Martin Heidegger’in Budist Rahip ile Yaptığı Röportaj (1963)

Sayın Profesör, onlarca yıldır insanın özü üzerine düşündünüz. Hangi kavrayışlara ulaştınız?

Düşüncemin belirleyici tecrübesi —ki bu aynı zamanda Batı felsefesi için de geçerlidir— Batı düşüncesinin tarihi üzerine yapılan bir tefekkürün bana şunu gösterdiğidir: Şimdiye kadarki düşünme içinde hiç sorulmamış bir soru vardır; o da Varlık sorusudur. Bu soru önemlidir; çünkü Batı düşüncesinde insanın özü, onun Varlık ile ilişki içinde bulunmasıyla belirlenmektedir. İnsan, Varlığa karşılık vererek, ona uygun düşerek var olmaktadır. Bu şu anlama gelmektedir: İnsan, bu karşılık veren varlık olarak dili olan varlıktır.

Batı düşüncesinde —Budist öğretiden farklı olarak— insan ile diğer canlı varlıklar, yani bitki ve hayvan arasında özsel bir ayrım yapılmaktadır. İnsan, dili olmasıyla ayırt edilmektedir; yani Varlık ile bilen bir ilişki içinde durmaktadır. Ne var ki Varlık sorusu, Batı düşüncesinin bugüne kadarki tarihinde sorulmuş değildir. Daha açık söylemek gerekirse: Varlığın kendisi bu bakımdan şimdiye dek insana gizli kalmıştır. Bu nedenle, kanaatime göre, bu sorunun şimdi sorulması gerekmektedir; böylece insanın ne ve kim olduğu konusunda da bir cevap elde edilebilecektir.

Sizce yaşama ilişkin yeni bir temel tutum mu geliştirilmelidir, yoksa mevcut dinî öğretiler mi derinleştirilmelidir?

İlk sorunuza verdiğim cevapta yeni bir düşünme yolunun gerekli olduğunu zaten ifade etmiş bulunmaktayım. Bu yol özellikle gereklidir; çünkü bu soru din tarafından sorulamaz. Ayrıca bu sorunun sorulması gerekmektedir; zira Batı’nın dünyanın bütünüyle ilişkisi bugün artık saydam değildir, tersine karmaşık ve bulanıktır. Bu durum kısmen inancın, kiliselerin farklı yönelimlerinin, felsefenin ve bilimin etkisinden kaynaklanmaktadır. Dahası, modern dünyada bilimin bir tür din olarak görülmesi gibi tuhaf bir olgu söz konusudur. Bu cümleyi birazdan daha açık hâle getireceğim.

Düşüncelerinizi neden radyo ve televizyon gibi modern medya araçlarıyla insanlara aktarmaya çalışmıyorsunuz?

Bugün düşünceye düşen görev, benim anladığım kadarıyla, bütünüyle yeni bir düşünme yöntemini gerektiren yeni bir yoldur. Bu yöntem ancak insan ile insan arasında doğrudan bir konuşma içinde ve uzun süreli bir alıştırma, bir tür düşüncede “görme” egzersizi ile kazanılabilmektedir. Bu düşünme biçimi başlangıçta yalnızca az sayıda insan tarafından gerçekleştirilebilmektedir; ancak daha sonra eğitim alanlarının çeşitli dolaylı yolları aracılığıyla başkalarına da aktarılabilmektedir.

Bir örnek vereyim: Bugün bizde herkes bir radyo ya da televizyon cihazını kullanabilmektedir; fakat arkasında hangi fiziksel yasaların bulunduğunu bilmemektedir. Bu yasaların araştırılması için hangi yöntemlerin gerekli olduğunu da bilmemektedir. Oysa bu yöntemlerin asıl içeriğini bugün belki yalnızca beş ya da altı fizikçi gerçekten anlayabilmektedir. Bu düşünce de başlangıçta benzer biçimde zordur; yalnızca az sayıda insan bu düşünce için eğitilebilmektedir. Bu durum, söz konusu insanların olağanüstü kimseler olduğu yönünde bir yanlış anlamaya yol açabilmektedir. Oysa gerçekte, insan düşünen bir varlık olduğu sürece herkes bu düşünceyi gerçekleştirebilir. Ancak mevcut eğitim sistemimiz ve tarihsel durumumuz gereği, çok az insan bu düşüncenin önkoşullarını edinme imkânına sahiptir.

Teknoloji ile felsefe arasında bir temas noktası var mıdır?

Bu soruya kesinlikle evet diyebilirim; hem de çok esaslı bir bağ bulunmaktadır. Modern teknoloji, modern felsefeden doğmuştur. Modern felsefe ilk kez şu önermeyi ortaya koymuştur: Yalnızca açık ve seçik, yani matematiksel olarak kesin biçimde bildiğim şey gerçektir. Alman fizikçi Max Planck’ın ünlü sözü şöyledir: “Gerçek olan yalnızca ölçülebilir olandır.” Gerçekliğin insana ancak matematiksel fiziğin ölçülebilirliği ölçüsünde erişilebilir olduğu düşüncesi, bütün teknolojiyi belirlemektedir. Bu düşünce ilk kez Yeniçağ felsefesinin kurucusu Descartes tarafından dile getirildiği için, modern teknoloji ile felsefi düşünce arasındaki bağ açıkça ortaya çıkmaktadır.

Batı’da dinsiz insanlar çoğu zaman komünistlerle özdeşleştirilmektedir; dinî buyruklara göre yaşayanlar ise kimi zaman deli olarak görülmektedir. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

“Dinsiz olan komünisttir, dinle yaşayan delidir” şeklindeki yargılar birer suçlamadır; ancak burada dinin ne anlama geldiği üzerine düşünülürse bu suçlamalar bertaraf edilebilmektedir. Din, kelimenin de işaret ettiği üzere, insanın gücünü aşan kudretlere, kuvvetlere ve yasalara yeniden bağlanma anlamına geliyorsa, o hâlde Tanrı’yı tanımayan ama yine de bir bağ içeren Budizm gibi ateist bir dinden söz edilebilir. Bu nedenle komünistler gibi insanlar da bir dine sahiptir; çünkü bilime inanırlar. Modern bilime koşulsuz biçimde inanırlar. Bilimin sonuçlarının kesinliğine duyulan bu güven bir inançtır ve belirli bir anlamda bireysel insanı aşan bir şeye yönelmektedir; dolayısıyla bir dindir. Ben derim ki dinsiz insan yoktur; her insan bir bakıma kendisinin ötesindedir —yani bir anlamda “çılgındır”.

Din ve felsefe, binlerce yıllık varlıklarına rağmen insan yaşamı üzerinde iddia ettikleri ölçüde etkili olamadıkları ve ayrıca birbirleriyle çatıştıkları için ortadan kaldırılmalı mıdır?

Düşünceyi ve inancı, uzun tarihleri boyunca hedeflediklerine tam olarak ulaşamamış olmaları nedeniyle ortadan kaldıramayız ve kaldırmamalıyız. Çünkü insanın özü sonludur. İnsan, özü gereği, daima yeni denemelere zorlanmaktadır. Özellikle bugün, ilk soruya geri dönecek olursam, insanın ne ve kim olduğuna dair bir düşünme zorunludur; zira insanın bütünüyle teknolojiye teslim edilmesi ve bir gün yönlendirilen bir makineye dönüştürülmesi tehlikesi bulunmaktadır.

Kendi ülkeniz hakkında da bir değerlendirmede bulunarak ülkenizin ve halkınızın az gelişmiş halklar arasında yer aldığını söylemiştiniz. “Az gelişmişlik”ten söz edildiğinde, her zaman hangi gelişme hedefinin düşünüldüğü sorulmalıdır. Bugünkü Avrupa ve Amerika anlayışına göre gelişme, öncelikle modern teknik dünyaya ulaşmak anlamına gelmektedir. Bu bakış açısından, eski ve sürekli bir geleneğe sahip olduğu için ülkenizin son derece gelişmiş olduğu söylenebilir. Buna karşılık Amerikalılar, teknikleri ve atom bombalarına rağmen, başka bir ölçüte göre az gelişmiş sayılabilir.

İnsanları uyuma, birliğe götüren bir yol var mıdır ve bu yol Doğu ve Batı Berlin gibi somut bir dünya durumuna uygulanabilir mi?

Bu soru son derece genel biçimde sorulmuştur. Öncelikle olası bir uzlaşmanın siyasal koşulları ile insanların bir araya gelmesinin ruhsal-insanî koşulları arasında ayrım yapmak gerekmektedir. Her iki koşul bakımından da, tarihsel durumumuz ve insanların farklı dinlere, felsefelere ve bilime yönelik farklı tutumlara bölünmüş olmaları nedeniyle, bugün dolaysız ve basit bir anlaşma için ortak bir zemin bulunmamaktadır. Burada, böylesi bir tarihe sahip Avrupa ülkesi ile sizin vatanınız olan ülke arasında önemli bir farkı göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Eğer yakın gelecekte bir uzlaşma ihtimali doğacaksa, bu —siyasal koşullardan bağımsız olarak— ancak tüm taraflarda insanların kendileri üzerine düşünmeleri, bir öz-tefekküre yönelmeleriyle mümkün olabilecektir. Ne var ki bu öz-tefekkür, daha önce de belirttiğim gibi, bugün yalnızca Almanya’da değil bütün Avrupa’da zorlaşmıştır. Gerçeklikle ve kendimizle açık, ortak ve yalın bir ilişkiye sahip değiliz. Bu, Batı dünyasının büyük eksikliğidir ve farklı alanlardaki görüş karmaşasının başlıca nedenlerinden biridir.

1964 yılından. ARD/SWF. Keşişin adı: Bhikku Maha Mani. Telif hakları SWR ve Quartino’ya aittir – Heidegger verstehen adlı DVD’den.

Açıklama (TR):
Bu kayıt, 1963 yılında Almanya’da Süddeutscher Rundfunk (SDR; bugün Südwestrundfunk/SWR bünyesindedir) tarafından yayımlanmış nadir bir televizyon röportajıdır. Röportajda filozof Martin Heidegger (1889–1976), Taylandlı Budist keşiş, üniversite profesörü ve radyo programcısı Bhikkhu Maha Mani (ayrıca Bhikku Maha Mani olarak da yazılmaktadır) ile söyleşi gerçekleştirmektedir. Vietnam doğumlu olup Tayland’da rahip olarak atanmış olan Maha Mani, İngilizce olarak Heidegger’in temel kavramlarına ilişkin sorular yöneltmektedir: Varlık sorusu (Sein), insanın özü, “dilin Varlığın evi oluşu”, modern teknolojinin tehlikeleri ve Doğu ile Batı’da felsefe ile dinin rolü. Heidegger yanıtlarını Almanca olarak, önceden hazırlanmış notlara bağlı kalarak vermektedir. Batı felsefesinin ontolojiye özgü yönelimini vurgulamakta; Budizmin materyalizm karşıtı ve teist olmayan karakterini takdir etmekte; ancak kendi yaklaşımını Budist öğretiyle özdeşleştirmemektedir. Özellikle insanın dili aracılığıyla Varlığın “yükünü” taşıdığına dair antropomerkezci görüşünü, tüm canlı varlıklar arasında eşitlik öngören Budist anlayıştan açıkça ayırmaktadır. Heidegger’in savaş sonrası inzivaya çekildiği Todtnauberg’de, yaşamının geç döneminde kaydedilmiş olan yaklaşık yirmi dakikalık bu iki bölümlü söyleşi, onun düşüncesindeki temkinli açıklığı, teknolojik tahakküme karşı “yeni bir başlangıç” çağrısını ve savaş sonrası döneme özgü örtük hesaplaşmaları yansıtmaktadır. Varoluşçu fenomenoloji ile Doğu maneviyatı arasında gerilimli fakat üretken bir kültürlerarası diyalog kurulmaktadır.

Tarihsel Önemi (TR):
Bu kayıt, Heidegger’in az sayıdaki görsel röportajlarından biri olması bakımından önem taşımaktadır. 1960’lı yılların küresel düşünsel etkileşim ortamında, Batı dışı düşünceye karşı temkinli fakat seçici bir açıklık sergilemektedir. Örneğin Kyoto Okulu düşünürlerinden Nishitani Keiji ile kurduğu temas bu bağlamda anılmaktadır.Heidegger, Budizmin anti-materyalist yönünü kabul etmekte; ancak düşünsel bir senteze yanaşmamaktadır. Felsefenin köklerinin Batı geleneğinde bulunduğunu ve insanın “ek-sistans” olarak Varlığa açılma ayrıcalığını koruduğunu savunmaktadır. Röportaj, özellikle modern teknolojiyi “kuşatıcı-çerçeveleme” (Gestell) olarak gören yaklaşımın ve otantik ikamet imkânının tehdit altında olduğu düşüncesinin bir yansıması olarak okunmaktadır. Çağdaş yorumcular —örneğin Bret Davis— bu söyleşiyi Budizm’in kimi kavramlarının (özellikle “hiçlik” ile śūnyatā arasındaki yakınlık) kısmi alımlanışı fakat tam bir bütünleşmeden kaçınılması bağlamında incelemektedir. Daha yakın tarihli eleştiriler (örneğin Elias Capriles’in 2023 tarihli çalışması) ise Heidegger’in Daoist ve Zen metinleriyle örtük temaslarını tartışarak, onun Doğu düşüncesiyle ilişkisini yeniden değerlendirmektedir. Bu nedenle söz konusu röportaj, Heidegger’in düşüncesindeki “gizli” Doğu etkileri tartışması açısından da önemli bir belge niteliği taşımaktadır.

Çeviri-Edit: Can Murat Demir

Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=hFSWDnD24Mc&t=253s

düşünme yolları

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.