyle tabakat kitaplarıyla benzerlik taşıyor denilebilir.
[20] İbn Arabi’nin çağdaşı mutasavvıf şair.
[21] Annemarie Schimmel, İslamın Mistik Boyutları

Bazı yerel gazetelerde ve The Parlemento Dergisi‘nde köşe yazarlığı ve haber editörlüğü yaptı. Yazılarını Mavi Melek Edebiyat Topluluğu, Düşünbil gibi dergilerde yayınlama fırsatı buldu. 2009 yılından bu yana felsefehayat.net'in (kurucu) editörlüğünü sürdürmektedir.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.