Sokaklarda hayatı öğretip, tanrıyı öğütleyen peygamber gördüğü her insana ahlakı anlattı. Tıpkı Zerdüşt gibi yalnızdı. Kalabalığa yanaştı ve beklemeden sordu:

– Hayatı göreniniz oldu mu?

Kalabalık: Biz insanız yaşadığımız yerlere hayat uğramaz.

Cevap, insandan daha kolaydı ve güruhun ruhunu kaynatmaya yetti. Derken peygamber sorusunu değiştirerek devam etti:

– Kendinize inanmayı ne zaman bıraktınız?

Kalabalık: Doğduğumuzda…

Peygamber yalnızlığını sorguladı. Buraya gelmeden önce ne kadar da ümitliydi oysaki. Olmadı. Karşısında ne istediğini bilmeyen bir kabile duruyordu. İçleri bomboştu sanki. Hiçliğin yok ettiği bu köy bir peygamber için bile korkutucuydu.

Diğer soru: Peki ruhunuz… O ne durumda?

Kalabalık: İçimiz bomboş, hükümsüz ve kayıtsız boşluğun içinde yüzüyoruz. Ne bir kaygı ne de üzüntü duyuyoruz… Hayat sadece nefes almaktan ibarettir bizim için. Hatta bazen bu bile fazladır. Ruhumuz rüzgarda yön değiştiren kuru bir yapraktır.

Peygamber üzgündü. Hayatın çocuklarını bu halde bulmak onun için yıkıcıydı. Kitabını araladı ve şu satırları okudu:

“Bu hayat ruhlarınızın kurtuluşunu emreder. O siz tutasınız diye öğütler verir ve o bu hayatın tek yaratıcısı ve bekçisi olarak sizi izler.”

Kalabalık sessizliğini bozdu:

– Tanrı mı? Biz kötülüğü gördük, cehennemi yaşadık ama tanrı çok nazlıydı. Ne yazık ki bahsettiğin tanrıyı göremedik. Tanrı bizim gibi solucanlara tenezzül etmez.

Kalabalık sözünü bitirdiğinde hava kararmak üzereydi. Kayaların nemini yalayan rüzgar uğuldayarak peygamberin yanağına bir öpücük kondurdu. Peygamber ümidini tazeleyerek yere çöktü, kalabalığa kollarını açarak iki dizinin arasına koyduğu kitaptan okumaya devam etti:

“Ruhlarınızı ben yarattım. Dünyayı,hayatı… Ama siz küfredenler hakaretiniz cehenneminiz olacak. Her hakaret, sizi daha da fazla yakan ateşi körükleyecek. İşte siz, hayatın reddettikleri her şeyi bildiğini zannedenler, hepiniz yaşayan birer ölüsünüz. Yok saydıklarınız sizi yok edecek olanlardır.”

Peygamber soluk aldı. Kaldığı yerden devam etti:

” Ben istersem zaman durur. Hayatın ışığı söner. Güneş batmaz. Yeryüzü tepetaklak olur. Sizler, gönderdiğim elçilerle alay edenler… Sizlerin sonu da farklı olmayacaktır. Eğer itiraf etmez, benim varlığımı inkar ederseniz vay halinize! ”

Gece yavaş yavaş çökerken bir yandan, sanki ruhları esir alıyordu. Kalabalıktan bir ses yükseldi:

– İspatla! İspatla!.. Tanrının elçisiysen bize bir mucize göster! O zaman sana inanır ve zorba tanrına secde ederiz.

Rüzgar şiddetini artırmıştı. Herkesin yüzünde garip bir tedirginlik hakimdi. Vızıldayan haşeriyat, azgın nehrin dalga seslerine karışıyordu. Sessizlik deli ediciydi. Peygamber kitabını kapayarak, gökyüzüne baktı. Gür bir sesle haykırdı:

– Ey insanoğlu kavmi… Ben size geldim. Bu en büyük mucize değil mi? Dilinizle konuşur, ruhunuzla dinlersiniz, benim yarattığım hayat mucize değil mi? Sefalete son veren tanrının adıyla benden daha ne beklersiniz? Mucizeler acizler için değil midir? Söyleyin!

Kalabalık tatmin olmamıştı. Sesler yükseldi, alıcı kuşların eşliğinde oradan oraya kaçışan haşeriyat saldırıya geçmişti. Sesler dinmiyordu. Çığlıklar ayak sesleriyle yarışıyordu. Toz toprak içinde kalan peygamber sadece huşu içinde izliyordu. Çok geçmeden her şey eski halini aldı.Görünmeyen bir elin yardımıyla doğa huzura ermişti. Çıldıran kalabalığa ait her beden aynı anda hareket etmeye başladı. Peygamber izliyordu. Dizlerinin üstüne çökmüş sanki emir bekleyen bir çoban köpeği gibi tedirgindiler. Hareket etmeye başladılar, nehre doğru korkmadan emekleyerek ulaştılar. Nehrin karanlık sularına saplanan her beden bir yakamoz gibi parlıyordu. Teker teker hayalet olan bu insanlar peygamberin gözyaşları eşliğinde hayatlarına son veriyorlardı. Peygamberin hıçkırıklarının arasından tek cümle duyuldu:

-İnsan olmak tanrı olmaktan çok daha zor!

Can Murat Demir

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.