O zamanlar sadece ışık vardı, tanrıdan gelen yaratıcı ilham bu ışığın altında hareketleniyor, tüm evrene hayat veriyordu, rüyalar da böyleydi: ne hayvan ne de insan (canlı ve nefes alabilen) ayırt etmeksizin kendince akıp gidiyorlardı. Kendisini unutan ve aramaktan vazgeçmeyen bir adam (adsız sinek) da bu hengâmeye ayak uydurmayı seçti: O’nu bulmak için uykuya daldı ve olan oldu. İnsanoğluna ilk günah rüyalarla bulaştı.

Hikâyeyi okumadan önce alınmaması gerekenler: Alkol, peynir, kanatlı hayvanlar familyası, bok ve bal. Bunları alanlar hikâyeme yaklaşmasın, hatta yanından bile geçmesin!

Zayıf damarlarla desteklenmiş bir çift duyarganın eşlik ettiği sıska ve çelimsiz bedenine uzaktan baktı. Tuhaf bir rastlantıyla bir araya gelmiş bir çift gözle bundan daha fazlasını yapması beklenemezdi. Zor bir hayatı vardı: ilk denemesinde bir köpeğin dil darbeleriyle sendelemiş, hemen ardından bir eşek arısıyla boğuşmak zorunda kalmıştı. Bunlar hafifsenecek olaylar değildi. Bir sineğin ömrü ne kadardır bilir misiniz dostlar? Bir ay, bir yıl, bir asır? İşte, her gün bu korkuyla yaşıyorum.

Yorgundu ve fazlasıyla yalnız kalmıştı, şimdi ise kokuşmuş bir hayvan dışkısına bakıyordu, çokça ziyaretçisi olan bu küçük pislik, iştahını biraz olsun canlandırmıştı, istemsizce akan salyalarını kılcal dokunaçlarıyla siliyor, dışkının üzerine tünemiş türlü haşerat için gizli planlar yapıyordu. Bir an bu planların ne derecede tehlikeli olabileceği ihtimalini düşündü. Vazgeçti. Güneş doğmak üzereydi, küçük yuvasına dönme vakti geldiğinde konacak bir çiçek larvası aramaya koyuldu: çok geçmeden terkedilmiş bir *polen harabesine rastladı: işte buldum artık yeni yuvam burası!

* Polen harabelerinin mimari kökeni antik yunan etkilerini taşısa da özü itibariyle ilham gücünü Helenistik kültürden aldığı söylenir. Keşfi ikinci yüzyılın ilk yarısından başlayarak üçüncü yüzyılın son çeyreğine kadar uzanır,  yazları sert çetin, kışları ılık ve sineklidir. Yöre halkı tarımla geçinse de asıl uğraşları öldürmek ve parçalamaktır, ölü yiyenler olarak da bilinen bu kabile şimdilerde Amerika olarak bilinen kıtaya denk düşmektedir. Kıtanın keşfinden bu yana söylenen yalanlar söylenedursun biz bu arada işimize bakalım.

Vakit kaybetmeden işe koyuldu, koltuklar, yemek masası, çatal bıçak, türlü elektrikli eşyalar, kıştan kalma birkaç lahana kurusu, masa lambası, küflenmiş masal kitapları, bir çift sandalye (biri misafir için) ve tabiki halı, kırmızı olanından. Titizdi. Önce duvarlardan başlamalı diye düşündü, hangi renk olsa… Hımm buldum, evet, sarı renge boyamalıyım, o da (kim olduğunu tahmin bile edemiyoruz şimdilik) bu rengi çok severdi. Titiz de olsa beceriksizliği apaçık görülüyordu: her yanı boyaya bulanmış, adeta bir *arıya benzemişti, sırrı kaybolmuş aynanın karşısında saatlerce kendisini seyretti. Keşke insanlığa faydalı bir arı olarak doğsaydım, yakışıklı, çekici ve becerikli bir arı… Keşke, keşke diye iç geçirdi. Yorgundu, uyuması gerekiyordu: “yarın daha yorucu bir gün olacak.”

* Arı: Vızıldayangillerden. Seçilmiş ırk. Bu hususiyet hakkında çeşitli dualar edildiği rivayet edilir. “Her arının bir bal yapışı ve her insanın bir yoğurt yiyişi vardır” söyleminin esin kaynağı olan yaratık cinsi. Etimolojik kökenine bakıldığında sözcük şu şekilde izah edilmektedir: “Ar” namuslu işçi anlamına gelirken, “ı” ise çoğul eki işlevi görmektedir.

Yaklaşık bir saat sonra karanlık bir odada gözlerini açtı, elleri arkadan bağlanmış şekilde… Hayır, bu benim rüyam olamaz, lütfen tanrım uyandır beni! Beni bir arı yap! Sadece bunu diliyorum. Bak tüm renkler burada. Hepsini satın aldım: Daha neyi bekliyorsun! Uyandığını sandığında uykuya yattığı zamanın üzerinden iki saat geçmişti, bu şu demekti: hala rüyada mıyım? Hayır, olamaz, işte masa, işte sarıya boyanmış duvarlar, işte… Tam bu sırada uyandığını sandı, karanlık bir odada bir masanın etrafında toplanmış böcek sürüsünü fark etti: bu en tehlikeli olanıydı, böcekler sineklerle beslenirdi, kanatları belli belirsiz titriyor, duyargaları hızlıca etrafa sinyal yollayıp çıkış yolu arıyordu: Bu bir kâbus olmalı! Masanın başında oturan başhamamböceği çatallı kollarında tuttuğu hayvan dışkısını ortaya fırlatarak: “bunun hesabını verebilecek misin, çok merak ediyorum.” Bir şey anlamamıştı. Kendine gelmesi için yüzüne su vurdular, biraz bal yedirip oradan buradan lafladılar, *başhamamböceği (ilk haçlı şövalyesi olduğu rivayet edilir) tekrar kükreyerek: hemen cevap ver, aynanın karşısına geçip adını fısıldadığın kim, neden sinek olmaktan utanıyorsun? Tanrının işine karışmaktan vazgeç adsız sinek (bu adı kim takti bilmiyoruz), o seni bir sinek olarak yarattı, bunu kabul edip rüyandan uyanmalısın! İşgüzar hamamböceği iki koluyla sımsıkı kavrayarak adsız sineğe haddini bildirmek istedi: pislikten medet uman bir sineksin, kendini ne sanıyorsun, rüya görmeni yasaklıyorum, atın bunu örümcek yuvasına!

* Baş-hamamböceği: İsminin başındaki sıfatın tam aksine hamamböceklerinin sonuncusu: İlk tanrısal hükümdar, her rüyanın başaktörü, kıyıcılığıyla tanınır. Şimdilerde psikanaliz üzerine çalışmaktadır. Emekli, dul, üç böcek sahibi. Bir ara şiirle de uğraştığı bilinmekte, adına basılmış birkaç kitabı olduğu bu söylentiler arasında. “Edebiyatla uğraşan biri nasıl bu denli cani olabilir” demeyin, oluyor, oluyormuş demek ki? Edebiyatçıların bile birer katil olabileceğini bizlere hatırlatan bu yaratığa buradan teşekkür ediyoruz.

Ter (duyargalardan sızan vücut ifrazatı anlamında) içindeydi. Çöplerden topladığı çürümeye yüz tutmuş örümcek ağlarından ve ölü insanların saç tellerinden (kıl köküne sinekler bayılır) inşa ettiği yuvasında aksilikler yakasını bırakmıyordu. Saate baktı: 03:13. Birinci rüyanın etkileri henüz geçmemişken ikinci rüyanın etkilerini düşünmeye koyuldu. İlki daha kuvvetli bir uyanışı gerektiriyordu: hangisi gerçek tanrım, bana ne anlatmaya çalışıyorsun? *Vızıldayarak uyanmanın can çekişmeden bir farkı yoktu, yüzüne su vurdu, yarısı boşa gitti, lavabo bir karınca kolonisini ağırlıyordu, merhaba deyip uzaklaştı, eskisine nazaran bu polen larvası daha sıcaktı, ağaçlardan gelen sıcak rüzgârın uğultusu kanayan gözlerine iyi gelmişti, kalbi ağrıyordu, eskimiş bir acının kollarında üçüncü uykusuna hazırlanıyordu. Bu kez güzel bir uyku çekerim umuduyla fareli köyün kavalcısı eşliğinde uzak diyarlara gitti, böylesi daha iyiydi. İnsandan uzak, tanrıya yakın olmalıydı. “Rüyalarımı bozan kim” diye düşündü, bulması an meselesiydi, kanatları kaşınıyordu, uçmayı istiyorlardı, bir ağustos böceğinin son şarkısına eşlik ederek uykuya dalmayı umdu ama olmadı. Sıcak rüzgâr, soğuk ve nemli bir sonbahar yağmuruna yenik düşmüştü, her damla bir rüya çağırana dönüşürken adsız sinek adını hatırladı: “benim adım “o” bana bunu adı sen taktın, hatırladın mı uğursuz şey?

* Vızıldamak: İlk günahın işaretidir. Tanrının lanetlediği ve insan ırkına yasakladığı bir çiftleşme haberciliğidir.) Sevişgenlerin yumuşakçaların boyunduruğuna geçmesinden bu yana devrimci bir eylem olarak tarihe geçmiştir. Vızıl-da-mak: Köklerine ayrıldığında, “vız” eylemi, “ızıl” asiliği, “da” ölümsel bir ayrılığı, “mak” ise insani bir yardım dileğini simgelemektedir. Tarihe ilk vızıldayanlar olarak geçen Türk boylarıdır: demokratik bir seçimle başa getirdikleri hükümdarlarını bir Çin kızına değişerek kendilerini rezil etmeyi başarmışlar. Anadolu coğrafyasında oldukça kullanışlı bir metot olan bu değişimlilik örneği bize aslında çok daha revaşta olan bir yönetim şeklini hatırlatmaktadır: VILZILİZM.

Mevsimler döndü, çağlar değişti ama sineğin adı değişmedi, tanrısı onu terketmişti. Ormandaki uğultu yerini kuş cıvıltılarına, haşerat çığlıklarına bırakmıştı, canlılık her yeri sarmış insan barınaklarından dumanlar yükseliyordu. Oturduğu koltuktan karısına seslendi: sevgilim televizyonun kumandası nerede?

Can Murat Demir

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.