Bu yazının amacı genel olarak dinler, özel olarak da tek tanrılı dinler adına yürütülen savaşların temellerini sorgulamaktır. Bunu yaparken ilkesel olarak dinler ile onlara temel oluşturduğu iddia edilen inanç arasında bir ayırım yapılmasını öneriyorum. Dinler dünyevi meseleleri ve ilişkileri düzenlemek ile ilgili ahlaki, kültürel, estetik, toplumsal ve başka birçok konularda kurallar içerir. Diğer bir deyişle dinler zorunlu olarak dünyevidirler. Dinlerin kendilerine temel edindikleri değerler ile ileri sürdükleri teolojik bilgi iddiası arasında zorunlu sistematik bir ilişki bulunmamaktadır.

İnanç bir bilgi iddiası içerir ve bu bilgi iddiası doğası gereği kaçınılmaz olarak olasılıktan ibaret olmak zorundadır. Dolayısıyla bu bilgi iddiası bir kesinlik talebi içermez. Bu durumda baştan görelilik içeren bilgi iddiasına dayalı olan dinlerin kendilerine dair tek başına mutlak geçerlilik talep edemeyeceği neredeyse kendiliğinden görülmektedir. Tersine, kendini inanca, bunun doğal sonucu olarak da olasılıktan ibaret olan bilgi iddiasına dayandıran dinlerin kaçınılmaz olarak diğer dini inançları en az kendi eşitleri gibi tanımaları, dinlerin kendilerine temel edinmiş oldukları bilgi iddiasının kaçınılmaz sonucudur. Fakat dinler kendilerini hep mutlak ve tek geçerli kurumlar ve kurallar bütünü olarak sunmuşlardır. Neden? Bu soruya yanıt vermek (belki de yeniden) can alıcı olmuştur.

Bu kısa yazı çerçevesinde bu konulara açıklık getirmeye çalışacağım. Bunu yapabilmek için önce yazının başlığında bir araya getirdiğim barış ve inanç kavramlarının anlamını açıklamak üzere doğal olarak felsefeye dönmemiz kaçınılmaz olacaktır, çünkü teolojinin kendisinin bu konularda kendisine açıklık kazandırması ancak yine felsefenin araçlarıyla mümkün olabilmektedir.

Akıl Kavramı ve Modern Felsefenin Temelleri

Sanıldığının ve sıkça iddia edildiğinin aksine modern felsefenin en kapsamlı ve belirleyici kavramı, akıl kavramı değildir. Modern felsefenin en kapsamlı kavramı özgürlüktür. Modern felsefenin sentezleyici filozoflarından Hegel’e göre örneğin ebedi barış kavramı ve ideali bile özgürlük kavramı çerçevesinde iş görmek zorundadır, çünkü ancak o zaman kavram amacıyla uyumlu hale gelebilmektedir. Akıl ancak özgürlük kavramı çerçevesinde düşünüldüğü zaman işlevini gerçek anlamda yerine getirebilir. Aksi durumda akıl, dünyayı açıklayıcı, iyiye ve güzele doğru değiştirici ve dönüştürücü işlevini yitirir, basit faydacı, yararcı ve/veya çıkarcı, ahlaka uygun olsun olmasın, her tür planın (cinayetin bile) yapılması ve gerçekleşmesi için salt bir araca dönüşür. İleri sürdüğüm bu savımı açıklamak için kısaca aydınlanmacı filozoflardan Thomas Hobbes’un akıl kavramına dair yapmış olduğu tanımına bakmak istiyorum.

René Descartes ile birlikte modern felsefenin kurucu babalarından olan Hobbes’a göre, akıl, her şeyden önce insan zihninin bir yetisidir. Akıl yürütmek, bir “toplamı bütün” olarak düşünmek demektir. Hobbes’a göre bir “toplama” veya daha doğrusu “bütüne” ulaşmak için “toplama” ve “çıkarma” işlemleri yapılır (çarpma ve bölme işlemleri Hobbes’a göre diğer iki işlemin farklı biçimleridir sadece) –ki bu işlemleri sadece niceliklere uygulanan bir yöntem olarak almamak gerekir. Bilimlerde ve felsefede de gerçeğin bilgisine ulaşmak için başvurulan yöntem aynıdır. Akıl analiz ve sentez yapar. İşte, aklın, doğası gereği gerçeğin bilgisine ulaşmak için yaptığı bu işlem, eğer özgürlük kavramı çerçevesinde işlerlik kazandırılmaz ise, bugün örneğin Amerikan Pragmatizminde olduğu gibi basit rasyonel faydacı, amacına ulaşmak için herşeyi mubah gören, günlük spontane bilincin çok ötesine gitmeyen hesap işine dönüşür. Aklın postmodernist eleştirisi, daha çok örneğin Max Weber’in rasyonalite kavramına denk gelen bu araçsal düşünme tarzını asıl akıl kavramı olarak alır ve eleştirir. Oysa, sergilediğim gibi,  Aydınlanmacılığın akıl kavramı özgürlük kavramı içinde iş görmektedir. Ancak özgürlük kavramı çerçevesinde iş gören akıl özgürlükçü normatif bir perspektif kazanır ve yalnızca bu perspektif ona dünyayı özgürleştirici değiştirici ve dönüştürücü bir işlev kazandırabilir.

Akıl büyük toplumsal yapısal sorunlarda, bilimsel ve felsefi meselelerde kendisini yukarıda sergilediğim anlamda özgürleştirici mutlak yasa koyucu talebiyle gösterir. Bu onun doğası gereğidir ve kaçınılmazdır. Genel toplumsal meseleler, bireysel tercih, haz, istek ve görelilik konusu olamaz. Örneğin toplumun ekonomik sorunları söz konusu olduğunda aklın ışığında geliştirilen çözüm önerileri, geliştirilmeye ve değiştirilip iyileştirilmeye açık olarak düşünülse dahi genel geçerlilik talebiyle ileri sürülmek zorundadır. Fakat akıl bunu yaparken onun için yönlendirici kavram, hep özgürlük kavramı olmak zorundadır. Buna karşın bireysel yaşam, düşünce ve inanç tercihleri söz konusu olduğunda akıl, iddialarını doğal olarak ancak bir öneri olarak ileri sürebilir, dolayısıyla yalnızca tavsiyelerde bulunabilir. Sonunda karar vermesi gereken, tercihi yapacak kişinin kendisidir. Akıl bu bağlamda da özgürlük kavramını, daha somut olarak vicdan özgürlüğü kavramını ölçü olarak alır.

Bilindiği üzere felsefe tarihinde anlama yetisi ile akıl kavramları arasında yapılan ayrımı Immanuel Kant’a borçluyuz. Her ne kadar bu konuda ilk ayrımı Hobbes basiret ve akıl (prudence ve reason) kavramları arasında yapmış olduğu ayrımla yapmış olsa da; iki kavram arasındaki sistematik ayrımı Kant’a borçluyuz. Buna göre anlak analitiktir, yani çözümleyici ve ayrıştırıcıdır. Tikeli kavrar. Buna karşın akıl ilkesel olarak sentezcidir ve genele yönelir. Bu nedenle Saf Aklın Eleştirisi’nin ilk büyük kesimi olan “Aşkınsal Temel Öğreti”de önce anlak iş görür. Orada sorun kategorilerin pratik dünyadan gelen verilerle içerik kazanmasıdır. Böylece kategoriler dünyayı değiştirip dönüştürürken kendileri de pratikleşmekte ve değişip dönüşmektedir. Ancak bundan sonra, tam olarak “Aşkınsal Diyalektik” bölümünde akıl iş görmeye başlar ve akıl pratik dünyanın çelişkilerini vesaire aşmaya, yani perspektifsel olarak genele ve geleceğe yönelir. Bu bakımdan anlak ayrıştırırken akıl yapar. Fakat anlakın ve aklın burada söz konusu olan işlerini görebilmeleri için özgürlük kavramı çerçevesinde iş görmeleri gerekmektedir.

Modern Felsefenin Temel Kavramı Olarak Özgürlük

Modern felsefenin üzerinde şekillendiği temeli özgürlük kavramı oluşturur. Eş deyişle modern felsefenin en temeline özgürlük kavramı yerleştirilmiştir. Dolayısıyla modern felsefenin en kapsamlı kavramı özgürlüktür. Modern felsefeyi antik felsefeden ayıran temel özelliklerden birisi budur. Antiklerin en kapsamlı kavramı mutluluktur. Fakat modernler mutluluk kavramını da özgürlük kavramı çerçevesine yerleştirir. Bunu Hegel’in felsefeyi kurgulayışında, örneğin “öznel tin” kavramı çerçevesinde en açık bir şekilde görürüz. Hegel mutluluk kavramını da akıl kavramını da özgürlük kavramının kapsamına yerleştirir. Özgürlük, insanın kendisini teorik ve pratik olarak geliştirdiği ve böylece gerçekleştirdiği hareket ve etkinlik alandır. Bu nedenle özgürlük içerik bakımından ilkesel olarak pozitiftir. Bu nedenle özgürlüğü sadece bir kavram olarak düşünmek zorunda değiliz. Özgürlüğü, Karl Marx’tan esinlenerek, insanın kendisini gerçekleştirdiği zaman-mekân olarak belirleyebiliriz. Bu anlamda özgürlük diğer tüm kavramlara içerik ve anlam kazandırır. Yukarıda işaret ettiği gibi, modern felsefede özgürlük akıl, barış, adalet gibi modern felsefenin diğer tüm kavramlarını kapsar. Diğer bir deyişle özgürlük kavramı modern felsefenin tüm kavramlarına bir temel ve çerçeve sunar, içerik ve anlam kazandırır.

Modern felsefede bu temel üzerinde yükselen ve modern felsefenin taşıyıcısı olarak birbirini tamamlayan üç sütun bulunmaktadır. Bunların başında “ebedi barış” düşüncesinin temellendirilmesi gelmektedir. İkinci taşıyıcı sütun, vicdan ve inanç özgürlüğüyle ilişkilidir –ki inanç özgürlüğü inananın ve inanmayanın özgürlüğünü aynı zamanda kapsar. Üçüncü taşıyıcı sütun, iç ve dış özgürlüğün gerçekleşmesini ilgilendiren tüm konuları kapsar. Modern felsefede bu saydıklarımızın tamamlayıcısı olarak bir de ilk defa açıkça Hobbes tarafından yapılmış modern insanlık durumunun “herkesin herkese karşı savaşı” olarak betimlemesi vardır. Böylece modern felsefenin özgürlük ve barış talebi ile betimlemiş olduğu modern insanlık durumu arasında büyük bir ikilem ve uyuşmazlık, hatta uçurum olduğuna işaret edilmiş olunmaktadır.

Modern Felsefenin Birinci Taşıyıcı Sütunu Olarak “Ebedi Barış”

Desiderius Erasmus, Rönesans’ın önemli ustası, klasik edebiyat araştırmacısı, hümanist ve ilahiyatçı.

Modern felsefenin taşıyıcı sütunlarından ilki; Rotterdamlı Erasmus’un Barışın Şikayeti adlı kitapçığının 1521 yılında yayınlanışından bu yana “ebedi barış” olarak tanımladığımız insanlığın kalıcı iç barış idealidir. Yukarıda belirttiğim gibi, ebedi barış kavramını özgürlük kavramı çerçevesinde almak gerekir. Aksi durumda barış basit bir şekilde “yasa ve düzen” adı altında baskıcı bir düzene dönüşebilir. Bu bakımdan barış kavramının insan ilişkileri açısından ne anlama geldiğini iyice bilince çıkarmak gerekmektedir ve bu kanımca en iyi Aristoteles’e dönülerek yapılabilir.

Birbirleriyle ilişkilerini barış ilkesi üzerine kuranlar, birbirleriyle karşılıklı kapsayıcı ve birbirlerini karşılıklı tanıyan ilişki içine girerler. Burada tanıma kavramını Hegelci anlamda, yani özneler arasılık olarak birbirlerini kendilerinin eşiti ve özgürü olarak kabul eden ve kendilerini diğerinin dolayımıyla kuran; birbirleriyle koşulsuz, diğer bir deyişle hiçbir karşılık beklemeden dayanışma içinde olan insanların ilişkilerinin ifadesi olarak almak gerekir. Hegelci anlamda “tanıma”, diğerini ve kendimizi nesnel olarak bilme ve tanımanın yanında aynı zamanda kendini diğerinde onun ve diğerini kendinde senin olarak tanımak anlamına gelmektedir. Buna karşılıklı tanımak/tanınmak ilkesi ve bu ilkeye dayalı ilişkilere karşılıklı tanıma/tanınma ilişkisi denir.

Türkçeye “tanınma” olarak çevirdiğimiz kavramın orijinal Almancası “Anerkennung”dur. Bilindiği gibi bu kavram Hegelci felsefenin en temel kavramlarındandır. Bu kavram “an-er-kennen” sözcüğünden türetilmiştir. Görüldüğü gibi üç farklı sözcükten oluşturulmuştur. Bu sözcükte “an” sözcüğünün işlevi, kavrama “bir şeyde” anlamını vermesidir. İkinci sözcük olan “er”, örneğin İngilizcede bu kavrama denk gelen “recognition” sözcüğündeki “re” ön takısıyla aynı anlama gelmektedir. Burada “re” yeniden anlamına gelmektedir. Son olarak “kennen” sözcüğü bir fiildir ve tanımak anlamına gelmektedir. Bu nedenle bir bütün olarak alacak olursak “Anerkennung” bir şeyde veya birinde yeniden tanımak anlamına gelmektedir. Öyleyse, sonuç olarak, kavramın daha derin felsefi anlamına dönecek olursak; Hegelci anlamda “Anerkennung” diğerinin dışında olan beni diğerinin içinde olduğum gibi yeniden tanıyabilmek anlamına gelmektedir. Eş deyişle Anerkennung diğerinin kendi içinde bana dair oluşturmuş olduğu imgenin, onun dışında olan ve benim bana dair olan tasavvuruma denk gelmesi demektir. Bu ancak diğerinin beni olduğum gibi alabilmesi ile mümkün olur. Aynı şekilde benim dışımda olan diğerinin, içimde ona dair oluşturmuş olduğum imgede, onun kendisini, o kendisini nasıl tasavvur ediyorsa, onda kendisini bulabilmesi anlamına gelir. Benim kendimi onda (kendisinde ve kendisinde bana dair oluşturduğu imgede) yeniden bulmam, onun kendisini bende (kendimde ve kendimde ona dair oluşturduğum imgede) yeniden bulması: An-er-kennung demektir. David Hume bunu kısaca herkesin diğerlerini kendisinin “ikinci beni” olarak alması olarak tanımlıyor.

Karşılıklı tanımada ifadesini bulan öznelerin kendilerini karşılıklı kurma ilişkisinden farklı olarak savaş, diğeriyle kurulabilecek en olumsuz ve yıkıcı ilişki biçimidir ve diğerini iç ve dış dünyamızdan öteleyip kovmak, hatta sonunda gerekirse tamamıyla yok etmek anlamına gelmektedir. Bu bakımdan savaş düşmanca bir tavır sergilemeye, hatta karşılıklı yok etmeye kadar götürürken, barış dostluk ilkesi üzerine kurulu ilişkiler geliştirir. Aristoteles’e göre her insanın bedeninde dostu kadar ruhu vardır. Barış ve dostluk içinde yaşayanların her birinin bedeninde toplumun tüm fertleri kadar ruh var demektir. Bu nedenle barış ve dostluk içinde yaşayanlar hemen her bakımdan zengindirler, neşe ve sevinç dolu olurlar.

Buna karşın savaş içinde olanlar, Thomas Hobbes’un başlıca eserlerinde, örneğin Leviathan’da gösterdiği gibi hep yalnız, toplumsal ilişkiler bakımdan sefil ve her bakımından yoksul olacaklardır. Savaş durumunda neşenin yerini keyifsizlik ve sevincin yerini keder ve isteksizlik, güvenin yerini ilkesel şüphecilik ve güvensizlik alacaktır. Bu nedenle Hobbes, savaş durumunda olanların zaman kavramı olmaz diyor. Zaman kavramı olmayanların yaşam kavramı da olamaz.

Modern Felsefenin İkinci Taşıyıcı Sütunu Olarak Vicdan ve İnanç Özgürlüğü

Modern felsefenin üzerinde yükseldiği ikinci büyük taşıyıcı sütun özgürlük (iç ve dış özgürlük) kavramından oluşur. Ortaçağ dogmasının bir eleştirisi olarak ortaya çıkıp oluştuğu için, modern felsefenin en temel ilkelerinden birisidir inanç özgürlüğü. Bu iç özgürlük, düşünce, vicdan, inanç ve ifade özgürlüğü gibi konuları içerir. Rotterdamlı Erasmus Barışın Şikâyeti adlı kitapçığında bu ideali bir talep ile birleştirir.

İnsanlık tarihinde yeni bir başlangıcın işareti olarak herkes kendi inancı ve düşüncesi adına dökülen kanlardan dolayı utanç duyduğunu ilan etmelidir. Kant’ın Ebedi Barış adlı kitabında kalıcı veya ebedi barışın tesis edilmesi için olmazsa olmaz koşullarından birisi budur. Kant’a göre savaşlarla dolu kanlı tarihi bir daha dönülmemek üzere tüm izleriyle geride bırakmak gerekmektedir. Bunun olabilmesi için, yani insanlık tarihinde nihayet insancıl bir tarihi dönemin başlayabilmesi için, herkes, kim haklıydı veya haksızdı hesabı yapmadan, dökülen kanlardan herkes kendisini de ortak sorumlu tutarak ve suçlu sayarak ortak kanlı tarihi bir bütün olarak mahkûm etmeli ve geride bırakmalıdır. Erasmus bu konuda başlangıcı yapmaktan da çekinmez. “Hıristiyanların, Yahudilerden ve putperestlerden meydan canavarlarından daha barbarca kavga ediyor olmasından dolayı utanç duyuyorum.” Erasmus’un bu açıklaması aynı zamanda herkese yönelik bir taleptir. Akıllı ve özgür bir varlık olarak insanların tarihlerinde yeni bir evreyi, evrensel uyum ve ahenk, kardeşlik ve dostluk evrensini başlatmaları için asgari önkoşul budur.

İç Özgürlük ve Dış Özgürlük

Thomas Hobbes, İngiliz felsefeci. Leviathan adlı çalışması, batı siyaset felsefesinin izleyeceği yolu çizmiş ve başucu eseri olmuştur.

Büyük İngiliz filozofu Thomas Hobbes özgürlüğü hak olarak tanımlar. Haklar genellikle formel anlamında alınır. Oysa Hobbes’a göre hakların yalnızca formel anlamda alınması mümkün değildir. Zira haklar eğer özgürlüklerin ifadesi ise, özgürlük ancak özgürlüğün gerçekleşmesi için kurumsal koşulların sağlanması ve maddi olanakların sunulmasını da içerir. Toplumsal koşulları ve maddi olanaklarıyla beraber düşünülmemiş haklar ve özgürlükler anlamsızdır, çünkü bunlar yarım bırakılmış iş gibi gerçekleşmesiyle beraber düşünülmemiş hak ve özgürlüklerdir. Hobbes’tan sonra hak ve özgürlüklerin gerçekleşmesinin dış koşulları üzerine hemen hiç düşünülmemiştir. Buna karşın Karl Marx’ın eserlerinin başlıca konusu hak ve özgürlüklerin dış koşullarının sağlanması ve oluşturulmasıdır. Bu, modern felsefenin üzerinde yükseldiği üçüncü sütundur.

Modern İnsanlık Hali ve Savaş Durumu

Modern felsefenin üzerinde yükseldiği temel taşıyıcı olan bu perspektifsel ilkelerin yanında bir de insanlık hali betimlemesi bulunmaktadır. Buna göre, insanlık kendi içinde sürekli bir savaş halindedir. Bireyler de, kadın ve erkekler de, kuşaklar da, toplumlar da, devletler de; kısacası modern insanlık durumunda herkes herkes ile sürekli bir savaş halindedir. Thomas Hobbes, savaşın kaynağını üretimden kaynaklanan kıtlıkta görmüştür. Bir asır sonra konu üzerine yeniden eğilen Ulusların Zenginliği’nin yazarı İskoç filozofu Adam Smith, insanlık içinde süren sürekli savaşın en büyük kaynağının (grand source) mülkiyet olduğunu ileri sürmüştür. Smith’in bu düşüncesini “din savaşları”na uygularsak,  din adına yürütülen savaşların aslında birer mülkiyet, güç ve iktidar savaşları olduğu sonucuna varırız. Marx da dahil olmak üzere tüm modern filozofların çıkardığı sonuç budur ve bu nedenle özellikle modern toplum, siyaset ve ahlak felsefesinde mülkiyet sorunun çözümü merkezi öneme sahiptir.

Bilgi İddiası Olarak İnancın Anlamı

Şimdi yukarıda söylenenlerin ışığında inanç ve dinler adına yürütülen savaşlara bakıp temellerini sorgulamak istiyorum.

Bir bilgi iddiası olarak inanç hem felsefenin hem de teolojinin konusudur. Bilgi iddiası şimdiki zaman, geçmiş ve gelecekle ilgili olabilir. Bilgi, yapılardan, süreçlerden, özelliklerden, öz ve görünümden kazanılabilir. Herhangi bir bilgi iddiasının bilgi olmanın koşullarını yerine getirebilmesi için duyusal algının, anlama yetisinin, yani analitik aklın ve sonunda sentezleyen aklın muhakemelerinin pozitif sonucu olarak ortaya çıkmış olması gerekir. Felsefe, en geç Immanuel Kant’tan beri inancın ancak bilgiye dayandırılabileceğini tespit etmiştir. Büyük Alman filozofu Hegel’in insanın ancak bildiğine inanabileceğini belirtmiş olması felsefenin bu konuda nihai duruşunu ifade eder. Ancak elimizdeki teorik ve pratik bilgilerin ışığında geçmişi ve geleceği ilgilendiren ve bilmediğimiz alanlara ilişkin olasılık içeren bilgi iddiaları ileri sürebiliriz. Şimdiki zaman, şimdiki zaman olduğu için zorunlu olarak inancın değil bilginin, yani felsefenin konusu olabilir.

Öyleyse dinlere temel oluşturan teolojinin bilgi iddiaları zorunlu olarak olasılığı temel edinmektedir ve olasılığa dayanan dini inançlar ateizm de dâhil olmak üzere zorunlu olarak kendisinden farklı olan tüm inanç sistemlerini en az kendisi kadar haklı ve kendisine eşit olarak kabul etmesi gerekir. Bu durumda dinler adına ve dinler için yürütülen savaşların dinler bakımından neredeyse hiçbir anlamı yoktur ve yukarıda gösterdiğim gibi asıl nedenleri de dinler değildir.

Din Savaşlarının Nedeni “Din Davası” Değildir

Dinler, temellerinde kendilerini meşru ve geçerli kılmak için birtakım inanç iddialarında bulunsa da kendilerini öncelikle dünya meselelerini idare etmeye adamış kurumlardır. Bu bakımdan birer kurum olarak ahlakın ve siyasetin Yeniçağ ile birlikte dinden ayrılmasıyla; din bir bütün olarak dünyevi siyasetle ve ahlak ile rekabet etmeye başlamıştır. Dinden farklı olarak inanç, geçmişe, yani evrenin ve yaşamın kökenine ve geleceğe, yani dünyanın ve yaşamın geleceğine ilişkin olasılığa dayalı bilgi iddiaları içerir. Bu nedenle dinler ile inanç ve inancın konusu olan olasılığa dayalı bilgi iddiası arasında zorunlu mantıksal ve sistematik bir ilişki bulunmamaktadır. Buna rağmen dinler inancı kendilerine hala temel ediniyorlarsa, bunun, hiçbir iddialarını kesinlik içerecek şekilde ileri süremeyeceklerini bilerek yapmaları gerektiği anlamına geldiğini bilmeleri gerekir. Dinlerin, inanca dayandıkları için olasılıktan ibaret olan bilgi iddialarını, din adına yürüttüklerini ileri sürdükleri savaşlara temel etmeleri mümkün değildir. Olasılık ilkesine dayanan inancın, ne türden olursa olsun, hangi dine temel oluşturursa oluştursun, zorunlu olarak kendisinden farklı olanın inancını en az kendisinki kadar haklı ve geçerli kabul etmesi gerekir. Olasılığa dayalı bilgi iddiasının anlamı budur.

Öyleyse, sonuç olarak, diğerini baştan kendi eşiti ve en az kendisi kadar doğru olduğu iddiasından hareket eden inanç ilkesinin din savaşlarına temel oluşturması mümkün değildir. Yirminci yüzyılda yaygın, hatta genel geçer olan, Adam Smith’in savaşların nedeni olarak işaret ettiği mülkiyet sorunu üzerine yeniden düşünmek, birçok şeyin daha iyi bir açıklamasına anahtar olabilir.

Prof. Dr. Doğan Göçmen

Elinizdeki kısa yazı İstanbul’da Felsefeciler Derneği’nin ve Cogito dergisinin 20-21 Nisan 2018 tarihinde ortaklaşa düzenlediği “Etik, İnançlar ve Eğitim Sempozyumu”nda sunulan bildiriden ve sonra “Akhisar Postası” adlı internet gazetesi için hazırlanan kısa yazıdan hareketle geliştirilmiştir. Prof. Dr. Kemal Kocabaş’a sabırlı destekleri için çok teşekkür ederim.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.