Ortaya Çıkış ve Tanım

İlk görüldüğünden bu yana (henüz tecrübe edilmemiş) doğmamış olanın, -atasız ve köksüz olduğundan- farkındalığı henüz gelişmemiştir. O, Kötülüğe tutkuyla bağlanan Bir’dir: Öyle ki, şeylerin birbirine değerken çıkardığı o anlamsız tınıyı belirleyen de O’dur. Bir varoluş mucizesi değil, bir boşluk bestesidir. Ölümüne susamış bir sözsüz müzik konçertosu. Bir savaş kaçkını. Bir mahur beste. Yaşamın tüm arzularını boşa çıkaran bir duygulanış. Çılgınca sürüklenen bir kendine haslık durumu. Özgüven sarsılmasının dibe çöktüğü insan ruhuna sövgüler düzen bir makine: Ruhun sulanmasını emreden, bir diğer deyişle, kibirle olan sevişmenin tohumu olan saf eril. Tanımsız olması güce olan açlığından ileri gelse de, Canavar, gururunu okşayan felsefi günah mülkünün komşusu sayılır. Münasebetsiz bir münzevi olarak, çelikten örülmüş bir kabukla, boşluğun içinde sallanırken, kendisini yine kendisinden sakınan bir yırtıcıdır. Kendi içinde kalandır. Canavar, insanlık dışında kalmayı sever, insandan kaçkınlığı onu bir asık suratlı yapar, bu övgüye açıktır, bu yetenekleri sayesinde sövgü içinde yeşillenen kendine has bir alan yaratmıştır. İman sahibi bu alana giremez. Karşılaşıldığında ilk soru sorulur: Acının (sefil bırakılmışlığın) gülünecek bir tarafını mı buldun? “Hayır” cevabı verildiğinde bu kez fısıldar: Ben zaten acının kendisiyim, kendime gülmem sana farklı bir esintiyi mi hatırlattı, o halde sen de katıl, burası boş vermişliğin beşiği, gülmekten başka bir eylem mümkün müdür yaşarken?

Kıyım ve Cinnet

İbadetin, insan lisanında (pratiğinde) telaffuzu zordur, hatta zor demek hafiftir, riyakârlığa açıktır, hele ki yeryüzü teorisyenlerinin ya da dünyevi ideologların eline düşen, titrek ve inançlı insan, zamanla bir şeytana dönüşür. Bu destansı ve mistik masal, bir yozlaşmanın habercisidir. Ah kutsanan gerçeklik, hiç vakit geçirmeden bir çaresizlik üretir tüm organlarımızda. İşte kıyım denilen insan çabasının merhameti burada savsaklanır ve kendisine bir kılıf bulur: Ahlak! Ahlak, tarih boyunca bize ders olarak okutuldu. Her yerde afişe edildi. Ahırda, sokakta, caddede, devlet kademelerinde, sanatta, şiirde… Kısaca her yerde canlı bir organizma gibi karşımıza dikildi. Hâlbuki bir zamanlar ölü olduğu rivayet edilmemiş miydi? O halde birileri ona tekrardan mı can verdi? Peki, kimdir onlar? Tabiki hayvan terbiyecileri. Ölümün nahoş olduğu yalanını bize prensip olarak yutturanlar bunlardı. Göz ardı edilemeyecek kadar ciddiydiler, iyi eğitilmişlerdi; dünya denilen taşlaşmış acıyı beyhudelikten koruyorlardı. Onlar bizim mahvımıza uzaktan bakarken, biz, esrarlı yok oluşumuzun üzerine basarak yeni bir ahenk, sert bir gülüş icat ettik. Yani kokuştuk. Metafiziğin deliklerinden sızan keşiş dumanıyla kafamız dönerken, sarhoş olduk? O zamanlar insan vardı, şimdi ise anonim bir neşe ortalıkta geziniyor. Kaynağı merak ettiniz değil mi, hemen söyleyeyim: Ruha, sonradan monte edilmiş Hakikat Pınarı. İşte, can sıkıntımızın ezber-bozan gerekçesi.

Gölgesiz Gezinen

Diplere doğru çekilen bir yaratığın son duasında şunları görürüz: “Ben”, “Varlık”, “O.” Belgesiz ya da edilgen bir muğlaklığın türevlerini burada yakalarız, insan, bu yalnızlaştırma gayretine sırtını dönen tanrının soyundan geldiğini savunur, oysaki bu soy tükenmiştir. Canlılığını yitirmiştir. Bu gölgesiz gezinen hayaletin, her yakarışında akla şu soru gelir: Ben şimdiye mi, yoksa sonraya mı atıldım? Evet, doğru; insan kendi içinden dışarıya atılmıştır. Dışarısı yalnızlıkla eşdeğer bir işkenceden başka bir şey değildir. Dışarısı içerisinin suskunluğudur, suskunluk ise bir üstüne basma eyleminin değil, basitleştirme çalışmasının ürünüdür. Bir prototiptir. Sonuç olarak, şimdi tanımlanamayan şey, ileri de de tanımlanamaz, gelecekte ise isimsizdir, zira tanımsız olan tehlikelidir, hep tetiktedir, kaygan bir zeminde vals yapılmaz, can tehlikesinin olduğu yerde Ben barınabilir mi? Öyleyse “Gölgesiz Gezinen” bir lağım faresini işaret eder, mimikleri sonradan öğretilmiştir, o, insan pisliğinde hakikati arayan bir vasattır. İsmi zamirleşmiş, varlığı belirsizleşmiştir, bu haliyle canavarın tuzağına daha yakındır. Canavar ile kardeş olmaya meyillidir.

Baca Temizliği

Biz hiçliği yaşarken boşluğu eliyle itenlerdeniz. Her ikisi de içimizden akıp gitmek ister. Bu doğal ve kendiliğinden akış, gerekçesiz ve ölümsüz olduğumuzu ulur. Son derece umarsızca her gün doğan güneşe “Evet” diyerek onu olumlama yoluna gideriz. Olumlarız, çünkü bilinç akımı ruhun ateşini şenlendiremez. Şenlendirme faaliyetleri her ne kadar ruhun yan yollarına girmek istese de asıl güzergâhı her zaman Ben belirler. Peki, Ben bu sırada ne yapmaktadır, o, aptallara özgü bir tavırla sadece yaşama “Hayır” demektedir. İnsan selameti bu “Hayır” üzerine tesis edilmiştir. “Hayır”, “Evet”e misillemedir: Hatta, Evet’in olumlamasının mümkünatı üzerine bir iç geçirmedir. “Hayır” diyen, mevsimsel olarak kara kışlara gebedir. Melankoliyi de bu açıdan severiz, yoksa ki ona tapmıyoruzdur. Düşünün: En matrak anlarımızda, gelişigüzel bir ölümü düşleriz ve akabinde ağlamaya başlarız. Hoyratça gülmenin dozunu arttıran bizler neden neşelendiğimizde kendimize düşman kesiliriz?

Tüm dinlerde gözyaşı dökmek yani içini kutsal kadehe boşalmak sevaptır, ağlamanın kutsallığı ruhu çarmıha germenin zoraki nedenidir. Kilise bir ağlama duvarıdır, papaz gözyaşlarınızı tartar ve cennet adına dua eder. Konusu olmayan bir hayatın içine gözyaşı girdiğinde artık ölmüşsünüzdür, tüm cesaretiniz gitmiş, mahvınıza yol açanlara kucak açmışsınız demektir. Hayatın melankoli bilançosuna baktığınızda orada tek bir şeyin tohumlandığını görürsünüz: Gözyaşıyla kendinden geçiş. Kutlu bir ölüm merasimini andıran bu ayin, sizin ve tüm derinliklerinizin bir başkasının elinde olduğunun kanıtıdır.

Kayıtsızlık ve İntikam

Etrafta habersizce dolaşan varoluş yalanı, ister istemez herkesi kalbinden yakalar. Bu sarsıcı mücadele, genel itibariyle insanın pes etmesiyle sonlanır ve benliğin ırzına geçilir. Peki, bu vesayete neden izin veririz? Neden hayatın anlamsızlığı üzerine değil de bu saçmalığın bizi yok etmesine kafa yorarız? Kafamızın içi kimyasal atıklarla çalkalanırken, bu gereksiz yere harcanan enerjiyi nereden nasıl tedarik ederiz? Bu, felsefi bir problemi çözmeye çalışırken evrene sataşan bir filozofun beceriksizliğine benzer. İçler acısıdır. Hezeyandır. Her bıkış ve böbürlenme, kibrin eleğinden geçmek ve nefret duygusuna iştirak ederek, tanrısal cendereden yakasını kurtarmakla mükelleftir. Bu intikam zorbalığı, antik insandan miras kalsa da şimdilerde nadiren vuku bulmaktadır. Şimdiki zamandan yoksun insan, gelecek hakkında tasavvur edebilir mi: Hayır!

Ne güzeldir, sıradanlaşmış organın gülünç sarhoşlukla olan hasımlığı! Ah, serzenişlerimiz hep boşuna. İçi yenmiş bir meyvenin kabuklarıyla avunmanın anlamı ne? Unutulmuş bir sövgünün, hatıralara gömülmüş bir sadakatten ne farkı var? İçimizdeki derinliklere yavrulayan, çöreklenen ve beraberinde getirdiği melankolinin bir nimet olduğunu göremeyenler var aramızda. Hepimiz aynı yalanın yolcularıyız kardeşlerim! Çürümüş elmanın kenarından bir ısırık… Kutsal olandan bir lokma alın! Kurtuluş yakın.

Kangreni Kesip Atmak

Soluksuz ve durmaksızın akan bir ırmaktır evren, her kim ki bir kere girmeye görsün; hemencecik güzelliğine aldanır, canından olma pahasına unutkanlık sularından tatmak ister. Susuzluğunu doğanın çatlamış dudaklarında gideren insan, bilmez ki tekrar tekrar ölüme yatacaktır, şeylerin sahte görüntüsüne yüzünü sürene kadar, her şey o kadar muğlak ve tatlıdır ki… Sonrasında oh çekilir ve ilk kurban tanrının sunaklarına yatırılır. Düstursuz bir içeri atılmadır bu, neyse ki imdada boşvermişliğin keyfiliği yetişir.

İçgüdülerin içinde tortulanan biçareliğin kindarlığını düşündüğümüz an, eli boş dönenin tüm züppeliğini bir kılıfa sokarız, çuvala sokulan bu deliliğe bir de ad veririz: Ahlak. Şurası bir gerçek ki, Kangrenin ölümcül tarafı moralsiz sürünün çobanından gelir. Vücuttan kesilmesi ise başlı başına bir operasyondur; başarı oranı filozofun cerrah titizliğiyle çalışmasına bağlıdır, şair ise esrarlı “Ben”le ilgilenir, uzaktan izleyerek cerrahın hata yapmasını bekler, kangrenin kesilip atılması için yüceltilmiş sanatı şahit (el altında) tutar; çünkü estetik bir ölümü herkes hakeder. Ölüm, tüm hastalıkların bitimini müjdeleyen bir tacirdir. Kangrenin kesilip alınması sadece görünen yaraları iyileştirebilir.

İnsan, ölmekten neden korkar? Hazırlıklarını ve dünyevi projelerini hayata geçiren biri neden gitmeye hazır değildir? Bahsi geçen korkunun kökenine baktığımızda İntihar ve Yaşama Şevki arasında bir çapraz sorguya ihtiyaç doğar. Kendine kıyma fonksiyonu bu dünyada yasaklanmıştır; nedeni ise açıktır: Ölümün bir putlaşma furyasına katılacağı korkusu. İlahlaştırılan değer yargılarını görmeyen aksine her gün yenisini üreten insan, kendi yaşamına son vermekten kaçınır. Bir putu diğer put yıkmak istemektedir. Yeryüzü, putların güç gösterileri için vardır, burada insan değil bir takım gölgeler yaşam sürmektedir; şöyle desek haksızlık etmiş olmayız:

Yeryüzü, farazi bir savaş alanıdır.

Can Murat Demir

CEVAP VER