Tercüme ve Dilin Özü, Martin Heidegger’in Hölderlin üzerine verdiği derslerden süzülen, sözlüklerin sınırlarını aşan bir hakikat arayışıdır. Tercüme; bir dilden diğerine kelime taşımak değil, yabancı bir dilin aynasında kendi ana dilimizin uyanışını ve berraklaşmasını sağlamaktır. Prof. Yusuf Örnek’in sayesinde sunulan bu metin, Kant ve Hegel gibi zirvelerin “anlaşılır kılma” adına düzlüğe indirilmesine karşı çıkarak, tercümeyi bir tırmanış patikası olarak yeniden kurguluyor.
Peki ama bir tercümenin doğru olduğuna kim nasıl karar veriyor? Yabancı bir dildeki kelimelerin anlamlarını biz bir sözlükten tedarik ediyoruz, fakat sözlüğün verdiği karşılıkların hep dil bağlamlarındaki yorumların üzerinde oturmak zorunda olduğunu ve tek tek kelimelerin, kelime kullanımlarının buradan alındığını unutuyoruz. Bir sözlük çoğunlukla bir kelime anlamı hakkında doğru bilgi verebilir, fakat bu doğru bilgi ile bizim bu kelimenin içinde bulunduğu özlü alan hakkındaki sorgulamamız sürdükçe, kelimenin ne anlama geldiği ve gelebileceğinin hakikatin yönündeki fikrimize kefil olamaz. Bir sözlük, bir kelimenin anlaşılması ile ilgili açıklamalarda bulunabilir ama asla önceden ve bütünüyle bağlayıcı bir merci değildir. Bir sözlüğe dayanmak her zaman, bir dilin kendi tarzında ve kendi sınırlarında çoğunlukla hiç kavranamayan yorumuna dayanmak demektir.
Biz tabii ki dilli bir ulaşım aracı olarak gördüğümüzde, ulaşımın ve takasın tekniği olarak sözlük hiç kuşkusuz bu işe uygundur ve bağlayıcıdır. Dile, onun bütünüyle bir halkın tarihe mal olmuş ruhu açısından baktığımızda ise hiçbir sözlüğün doğrudan doğruya bir ölçüsü ve bağlayıcılığı bulunmaz. Aslında bu elbette her tercüme için geçerlidir çünkü tercüme zorunlu olarak bir dilin ruhundan başka bir dilin ruhuna adım atmaktır. Bir dilin bir kelimesinin başka bir dilin kelimesi ile çakışabileceği ya da çakışması gerektiği anlamında bir tercüme olamaz. Lakin bunun mümkün olmaması bizi tercümenin nasıl bir başarısızlıktan ibaret olduğuna dair bir itibarsızlaştırmaya götürmemelidir. Tam tersine, tercüme, tercümesini yapılan dilin içinde bulunan ama yorumlanmamış bağlamları ortaya çıkarabilir. Buradan görmekteyiz ki her tercüme bir yorumlama olmak zorundadır. Buradan görmekteyiz ki her tercüme bir yorumlama olmak zorundadır, fakat aynı zamanda bunun aksi de geçerlidir: her yorum ve onun hizmetinde olanlar da tercümedir. O takdirde tercüme sadece iki farklı dil arasında değil, aynı dilin içinde de tercüme hâline gelir.
Hölderlin’in ilahilerinin tercümesi bizim Alman dilimizin içinde bir tercümedir. Aynı şey, örneğin Kant’ın “Saf Aklın Kritiği”ni veya Hegel’in “Tinin Fenomenolojisi”ni konu edinen bir yorum için de geçerlidir. Burada zorunlu olarak bu tip eserlerin kendi özlerinde bir tercümeye ihtiyaçları olduğunun kabul edilmesi yatar, fakat bu ihtiyaç bir eksiklik değil, onların kendi içlerindeki üstünlüğüdür. Başka bir deyişle, tarihe mal olmuş bir halkın dilinin özünde aynı sıra dağlara benzer şekilde bazen bir vadiye ve düzlüğe doğru yol almak ve aynı zamanda nadiren zirvelere ve normalde hiç kimsenin çıkamadığı yüksek tepelere çıkmak da vardır. Bunların arasında yarım yamalak yükseklikler ve basamaklar bulunur. Gerçi tercüme etme olarak yorumlama tabii ki bir metni anlaşılır kılmaktır, ama sıradan aklın kastettiği şekilde değil.
Verilen örnekte kalacak olursak, edebî veya düşünsel bir dil eserinin zirvesi tercüme aracılığıyla törpülenmemeli ve bütün bir sıradağ yüzeyselliğin düzlük alanına dönüştürülmemelidir. Tam tersi tercüme, okuyucuyu zirveye tırmanış patikasına getirmelidir. Anlaşılır kılmak asla şiiri ya da düşünceyi sıradan bir kanaate ve onun anlayış ufkuna benzetmemelidir. Anlaşılır kılmanın anlamı, eğer bir eserin hakikatı ortaya çıkarılacaksa, alışılagelmiş kanaat edinmenin kör inadının kırılmasının ve terk edilmesinin zorunluluğunda bulunur. Tercüme yapmanın özüne dair bu ara not, tercümenin güçlüğünün sadece teknik bir güçlük olmadığını, tercümenin insanın kelimesinin özünü ve dilin onurunu ilgilendirdiğini hatırlatmak için yapıldı.
Bana tercüme yapmaktan ne anladığını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.
Tercüme yapmak hiç de öyle karşı kıyıya ulaştırmak, nakletmek ve kendi anadilinin aracılığıyla yabancı bir dile geçiş değildir. Tercüme yapmak daha ziyade, yabancı bir dille yapılan müzakere sayesinde kendi ana dilinin uyandırılması, berraklaşması ve gelişmesidir. Teknik açıdan bakıldığında, tercüme yapmak, yabancı bir dilin ana dille ikamesidir ya da bunun tersidir. Tarihsel derinleşme açısından düşünüldüğünde, tercüme yapmak, kendi ana dilinin içselleştirilmesi için yabancı bir dille yapılan müzakeredir, tartışmadır.
(Martin Heidegger’in 1942’de Hölderlin üzerine verdiği dersten alıntıdır.)
Çeviri: Prof. Dr. Yusuf Örnek
Edit: Can Murat Demir
Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=TY5JA_FnxLA
Heidegger, tercümenin bir “başarısızlık” değil, aksine orijinal metnin içinde uyuyan ama yorumlanmamış bağlamları uyandıran bir başarı olduğunu söyler. Onun için tercüme, yabancı dille yapılan bir “tartışma”dır; bu tartışmanın sonunda yabancı dile değil, kendi dilimizin köklerine ineriz. Metindeki “zirveleri törpülememe” uyarısı, popüler kültürün ve “sıradan aklın” her şeyi basitleştirme çabasına karşı radikal bir duruştur.



