‘Bilgimizin kaynağı nedir’[1] sorusu felsefenin en temel sorularından biridir. Bu soruyu şöyle de dile getirmek mümkün: “Nasıl biliyoruz?” Bu sorularla haşır neşir olan insan aklı kendince bir takım cevaplar bulmaya çalışmıştır: Kimi, bilginin kaynağını sezgilerde müşahede etmiş, kimi tecrübede, kimi hislerde kimi de Tanrı’da. Bu cihette özellikle filozof takımı oldukça fazla mesai harcamıştır. Örneğin Descartes, Meditasyonlar’ı telif etmiş, bilginin kaynağına “şüphe”[2] fikrini yerleştirmiştir. Ünlü İslam filozofu Gazzali’nin kaleme aldığı El─Munkız Mine’d Dalal adlı eser bir diğer önemli örnektir. El─Munkız, Gazzali’nin “bilgi”nin menşei hakkındaki soruşturmasının uğrak noktalarını sunan spesifik bir metindir. Gazzali ile bazı konularda Descartes aynı fikirdedir, ancak Gazzali’nin konumu[3] gereği bulduğu sonuç ve izlediği metot Descartes’den farklıdır. Gazzali neticede Sünni bir ulemadır ve bilginin kaynağını nihayetinde Nübüvvete ve oradan da Tanrıya bağlar.

Munkız[4]da Bâtınilere, Filozoflara, Materyalistlere ve Kelamcılara entelektüel anlamda savaş açmış, onların metotlarını boşa çıkararak en nihayetinde Sufilere hak vermiştir. Konu hakkında Gazzali’ye ait bir diğer eser Mişkatü’l Envar[5] ise metafizik tarafı ağır basan bir metindir ve batıni ve irfani birtakım çıkarımları içerir. Munkız‘ın tamamlayıcısı ya da takipçisi gibi görünen Mişkat, Munkız’ın daha kategorik bir sunumu gibidir. Hülasa Mişkat, her ne kadar küçük bir felsefi risale gibi görünse de aslında epistemolojik tarafı ağır basan Bilgi ve Hakikat ilintisinin serimlendiği değerli bir metin olarak karşımıza çıkmaktadır.

“Duyular Yanıltıcıdır”

Meditasyonlar adlı eserin ana teması şüphedir;[6] ancak bu şüphenin nesnesi bizzat Duyulardır. Gazzali de aynı şekilde duyuların(ya da daha çok ‘göz’ organının) izafi ve yanıltıcı olduğundan bahseder. Akabinde duyulardan tatmin olmaz ve Duyuların önüne Aklı koyar, en azından ona göre Akıl Göz’e (duyurulara) göre bir nebze olsun Hakikate daha yakın durur bu sebeple Nûr[7] ismini duyulara nispetle daha çok hak eder. Göz her ne kadar görse de idrak ettirici (yorumlayıcı) olan Akıldır ve sonsuz sayıda şeyin bilgisini içerebilir: “Şu halde varlıkların bütünü aklın sahası içindedir. Çünkü o bütün saydığımız varlıklarla birlikte sayamadıklarımızı da ─ki bunlar daha fazladır─ idrak eder. Bütün bunlarda tasarruf eder, yakīni  ve doğru bir biçimde bunlar üzerinde hükmeder. Gizli sırlar onun için açık, kapalı manalar onun yanında aşikârdır. Zahiri göz nûr ismini almaya layık olmak bakımından aklın girebildiği mecralara nasıl girebilsin?”(a.g.e. s.23) Gazzali bu hususları sıraladıktan sonra gözün kısıtlılığından bahsetmeye devam eder ve sonsuzluğu hesap edemediğini dile getirir: “…akıl, sayıları idrak edebilir, bunların ise bir sonu yoktur. İkinin, üçün ve diğer sayıların katlarını idrak eder ki bunların bir nihayeti olması tasavvur edilemez. Ayrıca sayılar arasında çeşitli nispetler idrak eder ki bunların da bir sonu yoktur. Hatta bir şeyi bildiğini, o şeyi bildiğine dair bilgisini, o şeyi bildiğine dair bilgisine dair bilgisini…bilir. Bu cihetten sahip olduğu kuvvet de aynı şekilde herhangi bir sınırda durmaz.”

Gazzali aklın yüceliğini kabul eder ama geçici bir süre çünkü sırada daha yüce şeyler vardır, örneğin Kuran, Peygamber (nübüvvet) ve nihayetinde Allah. Gazzali, zamanı gelince aklı da terk eder Akıl doğası gereği birtakım vehimler ve hayallere gark eder. Bunlardan sıyrılırsa hataya düşmez. Aklın gözdeki gibi perdesi olmasa da onun da bir uyanma vakti vardır: Ölüm. Gazzali ölüm halinde tüm perdelerin kalktığını söyler ve şunları ekler: “Bunlardan tam anlamıyla sıyrılması ölümden sonra gerçekleşir. İşte o zaman perde kalkar, sırlar aydınlığa kavuşur, herkes hayır ve şer olarak daha önce ne yaptıysa onu karşısında hazır olarak bulur. Bir kitabı müşahede eder ki o kitap, “küçük büyük demeden her şeyi sayıp dökmektedir.” Bu zamanda ona denir ki: Senden perdeni kaldırdık, bugün artık gözün keskindir.”[8]

“Nûr” ve Hakikat İlişkisi

Gazzali’nin eserlerini incelediğimizde şunu apaçık fark ederiz: kendisi bir konuya izah getirecekse önce onu ─tamamen anlamlı─ parçalara ayırır, sonra bu parçaları birer birer tahkik eder, nihayet tüm bunları hiyerarşik bir sunuşa bağlar ve okuyucuya sunar. ─Gazzali’nin bu özelliği belki de tümevarım[9] metodunu kullanmasından mütevellittir kim bilir!─ Velhasıl, Gazzali ─Birinci Fasılda “Nûr nedir” sualinin ─izahına girişiyor, Gazzali’ye göre Nûr, Hakikat ’ten başkası değildir, kısaca Allah Nûrların en hakikisidir. Gazzali bu soruşturmayı iki cihette sürdürüyor: biri avam diğeri havas. Bunu yapmasının bir nedeni var: Gazzali varlık planında bulunan bir şeyin ancak karşıtıyla mümkün olacağının farkında, bu diyalektik[10] sayesinde Nûr kavramına hem zahir(görünen) hem de batın(idrak edilen, bilinen) anlamında eğiliyor. Bu bağlamda avamın anladığı üzere Nûr, sadece fiziki ortamları aydınlatan bir ışık kaynağıdır. Ancak havasa göre Nûr, aynı zamanda ilahi özün(kaynağın) ta kendisidir. Gazzali havas için şöyle bir tanıma ulaşır: Nûr, Görme ve Bilme(idrak etme) yeteneğinin nesnesi değil sahibidir, o bizzat faildir ve her daim gören göze eşlik eder. Hak Nûr, tüm şeylerin(varlık─yokluk) görünmesini, onların canlanmasını, en yüce Nûra hizmet etmelerini sağlayan Zat’tır.

Gazzali, Nûr kavramının avam cihetindeki anlamına ise şöyle bir açıklama getiriyor: “…Nûr veren cisimlerden çıkıp kesif cisimlerin üzerine yansıyan ışığa da kimi zaman nûr denilmiştir Mesela “Yeryüzü nurlandı.” “Güneşin Nûru yeryüzüne düştü.”(a.g.e. s.20)

İşrakiliğin kurucusu sayılan ünlü İslam filozofu Sühreverdi[11] bu konuda Gazzali ile hemfikirdir: “Eğer varlıkta her türlü açıklama ve tanımdan müstağni bir şey varsa, o zatıyla/kendi kendine apaçık (zahir) olandır; varlıkta da ışıktan daha apaçık bir şey yoktur.” “Bu alıntıda görüldüğü gibi, Sühreverdi nazarında ışık her şeyden daha apaçıktır ve hiçbir açıklama ve tanıma muhtaç değildir. Işık, sadece kendisi bizzat apaçık olmakla kalmayıp başka her şeyi de kendi aydınlığında apaçık kılar.”[12] Görüldüğü üzere Sühreverdi’nin “ışık” tasavvuru Gazali’nin Nûr hakkında söyledikleriyle hemen hemen eş değerdir, Sühreverdi “ışık” kavramını varlıkın yerine kullanır.

Yukarısı ve Aşağısı Arasındaki Bağlantı

Ortodoks Yahudi mistisizminde ekseriyetle kabul edilmiş bir inanç vardır: İnsan cennette yaratılmıştır ancak kendi nefsinin maharetiyle oradan –ilahi huzurdan– uzaklaştırılmıştır ve aynı insan tekrardan ilahi huzura dönmek (Âdem sıfatına nail olmak) için kendisine bahşedilmiş olan ilmi “yeryüzünden semaya doğru” çalışmalıdır. Bahsi geçen aşağısı yukarıya aracıdır yani hizmetkârıdır, dünya bu maksattan hâsıl olmuştur. Aşağısı gölge ise yukarısı nurdur, aşağısı yalan ise yukarısı gerçektir. Bu kendi içinde bağımlı-diyalektik yapı varoluşun kendi içindeki düalist yapıyı da ele verir.

Bu prensip Yahudi mistisizminde[13] ekseriyetle kabul edilmiştir. Bu prensibin benzerine Gazzali’de rastlıyoruz: “Şehadet âlemi melekût âlemine giden bir merdiven olup sırat─ı müstakim üzerinde yürümek de bu merdivende yükselmekten ibaret olunca –ki buna “din ve hidayet menzilleri” de denilir– eğer bu iki âlem arasında herhangi bir bağ ya da münasebet olmasaydı, birinden diğerine yükselişi tasavvur etmek de mümkün olmazdı. İlahi rahmet, şehadet âlemini, melekût âleminin mukabiline yerleştirdi. Bu âlemde ne varsa, öbür âlemdeki bir şeyin misalidir.”[14] Hermetik öğretide sıkça vurgulanan “Yukarıdaki Aşağıdaki gibidir” söylemi Gazzali’nin de radarına girmiş görünmektedir. Zira makro-kozmos ile mikro-kozmos arasındaki ilişkiyi tanımlayan bu kozmik kural İslam mistikleri tarafında oldukça rağbet görmüş bir görüştür. Konuya biraz daha açıklık getirmek amacıyla Hermes’ten bir bölümle devam edelim: “Her güneş Tanrının bir düşüncesidir ve her gezegen ise bu düşüncenin aldığı biçimdir. Ey ruhlar! Binbir zorluk çekerek yedi gezegenin ve onların yedi göğünün yollarından aşağıya inip tekrar yukarı çıkmanızın nedeni işte bu ilahi düşünceyi tanımak içindir.”[15] Gazzali’nin ruhani (yukarısı) ve cismani (aşağısı) olarak ikiye ayırdığı âlem işbu bu niteliklerle insana sunulmuştur, her iki âlemin de bir varoluş bağlamı ve insan için sunduğu nimetler bakımından nispet edilebilir bir ciheti vardır.

Gazzali’nin Varlık Anlayışı

Gazzali’nin iki farklı Vücud (varlık) anlayışı var: Varlığı kendi zatından olan ve varlığı başkasından olan. Buradaki varlık planı İbnü’l Arabi’deki vahdeti vücut anlayışından farklıdır. Bilindiği üzere Arabi varlığı birlemiş ve sonunda ‘sadece Allah vardır’ demiştir. Gazzali varlık âlemini yaratılan ve yaratan[16] adlı iki parçaya ayırmış ve şunları söylemiştir: “Varlığı başkasından olanın varlığı ödünçtür, kendi nefsiyle kaim değildir. Bu varlığın zatı, bizzat zatı haysiyetinden nazar-ı itibara alınırsa mutlak olarak yokluktan ibarettir. Bu varlık, ancak başkasına olan nispetinden dolayı mevcuttur. Fakat zengin bir kişiden ödünç elbise almak örneğinden anladığın gibi bunun hakiki bir varlığı yoktur. Şu halde hakiki Nûr Allah Teâlâ olduğu gibi hakiki mevcut da Allah Teâla’dır.” (a.g.e. s.32)

Sırlar Avama İfşa Olunmaz

Gazzali’nin seçkinciliği manidardır, bilinmesi gerektiği kadarını söyler ve yazar. Mişkat bu kaygıyla yazılmış bir metin. Müellifin ketumluğunda haklılık payı makuldür: Gazzali hakikat uğruna fedakârlık yapılması gerektiğine inanan bir münevver. Bu gerekçeyle o, hakikatin ve bilgisinin kategorize edilmesini (hiyerarşiye bağlanmasını) doğal karşılar, ona göre evrende ve yaradılışta ulvi bir gaye varsa ve insan bu gayenin idrakine varmak istiyorsa aklını ya da ruhunu geliştirmelidir. Bu gelişimin (nimetlerin) anahtarı insan ruhunun seviyelerinde gizlidir ve her insan mertebesine göre hakikatten pay almaktadır. Bu bağlamda Gazzali’nin Mişkat’ın içinde yer yer uyarılarda bulunarak ‘şimdilik bu kadar kâfi’[17] demesi bu çekincenin ispatı niteliğindedir.

Gazzali Okumanın Cazibesi

Gazzali’nin kaleme aldığı eserlerin sayısı hala belirsizdir, oldukça üretken bir yazar olması Gazzali’nin hangi eserleri kaleme aldığının tespitinde ilim adamlarına hala zorluklar yaşatmaktadır. Gazzali’ye bu bağlamda metafizik ve irfan alanında yazılan birçok eser nispet edilmektedir ancak Mişkat kendisine aittir, bu konuda ilim adamları ittifak halindedir. Mişkat, Gazzali’nin batıni yorumlarının en yoğun olduğu eseridir. Gazzali, Mişkat’te Nûr Süresi[18]nin tefsirinden yola çıkarak Allah’ın varlığına ilişkin ispatlarını sıralar –ki bunu yaparken Neo-Platonik sudûr teorisinden faydalanır– ve bu konuda şüpheye düşen birçok ekolü aydınlatmayı düstur edinir. Mişkat bu meyanda kendisinden sonraki birçok sufi ve filozofu[19] etkilemiş bir metindir. Allah’ı nûr ile özdeşleştiren Mişkat, İslam metafizik geleneğinin klasikleri arasındadır diyebiliriz.

Mişkat rehber bir kitap, bu bağlamda hem sufi hem de felsefi literatüre temel oluşturuyor ancak Gazzali’nin başka bir hususiyeti daha var: Kaleme aldığı metinlerin türünü ya da tarzını belirlemeniz oldukça zor, bu da onu özgün bir hale büründürüyor. Yazım üslubu olarak aynı an da filozof, müfessir, mutasavvıf tavrına rastlamanız mümkün. Gazzali çok yönlü bir yazar, –tipik bir İslam münevveri. Bu manada her ne kadar felsefeye karşı tutumu gereği düşman gibi telakki edilse de Gazzali her yönüyle tipik bir İslam mistiğidir; bilhassa entelektüel derinliği münasebetiyle tasavvuf ve felsefe okuyucusuna hitap etmeye devam etmektedir.

 

Can Murat Demir

[1] Bu soru en nihayetinde insan varlığının saf olma arayışına gönderme yapar. “Nasıl biliyorum” sualiyle aynı merhalede bulunur. Bu suallerin cevaplarını araştıran insan aslında kendi kökenini soruşturmaktadır. Bilgi ve İnsan ikilisi aslında Hakikatin iki çocuğu gibidir.
[2] Descartes’ın şüpheciliğinin bittiği yer Tanrı fikridir. Meditasyonlar bu anlamda düşünürün kişisel arınma ve saflık arayışının ürünündür.
[3] Sunni bir ulema
[4] Gazzali bu eserinde şu sorunun yanıtlarını arar: “Neye inanabilirim?”
[5] Gazzali, Mişkatü’l Envar Nûr Metafiziği, Çev. Asım Cüneyd Köksal, KETEBE, 2020
[6] “Düşünüyorum öyleyse varım” tümcesi “varlığı” salt düşünce üzerine temellendirir ve öyle tasavvur eder.
[7] Hareket ettiren, zuhur edip yaşam veren, idrak ettirici ışık.
[8] “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.”
[9] Dünyadan semaya, şeylerden Tanrıya vb. Gazzali “kök”lerden “dallar”a inmeyi değil, dallardan ve onun işaretlerinden Kök’e ulaşmayı tercih eder.
[10] Gazzali’nin metafizik metodu, “görünen” ve “görünmeyen”, “avam” ya da “havas” ayrımından hareket eder. Bu sayede her şey’e iki farklı yönden izah getirerek onları cem eder, bu cem etme İbnü’l Arabi’de tahakkuk eden Vahdeti Vücud fikrinden biraz farklıdır, zira Arabi “Allah dışında hiçbir şey yoktur” söylemini savunur ve geliştirir.
[11] İşrâkī felsefe akımını kuran filozof.
[12] Ğulamhüseyin İbrahimi Dinani, İslam Dünyasında Felsefi Düşüncenin Serüveni, 3. Cilt, Türkçesi Tahir Uluç, KETEBE, 2020
[13] Tevrat’ın şerhi sayılabilecek Yahudi mistisizminin başucu metini Zohar Kitabı burada zikredilmelidir.
[14] Konu hakkında Hermes’in Zümrüt Tabletlerinde şöyle söylenmiştir: “Aşağıda olan yukarıdaki gibidir, yukarıda olan aşağıdaki gibidir ve birlikte tek bir şeyin mucizesini gerçekleştirirler.” Hermes Trismegistus, Corpus Hermeticum Hermetik Öğreti, Çev. Hürrem Gür Türer, Mavi Kalem Yayınevi, 2018
[15] Edouard Schure, İnsanlığı Aydınlatan Büyük İnisiyeler Dinlerin Gizli Tarihi, Ruh ve Madde Yayınları, 2016
[16] Şehadet ve melekût âlemi
[17] Müellif her ne kadar bir takım sınırlamalar getirse de bazı bölümlerde Peygamberlik makamı sırlarından dahi bahsetmekten geri kalmıyor.
[18] Nûr Sûresi 35. âyet
[19] Sühreverdi, İbn-i Sina ve İbnü’l Arabi.

Bazı yerel gazetelerde ve The Parlemento Dergisi‘nde köşe yazarlığı ve haber editörlüğü yaptı. Yazılarını Mavi Melek Edebiyat Topluluğu, Düşünbil gibi dergilerde yayınlama fırsatı buldu. 2009 yılından bu yana felsefehayat.net'in (kurucu) editörlüğünü sürdürmektedir.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.