“SÖZ” SÖYLENMEYİ BEKLİYORDU…

Bu bekleyiş bir dilsizin son umuduydu. Kitaplar da para etmiyor bu yokluğa. Söze ne hacet? -Ne hazindir efendim, ne acıdır: en yüce susması gereken İnsan’dır. Not düşünüz hazretleri: Tarih, suskunlara çok şey borçludur.

Salim’e Ağıt ya da Girizgâhın Ağlaması:

Söz vardır beyler
yılanı evinden eder.

Sessizlik içinde edilen tüm yeminler geçersizdir İlke. Şimdi sana naçizane tezimi ispata girişecek müstesna bir hikâye anlatacağım: büyük büyük dedem 2. Salim’e ait bir şehir efsanesi… Kendisi İstanbul dediğimiz bu çöplüğün kurtarıcılarından, bir kürek mahkûmu. O bir kahramandı, bir gazi, bir abide. Bu sana garip gelebilir ama şunu unutma, kenar mahallede doğanların da kahramanları vardır, hem de ne kahramanlar… HEEEY GİDİ HEEEY! Bu yüzden senden rica ediyorum gülme zira anlatmam. Bu anlatacağım hikâye, ne yüksek bir burjuva ailesinin ticari meselelerini, ne de aristokrat bir ailenin saraya kız vermesini konu edinmiyor. Bu hikâye hayata dair bir hikâye… İlke bıyık altından dalga geçmeye hazırdı (ateşli bir devrimci hep böyle yapar) ama bir yandan da merak ediyordu: Bu Allah’ın varoşunda kahraman mı olurmuş yahu!

–HA HA.

Salim, bir meddah titizliğiyle hikâyeyi kafasında olgunlaştırdı, senaryoladı, bıyıklarını okşadı, ısırdı ve gözlerini tavana dikerek sanki bir bildiriyi daktilo edercesine vakayı aynen aktarmaya başladı: VİRA BİSMİLLAH!

(VİRA BİSMİLLAH tabiri ilk kez Anadolu’nun zehirli sularında seğirtek Rum balıkçılar tarafından kullanılmış teknik bir nidadır. Anlam olarak kutsal bir serzenişten ziyade dünyevi bir kurtuluşun insan zihninde alevlenmesini çağrıştırır. Sözcük zamanla “haydi kardeş katıl bize” şeklinde Müslüman devrimciler tarafından zorla devşirilmiş ve sol literatüre kazandırılmıştır. Ayrıca etimolojik olarak, otantik Mısır uygarlığında ölüm diyarının kapısını açan efsunlu bir kelime öbeğidir.)

Zaman: 1453 Sonbahar Eylül: sabaha karşı.
Yer: Konstantinopolis Karadeniz suları.

Ana karakter: Ruh hastasından ya da hallice kürekten azat edilmiş Başrahip.
Yan Karakterler: Sessizliğin tokatladığı kimsesiz organlar.
Kürekçi-başı ellerini iki yana açarak -haç çıkartmaya meyil etmiş bir rahip edasıyla- mahkûmlara haykırdı: Kardeşlerim, yolumuz uzun ve çetin, biliyorum, ancak ölüm yoldaşımız artık. Neden buradayız diye kadere iftira atmayı bırakın artık. Artık yaşamak bize haram, öyle değil mi? (Bu bir soru mu yoksa onay mı? …sessizlik!) Rahipliğe soyunan baş-kürektar, tekrardan doğrularak canlı gözleriyle arkadaşlarının sessiz mücadelesini eksiksiz bir gururla seyretti: Acı çekmeye devam ediyoruz kardeşlerim! Geri durmak, tereddüt etmek, kısacası kararsızlık bize yakışmaz. Onlara istediklerini vermeyeceğiz. Güçlü kollarıyla zincirlerinin yerini değiştirerek, işaret parmağını sakallarında gezdirdi ve olanca haykırtısıyla küreklere tükürdü.

-HAAAK TUHHHHH! (Islak, isabetli bir mayınlama, düşmana yakışır bir karşılama merasimi)
Lanet aristokratlar, topraklarınız mezarlarınız olacak! Feodaliteniz yerin dibine batsın, kahpeler, satılık fahişeler, felaketiniz olacağız! Karanlığın içinden usul usul sesler devriliyor: -Evet efendim, biz mahkûmlar artık uyandık ve küreklerimize sadık kalmayı bırakıp, bu dünyada insanlık için yapacak başka şeylerin olduğunu fark ettik. Sessizlik ilk kez işe yaramıştı. Ama gelin görün ki tükürüğün bini bir paraydı, tüm mahkûmlar tükürükten paylarına düşeni alıyorlardı. Ancak hayret edilesi bir şey oldu, kürekçi başrahibin tükürüğü rüzgârla güverteyi yalayarak başaltındaki süvarinin traşlı yüzüne çarptı. Uyanması an meselesiydi. Lanet süvariler; gulyabani gibi uyurlar.

Salim silkelendi.

İlke merakını gizlemeye çalışıyordu ama beceremedi: Haydi ama neden durdun tam da en heyecanlı yerinde… Hay aksi şeytan! Devam etsene serseri! Salim, şaşkınlığıyla biraz afallamış ama büyük-büyük-babasıyla gururlanmayı da ihmal etmiyordu: Hey gidi koca reis, aksakallı kendini-kürekçi-zanneden-rahip. Bırak kendinle konuşmayı aptal, devam et!

RA’nın başrahibi olan kürekçi, güçlü ve dirayetli bir adamdı. İri gözlerini babasından almıştı. Kısa boylu, geniş omuzlu atletik bir vücuda sahipti. Öyle ki bir Hun Hakanını andırıyordu. Güneş görmemekten mütevellit teni bembeyaz kalmıştı. Eğitimsiz olmasına rağmen ağzı iyi laf yapan bu taşralı köle şimdi bir isyanın önderi olup çıkmıştı. Nereli olduğunu, soyadını, hatta adını bilen yoktu, -kimsesiz bir velet işte… İlk veba salgınında 7 sülalesini kaybettiği dedikoduları tayfalar arasında yayıla-gelmişti. Bu adam tam bir baş belasıydı, subay takımıyla da arası iyi değildi, sürekli kavga çıkartır gün aşırı kırbaç yerdi. Bu kırbaçlama merasimleri tayfa için bir eğlenceye dönüşürdü, insanlığını kaybetmiş bu vahşi kalabalık, bu kanlı komediyi bir ritüele çevirmişti. Alan da satan da memnundu. Subaylar, piyadeleri düzeysiz espriler ve ucuz şarap eşliğinde eğliyor, kürekçiler her zamanki gibi acı çekiyor, tayfalar ise bu iğrenç komedinin tadını çıkarıyordu.

Bir gergedan gibi boynunu sağa sola savurarak tükürmeye devam ediyor Kürekçirahip. Tüm tayfayı kokulu sıvısıyla ıslatmış, dişlerinin arasındaki yemek artıklarıyla doyurmuştu. İşte dostlar, kurtuluşumuz bu sulardadır, burayı cehenneme çeviren de acı çeken de bizleriz, gün Tanrının günüdür, sakın korkmayın, ölüm bizden yana. (Saçmalamaya başlamıştı.) Sessizlik adeta kabız olmuştu. Çıkacak yer arıyordu. Kürekçi güzeli işaret parmağıyla tek tek mahkûmlara dokunarak bir ruhban gibi davranıyordu ve bu durum rahatsız ediciydi. Burası ne bir kilise ne de bir camiiydi. Kendi halinde, sıradan bir İngiliz koloni gemisiydi. Bu serseri haddini aşmıştı hem de fazlasıyla. Ses hala ortada yoktu. Nihayet bir mahkûmun makat deliğinden çıktı: Zıııırt, boom, gummm. Mahkûmların hiçbir şeyi sağlıklı değildi, gaz çıkarmaları da tuhaftı, vücutları bir fabrika gibi işliyordu lakin organları dilediğince çalışamadığından (Kraliyet ailesi ikinci sınıf fasulye üretimi teşvik yasası yüzünden) ortaya çıkan ürünler de para etmiyordu. Çok yazık. Patlamaya hazır bir bomba gibi küreklere sarılmış bekliyorlardı. Ödleri patlamak üzereydi, ağır gaz kokusu ile kestirilemeyen öfke birbirini kolluyordu.

Ardından… Kürekçibaşı bir ağaç gibi çatırdayarak dile gelir:

Kürekçi Ulusal Marşı

Neredesin ey doğanın baskın güzeli
efendinin emri zor mu geldi kokuşmuş organlarına
Yoksa hala uyuyor musun?
Fersah fersah deşerken kalbini
evet biliyorum bir kadınsın sen
her şeye rağmen ayakta kalan bir erkek delisi
bir ucube
ama
sana koca olmaz bir kürekçiden…

Devrimci Lügatı

Eylem: İşçi sınıfının pratik baraka hizmeti
Bujuva: Kendisini unutan birey, satılık bir ruh
Aş: İşçinin laf salatası karşısında aldığı sadaka
Marks: Kutsal Baba
Lenin: Marksı anlayamayan, budala, bön
ideoloji: ruhsal sahtekarlık

Can Murat Demir

Bazı yerel gazetelerde ve The Parlemento Dergisi‘nde köşe yazarlığı ve haber editörlüğü yaptı. Yazılarını Mavi Melek Edebiyat Topluluğu, Düşünbil gibi dergilerde yayınlama fırsatı buldu. 2009 yılından bu yana felsefehayat.net'in (kurucu) editörlüğünü sürdürmektedir.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.