“Beni düzeltmeye çalışma” dedi Salim. “Ben böyle iyiyim. Rahatımı bozma, insanlardan hoşlanmadım hoşlanmayacağım da; bu yüzden uzak tut onları benden, mümkünse hiçbirisiyle tanışmak istemiyorum; anladın mı istemiyorum, onları ne tanımak ne de kokularını almak istemiyorum; hayatım boyunca hep yanılttılar beni, üzdüler, değer verdiklerim bana değer vermedi, onların değerlendirdikleri benim hoşuma gitmedi. Durum bu İlke. Durum kelimesini burada ilk kez kullandığım kayda geçsin lütfen.

Salim, “bu durumda kayda değer bir şey bulamadım” diye not düştü. Bu bir rapordu, insanlık raporu. İmzayı atmadan önce dünyanın ne kadar da boş kalabalıklarla dolu olduğunu düşündü. Acıdı dünyaya, insanlara değil. İlke eşyaya dokunmayı severdi, insanlarla bu denli sorunlu oluşunun sebebi yine kendisi gibi hastalıklı olan Doktora bağlıyordu. İkisi de teşhis konmuş insanlık düşmanlarıydılar. İnsanlık onlardan bihaberdi ama olsun bu önemli değildi onlar için; önemli olan sebepsiz yere bir eşyaya bir fikre ve bir topluluğa kin güdebilmekti; onlar da bunu çok iyi beceriyordu. Onlar bu anlamda iyi insanlardı. İyi insanların herkesle anlaşabilmesi beklenemezdi.

Oysa özlenen insan hala bekleniyordu.

Salim daha sakindi İlke ’ye göre. Soğukkanlılığıyla ün salmıştı. Okumasını seven, sevgiyi iyi okuyabilen bir kalbi vardı. Dürüst bir mizaca sahipti. Ailevi bağları kuvvetli, eğlenceden uzak bir yaşantısı vardı. Yeteri kadar konuşur, az yer çok gezerdi. Müzik tutkunu bir kulağa sahipti, özellikle klasik müzik ondan sorulurdu. Tüm konçertoları ezbere bilirdi; tam bir sanat yandaşıydı. Alkol bağımlısı, sigara içmez, inatçı bir maceraperestti. Bazı tavırlarıyla muhafazakâr, bir takım eylemleriyle devrimci sayılabilirdi. Tam bir notçuydu. Her şeyi not eder, kategorilerine göre sıralayıp arşivlerdi. Tanrıdan korkar hem de çekinirdi, ama bazen onunla savaştığı da olurdu; ölümden korkmaz, ölümsüzlüğe inanırdı.

Aralarında geçen diyaloglardan bir kitap bastırılabilirdi. Kavgaları bile belli bir düzende ilerliyordu, örneğin bir ara Türkiye’deki İşsizlik Sorunları üzerine bir tartışmada, Marks’ın diyalektik kurallarına aynen riayet etmişler hemen sonrasında Sokrates’in monologlarına geri dönmüşlerdi. Türk boyunun solmaz devrimci fikriyatını teşkil eden bu verimli tartışmalar “Vatan Millet Sakarya” edasıyla sonuçlanır ve muhakkak sonunda bedduayla karışık gözyaşı dökülürdü. İşte bütün yaptıkları buydu, onlara göre vatan böyle kurtarılabilirdi. Vatan dediğiniz basit bir toprak parçası değildi. Ağıtlarla ve gözyaşıyla bezenmiş bir bayrağa sahiptik; İlke bunu idrak ettiğinde Salim daha doğmamıştı. Doktor ise henüz ortaokul sıralarında burjuvanın küçük oyunlarıyla meşguldü.

İnsanlar birbirlerini düzeltmeye kalktıklarında, hayat yerinde durmuyor, zaman ilerliyor, eşya değişmeye başlıyordu. Hepitopu sadece iki arkadaştılar. Doktor aralarına sonradan katılmıştı.

“Bazı adamlar hayatı düzeltmekle kalmaz, onu istediği gibi evirip çevirip güzelce yaşamaya yetkindir” dedi Doktor. Örneğin; Şener Şen, Kemal Sunal, Charlie Chaplin, Ayhan Işık, Pembe Panter, Hitler… “Bu adamlar bize ne zaman rastlayacak?” dedi Salim ve ardından ekledi: Hep biz mi eğiteceğiz bu cahil görgüsüzleri? Bizim görevimiz bu mu? diye isyan etti. Bu denli talihsizlik ve boş vermişlik gerçek olamaz! Olmamalı! Hayır inanmıyorum! Bir ülke böyle mi yönetilir? Bir millet böyle mi kendi haline bırakılır? Onlar ne yapsın peki? Sadece emir komuta zincirine uygun olarak saçmalıyorlar. Yapacakları bir şey yok neticede, ama bizler birer ot gibi yaşayamayanlar, buna hayır demeli, bu kirli oyunu lehimize çevirmeliyiz arkadaşlar. Millet bizden bunu bekliyor. Biz tanrının kucağında bunu öğrendik, bunu herkese haykırmalıyız, bu iş böyle gitmez.

“Eğer bir asalak gibi yaşamak istemiyorsan, gerekeni yapmalısın”, Salim kendinden geçmişti. Bu cümlenin istemsizce çıktığı belliydi. Kontrolünü kaybetmişti. Her zaman böyle oluyordu. Salim heyecanlanıyor, İlke susuyor, Doktor ise öfkesini içine kusuyordu. Bu hengâme uzayıp gidiyor, gün boyu sadece birbirlerini izleyip sakız çiğnedikleri bile oluyordu. Demek ki devrim dedikleri şey bundan ibaretti. Önce insanı, sonra İlke’yi, ortalarda Salim’i, en sonunda da Doktor’u kendisine benzetmeliydi. Doktor en son benzemeliydi, çünkü onun yaşantısı biraz burjuva özentisiydi. Arkadaşları tarafından da bu yüzden itilip kakıldığı oluyordu. Doktor bir oportünistti. Kısaca “sevilmeyen” anlamına gelen bu tabir devrimciler tarafında pek hoş karşılanmazdı.

Doktor iyi eğitimliydi. İlke ‘ye inat Tıp Fakültesini bitirdiğinde 83 yaşındaydı. Tüm ailesi doktorgiller familyasına mensuptu. Aldığı eğitimler sonucu olarak anlamıştı ki Türk boyu tarih boyunca cahil bırakılmış hatta hiçbir şey okumasınlar diye bu coğrafyada kitap basımı 20.yy’a kadar ötelenmişti. İlk matbaayı dedesi kurmuş, Türk Diyarı Padişah Abdülcanbaz bu hareketi bir isyan olarak değerlendirip kendisine bir plaket dahi vermişti. İlk isyanla birlikte ilk soyadını alan Doktorgiller bu tarihlerde ilk resimli devrim mecmuasını bastırmış, adını da “Devrim Dediğin Nedir Eyy Lenin” olarak kamuoyuna duyurmuşlardır. Doktor 83 yaşına kadar memleketinden sürgün edilmiş, 1871’de ilk Türk komünü kurulana kadar memleket hasretiyle yanıp tutuşmuştur. Bu da bizim ayıbımız olsa gerek. Ne de olsa bu bizim buralarda bir gelenektir, Türk aydını hep dış memleketlerde yaşlana gelmiştir. Doğduğunda ilk maymun kabilesinin eline bırakılan Doktor daha sonra Darvin tarafından Albatros Adalarına bırakılmış, orada “Botanik Devrim ve Çağdaşları” hakkında çalışmaları organize ederken yarıda bırakmış, yerlilerden aldığı vizeyle dil eğitimi için Afrika’ya göç eylemiştir. Seyahat ettiği yerlerde yine rahat durmamış, her devrimin öncü sınıfını doktorlara mal etmeyi görev edinmiştir. Sabıkası yoktur, ancak Amerikan hükümeti tarafından “lanetli insanlar” kategorisine dâhil edilmiştir.

Doktor Yaşlı Devrimciler Partisi’ne girdiğinde kefenlik parasını partiye bağışlarken tüm burjuva sınıfına şunları haykırmıştır: Aptal insan sürüleri hiçbir şeyin farkında değillerdir. İyi olana dair bir fikirleri yoktur. Ben bu parayı bağışlarken aslında onlara iyilik etmiş olmuyor muyum? Evet, ne yazık ki dünya bu hale geldi dostlarım, Komünist Manifestoda da belirtildiği üzere, her devrimci, geleneği yerine getirip ölüm paralarını polit büroya bağışlamalıdır, ben öyle yaptım. Hayatı acımazsızca tüketen bu görgüsüz insanlara öncü olabilmemiz için, bu hareketimiz zorunludur. Hayatı düzeltmenin gayesini ancak böyle idrak edebiliriz. CANLI CANLI AYAKTA ÇÜRÜYEN BU TOPLUM ARTIK BUNUN FARKINA VARMALI, BİZİM NE DEMEK İSTEDİĞİMİZİ İYİ ANLAMALILAR. Yeryüzüne doğan bu aptal insanların ölümü dilenirken bize danışmalarının da tek nedeni budur. Bu duruş yaşamın diyalektiğiyle de alakalıdır. Onlar bizi takip etmeli, bizim okuduğumuz kitapları okumalı, bizim yazarlarımızı kabullenmeliler. Yok, başka çare yok, tek yol EVRİM! Yaşasın İlke, yaşasın Salih, yaşasın tüm seviştiğim kızlar ve aileleri, yaşasın yaşadığını anlayamayan ama kendisini öldürmeyi yine kendisine görev edinmiş ve bunun farkına hala varamamış Âdemoğulları, görgüsüzler, cahiller, bilmemekte ısrar edenler, yaşasın ölülerin devrimi, yaşasın mezarlıklar müdürlüğü, yaşasın hayat ve yaşasın kendini düzelt-e-meyen düzeltme taraftarı olmayan insan sürüsü, size rağmen ve sizin sayenizde hepinize bir devrim borçluyuz!

 

Can Murat Demir

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.