“Sessizlik” ve “Bilgi” arasındaki akrabalık nereden kaynaklanır? Ses ile insanın birlikte anılışı kapitalist söylemden mi ibarettir? Modern zamanlarda bilgilenmenin boyutları mı değişti? İnsanın kendilik [var oluş] bilgisi ile inziva arasında nasıl bir bağ var? Bu gibi sorulara yanıtlar arayan Sessizlik okuyucuya hem felsefi hem de epistemolojik bir takım argümanlar sunarken insanın bu bağlamda nesne, sanat, estetik, fotoğraf, din gibi şubelerin karşısındaki reflekslerinden bahsetmekten de geri durmuyor.

İnsan icatçıdır hem kendi lehine hem aleyhine didinir durur. İcat ettikleriyle beklentileriyle daha iyisini daha güzelini umar. Bir yandan modern hayatı arzular, bir yandan da kırsal hayatı, bir yandan doğayla barışık olmak öte yandan –içten içe meydan okur. Hülasa insan kararsızdır ironik bir düalitenin içinde debelenir, modern hayat onu iki katmana ayırıp, sağ duyudan ve iyi niyetten el çektirmiştir.  Modern zamanlara ait “insan” ya da “yaşantısı” dediğimiz mefhumu çok da matah bir şey değildir: Şeytan görünümlü melek tabiri tam da onu[1] tasvir etmektedir.

İcat edilen modern hayatın insan üzerinde birçok negatif etkisi vardır: bunlardan biri de “sessizlik”. Sessizlik arayışımız yüzyıllardır devam etmekte. Şehrin daha doğrusu insan ve makine yığınlarının hatırı sayılır egemenliği sayesinde huzurdan uzak yaşantımızla sessizliğe hasret bir yönümüz de var. Peki sessizlik neden bu kadar önemli? Onu varoluşumuzun kaynağına konumlandıran şey ne? Bu soruların tehlikeli cevapları olabilir, ama korkmayalım; bu bağlamda konuyu bir tık ileriye taşıyıp Sessizliğin felsefi kökenleri üzerinde biraz durmakta fayda var.

Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı.[2]

‘Sessizlik’ ve ‘Bilme’ Arasındaki Tuhaf Rastlantı

Bilindiği üzere “ses” denilen şey hem bir iletişimi[3] hem de iletişimin olmadığı kimsesiz bir ortamı çağrıştırır. Dolayısıyla “Ses” olumlu bir intiba bırakırken “Sessizlik” daha korkutucu daha belirsiz bir durumu imgeler. Kimsesizlik vurgusunu da işin içine katarsak aslında sessizlik tekinsiz bir imgelem içinde bulunur. Demek ki “sesli-lik”, içinde birtakım yazıların, konuşmaların, haykırışların, öğrenmenin… kısacası Bilginin mümkün ya da var olduğu bir göndermeye de sahip.

‘Bilmek ile Sessizlik arasında negatif bir bağlantı olabilir mi’ kim bilir belki de işin özünde şu motto vardır: ‘Sessizlikte bilgi üreyemez’ Bu prensip düşünülmeye muhtaç gibi görünüyor. Zira bu çıkarım salt materyalist düşüncelerle telakki edilirse ancak o zaman bir haklılık payı olabilir. Bu anlayışta ortada nesne yoksa ses te olamaz, bu durumda bilgiden söz edebilir miyiz? Tabi ki hayır. İşin açıkçası bu erken sonuç ve ardındaki malum söylem[4] beni ilgilendirmiyor, çünkü bu çıkarımda tepki ya da öğrenme süreci tamamen maddeye bağlanmış ve felce uğratılmış. Ses ve türevlerini nesneye indirgemek evrenin ve insanın derinliğine bir hakaret. “Oysa sessizlik, cehalete gösterdiğimiz hürmetten, utanç içinde iç çekerek dile getirilen bir itiraftan, kutsal olana gönderdiğimiz bir duadan çok daha fazlasıdır.”[5] Biguenet’in yorumu materyalist bir tavrı andırsa da makul bir tarafı da var. Sessizlik izahını yaparken filozoflara da atıf yapan yazar bir önceki cümlesinde Wittgenstein’ın meşhur mottosunu[6] ele alır: …üzerine konuşamayacağımız şey konusunda susmalıyız.”

‘Makul bir tarafı var’ deyip işaret ettiğim husus ise şu: Biguenet Sessizlik adlı kitabının ilerleyen sayfalarında “İstemli Sessizlikler” başlığı altında mistisizmin belli başlı isimlerini referans alarak inziva mefhumuna değinmiş, Sessizlik mefhumunu birçok şubede araştırmıştır. Bu yönüyle onu materyalizmin kör kuyularına hapsetmek haksızlık olur.

İnsanın bu dünyadaki talihsizliklerinden biri ve hatta en önemlisi bilmeyi arzulamaktan vazgeçiştir. Bilmeyi istememek, merakını yitirmek olsa olsa bir lanettir. Sessizlik bilinenlerin tam aksine şeylerin ardında yatan özlere ilişkin talepten sudur eder. İnsanın laneti ortadan kaldırıp, sesi[7] terk etmesinin biricik nedeni budur. İnsan ses ve gürültüyle lanetlenmiştir ve kendiyle baş başa kalmaya yani inzivaya [halvet] hasrettir. Bu bağlamda Sessizlik epistemolojik bir cihete de sahiptir: –Kendindelik. Bu tipik bir mistik yöntemdir. Sessizliğin içindeki yalnızlık mistiklere göre keşfin yolunu açar, kendi üzerine düşünmeyi ve bilinçlenmeyi sağlar. Hülasa Sessizlik bilinçlenmeyi beraberinde getirir. Biguenet konu hakkında şunları söylüyor: “Ruhsal arınma amacıyla uygulanan istemli tecrit birçok dinde geleneksel bir unsurdur. Gautama Buddha ve Lao-Tzu gibi pek çok dini kişilik ömürlerinin en azından bir kısmını münzevi olarak geçirmişlerdir.” (A.g.e., s.39) Biguenet her ne kadar devam eden cümlelerinde sessizliğin yalnızlık ile alakasının bulunmadığını ima etse de bu eksik ve aldatıcı bir yorumdur.[8]

Son Söz

Modern Dünya uğuldar[9]diyen Biguenet’in Sessizlik adlı kitabı biraz teknik biraz da mahiyet bakımından eksik tarafları olan bir metin. Örneklemin dar tutulmuş, kapsamı sadece Amerika ve Avrupa ile sınırlandırılmış olması okurun bakış açısını bir nebze sıradanlaştırabilir. Bunun dışında yazarın felsefi litaratürü ve yazma prensiplerini iyi takip ettiği, modern kapitalist dünyayla arasına hep bir mesafe koyuşu da dikkat çekiyor. Öte yandan Sessizlik mefhumunun modern kurum ve icatlar nezdindeki yansımaların görmesi açısından Biguenet iyi iş çıkarmış ve akabinde bu etkileşimin felsefi sacayaklarını okuyucunun beğenisine sunmuş.

İthaki Yayınlarının “Minima” serisinden çıkan Sessizlik serinin diğer kitapları gibi arşivlenmeyi ve okunmayı hak ediyor.

Can Murat Demir

[1] Burada bahsettiğim husus, kapitalizmin insan ruhuna yönelik sistemli saldırısıdır başkası değil.
[2] “Yuhanna”.
[3] Konuşma, karşılıklı susma, ya da sessiz iletişim olarak yazışma sayılabilir. Örneğin günümüz teknolojisiyle anlı sohbetlerde kullandığımız “emojiler” bir yönüyle sadece bir imgedir ama zihnimizde bir sese bir göndermeye kısaca bir iletişime dönüşür.
[4] Kanaatime göre nesnesiz bir varoluş mümkündür. Nesne olmadan önce de bilgi vardı. Bilginin uğrak yeri maddeyle sınırlandırılmamalı.
[5] John Biguenet, Sessizlik, İthaki Yayınları.
[6] Wittgenstein’ın konu hakkındaki çalışmaları oldukça derindir. Ancak bu söylemi ile felsefeyi tamamen fenomenolojik dünyaya hapsetmiş görünür. Daha doğrusu sessizliği bilme talebine karşı üstün görmüştür. Susmak, bir eylem ya da felsefi bir tavır olarak görünmese de Wittgenstein Susma eyleminin kökenlerinde felsefi bir edep arar. Ona göre felsefe yapmak ya da gündelik hayatta bir şey hakkında konuşmak bazı sınırları içermelidir. Bu sınır “bir şey hakkında malumatı olmak” dediğimiz durumun tam kıyısında durur. Bu anlamda Susmak soylu bir davranıştır. Hakkında konuşamadığımız şey için susmalıyız der Wittgenstein. Tanrı ya da ölüm gibi konularda susmamızı öğütler, insan gevezeliğinin köküne dinamit koyarak birçok zırvaca kurulmuş argümanlardan(cümlelerden) bizi korumak ister. Onun felsefesi gereksiz tüm (dilsel) yüklerden kurtulmuş bir insanı müjdeler. Bkz. http://www.felsefehayat.net/wittgenstein-dil-oyunlarinin-gercekle-imtihani.html
[7] Bilginin önündeki her türlü engelden bahsediyorum
[8] Biguenet’in kritik hatası Anadolu tasavvuf dünyasına kitabında eğilmemesidir. Kendisi daha çok Katolik inziva ritüllerini örnek gösterir.
[9] A.g.e., s.79

Bazı yerel gazetelerde ve The Parlemento Dergisi‘nde köşe yazarlığı ve haber editörlüğü yaptı. Yazılarını Mavi Melek Edebiyat Topluluğu, Düşünbil gibi dergilerde yayınlama fırsatı buldu. 2009 yılından bu yana felsefehayat.net'in (kurucu) editörlüğünü sürdürmektedir.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.