“Yurdunu Seven Martılar Komitesi”nden Haber Var!

Konuşmuyordu. Konuşamıyordu. Konuşamamak bir eylem sayılabilir miydi? Hayır, tabi ki. Sessizlik bir üretim olabilir miydi, belki. Bu bir üretim süreci olsaydı doğal olarak ortaya bir ürün çıkmalıydı. Tüm sanatsal hadiselerde de böyle değil midir? Örneğin Michelangelo Pietà adlı eserini kaç torba çimentoyla yapmıştı? Esere başlamadan önce ne kadar yemek yedi, şarap içti? Bilinmez. Eseri vücuda getirmek için ne kadar kalori harcadı? Suskunluk… Sessizlik… “Bence konuşmamak konuşamamanın sadece alt başlığını oluşturmakta, bizim için de bir anlam ifade etmemektedir: Biz derken, sanatçılardan, yani söz ebeliği yapanlardan bahsediyorum. Lütfen üzerinize alınmayınız efendim.” İlke, kendine has bir konuşma üslubuna sahipti. Her gittiği ortamda kendisini dinletmeyi iyi bilirdi. Bu kez bir seyyar satıcıyı kurban seçmişti. Konuşurken heyecanlanıyor, ağzı kuruyor, dudakları tıpkı Michelangelo’nun metresi gibi kımıl kımıl oynuyordu. Bu ayrıntılar önemliydi bir tiyatrocu için.

(Martıların her hareketini ayrıntılı şekilde not eden yazarımız, bugünlerde takıntılı şekilde devrimcileri düşlemeye başladı. Acaba martılar kendi çaplarında birer devrimci sayılabilir miydi? Bunu düşündü… Türlü dalaveralardan sonra “buldum” nidalarıyla işçi sınıfına şu sözleri dikte ettirdi: Sizler… işçi kardeşlerim birer martı olmaya var mısınız? O halde tüm simit kırıntılarına karşı savaşmaya ne dersiniz?)

Kurban olduğunu henüz anlayamamış olan seyyar satıcı ilgisizdi, genel kültürü zayıftı (ezilen sınıf profiline uyuyordu) ve haliyle uyukluyordu, her baskılı tonlamada irkilip: “Evet, doğrudur hanımefendi” şeklinde cevaplar ile geçiştiriyordu. Salim ve Doktor güvertede martıları yemliyorlardı; -simit parçasını havadayken yedirmek büyük beceri istiyordu, bu oyunla ilgili bir fikstür bile hazırlamışlardı, ilk Martı Bayramı Kutlamaları da bugüne rastlar- İlke ’yi arkadan izliyor, onun arkadan neye benzediğiyle ilgili kendilerince tahminlerde bulunuyorlardı. Doktor bir hayvan terbiyecisine, Salim ise biraz daha gaddar davranarak bir çam ağacına benzetmişti. Çocukken de hayvan bitki oynadıkları olmuştu ama bu daha eğlenceliydi (kahkaha atarlar, gülmek onlara göre bir eylem bize göre bir beyin aktivitesi).

(İlke, hakkında yapılan dedikodulardan habersiz -ki buna alışıktı- içten içe yanıp tutuşuyor, bir alçalıp bir yükseliyor, içindekileri sayıp dökeceği kaderine ortaklık edecek kurbanını doğduğuna pişman etmenin yollarını arıyordu).

Bu gösterişli oyuna kısaca “sanatçı egosu” adını vermişti. Bu kavram nedir nerede kullanılır bilinmez fakat oyunlarda işine yarıyordu. Güzel bir kadın sayılırdı (ortalamanın üstünde), her şeyin ötesinde tam bir laf cambazıydı; ona göre bu özelliği ölümcül bir nimetti, bir performans sanatçısının ise olmazsa olmazıydı. Ayrıca tiyatro okumak, tiyatrocu olmanın tek şartı değildi, başka yeteneklerinizin de olması gerekiyordu: İyi bir eğitim, diksiyon… Hitabet gücü, uzun bacaklar, zarif eller, bakımlı röfleli saçlar (1970’lere ait bir gelenek), güçlü kollar, hokka gibi bir burun, açık renk bir ten… Kısaca güzel bir hayata sahip olmalıydınız. “Güzel Sanatlar Kadın Yardımcı Oyun Seçmelerinde birinci olabilmenin asgari şartları bunlardır işte, duydunuz mu beyler?” Doktor ve Salim kendi hallerinde: He he biliyoruz, en iyisi sensin, yürü be, kaçıncı baskı, nasıl unuturuz… Haklısın evet ne dediysen doğrudur.

“Makul olmak, alçakgönüllü olmaktan geçer” dedi Salim. İlke ‘ye gönderme yaptığını sanıyordu. Her zaman ki gibi konuya farklı yerlerden bakıyorlardı. Sonra devam etti: TDK sözlüğüne bakınız, orada bahsettiğim gerçekleri tüm detaylarıyla bulabilirsiniz. Haddini bilmemek zavallılıkla eşdeğerdir ve bu insanların cehaletleriyle alakalıdır. Ben onlara “defolu insanlar” diyorum. Bunlar kimseyi dikkate almadan yaşarlar. Kimseyi dinlemezler, varsa yoksa kendi meziyetleri, kendi çıkarları ve lanet olası egoları… Hepsinin alayına kibrit suyu! Hayatımızı yaşanmaz hale getirenler işte bunlardır. Sinirlendi. Öfkesinin bu denli tehlikeli oluşu doğuştandı. Ağzı kapanmıyordu, dili ağzında kaybolmuştu: Bu adamlar alçakgönüllü olmayla açıkgözlü olmayı karıştırıyorlar. Birileri buna dur demeli, böyle gitmez! Martılar yemlenmeyi bırakmış Salim’in aforizmalarına kulak kabarttılar. Doğa, her zaman ki işleyişine ara vererek, bu 3 arkadaşa meydan okumayı bir kenara bırakmış, onları onaylamaya karar vermişti.

Rüzgâr bu kez onların dilediği taraftan esiyordu ve Salim, doğduğu yöreye ait bir Newyork Türküsü tutturmuştu:

Dertler derya olmuş
ben de bir sandaaaaal,
devrilip batmışım yorulmuşum beeeeeen!

“İşte bu yüzden yazmayı bıraktım” dedi Doktor, bunlar yüzünden yazamıyorum. Bu yüzden kendimi botaniğe ve devrime adadım. Bu uğraşlar bana cevap veriyordu çünkü her ikisi de bana: Sen şusun, sen busun demiyor, falan filan çaresiz şeylerden bahsetmiyordu. Bana göre devrimcilik buydu. Beni değiştirmeden, bana müdahale etmeden planlar yapmama izin veriyordu. Bu yüzden kanımı akıtsalar…” Alyuvarlarına kadar devrimi içine sindirmiş bu tıbbiyeli küçük burjuva, İlke’nin gereksiz aristokrat yakarışına karşılık verdiğini sandı ve entelektüel bir olgunlukla susmayı görev edindi. “Susuşma eylemi” tekrar başlamıştı. Bu bir gövde gösterisi, görsel bir şölendi; açlık grevinden sonra gelen en etkili silahtı; gizli bir anlaşma, bir onay… Yaklaşık bir saat sürdü. Vapurdan indiler, herkes hiçbir şey olmamış gibi kendi hayatına doğru yol aldı.

Martılar halen yem bekliyorlardı… Bu bekleyiş, Mao’nun Uzun Yürüyüşüne bir göndermeydi.

Salim’in diyecekleri bitmedi: Bu hikâye devrimcilerin ne kadar tez canlı olduğunun bir kanıtı gibi değil mi? Onlar ki, boğazları yırtılana kadar sizler+bizler+onlar=ezilenler için, meydanlarda, caddelerde, çıkmaz sokaklarda, devletin zapt ettiğini umduğu gecekondu mahallelerinde boğazları yırtılana kadar bas bas bağırarak dünyayı değiştirebileceklerini sanarak büyüdüler. Halkın içinde yalnız bırakılarak, bazen yetim sanılarak, hapishaneleri doldurdular. Her hikâyenin sonunda bir ağlayan vardır dedi Doktor: Bu kez onların istediği gibi olmayacak, lanet olası fakirliği, sürekli körüklenen cehaleti bu memleketten söküp atacağız. Yaşasın haklı mücadelemiz, yaşasın özgür hissedenlerin çığlığı, yaşasın kimsesiz yazarların yakılan kitapları, yaşasın Garipçiler, yaşasın ben, yaşasın sen, yaşasın halen nefes alan işbirlikçi ajanlar, iyi ki varsınız, iyi ki hep var olacaksınız. Siz var oldukça… uslanmaz doğanın yeşilinden çaldığımız parkalarımızla sokakları, martıları ve seyyar satıcıları beklemeye devam edeceğiz. İyi ki varız iyi ki… Biz buradayız! Biz…

İmza, Kısaltma: Y.S.M.Kom. (Yurdunu Seven Martılar Komitesi)

Can Murat Demir

POPÜLER BAŞLIKLAR

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

DİĞER YAZILAR

REKLAM

OKU OKU OKU

Pragmatizm ve Hitler

Pragmatizm nedir? Pragmatizm, en yalın söylemiyle fırsatçılığın sistematiğe büründürülmüş halidir. Dünyanın şekillenmesinde en az diğer felsefi-siyasi disiplinler kadar etkilidir. Çünkü stratejik bir silahtır ve her an kullanılabilme özelliği onu eşsiz bir atom bombası yapar. Pragmatizm, fikirlerin dogmatikliğinden kaçarak sadece şartlara uymanın verdiği rahatlığı ve kolaycılığı da beraberinde getirmektedir....

Demir Can ve Ruh-eşi Yeter Bayram’a İthafen

Karanlık ufkun ardından güneşin altın şafağı doğmaktaydı... Karanlıklarda varolan sevginin ölümsüzlüğü kaybettiği son zerresini aramaktaydı. Uzun ince acı dolu yollardı yürüdüğü, ağlayarak hıçkırarak ruheşini aradığı çıkmaz yollardaydı. Onun yokluğu her gün eriyerek kabuslara karışmasını sağlıyordu, kaybetiği zerresi ruhunda kapanmaz çukurlar açmıştı. Gözlerinin her noktaya odaklanması bazen yıllarca aynı...

Un Chien Andalou

Un Chien Andalou, Luis Buñuel ve Dali’nin 1929′da senaryosunu yazdığı sürrealist bir film. Film de tamamen olmasa da çok büyük bir Dali kompozisyonu yer almakla beraber, bazı sahnelerde tıpatıp Dali resimlerini de yakalayabilirsiniz. Dali resimlerinin tozlu bir slaydı gibi sanki… Sürrealizmin işlendiği filmde bazı bazı rüyalara, bazı bazı...

Allan Kardec

Asıl adı, Leon Denizard Hippolyte Rivail olan «Allan Kardec» 1804’de, Lyon’da dünyaya geldi, İsviçre’de iyi bir eğitimle yetiştirildi. Paris'te Pedagojik bir enstitü açtı. 1850’de, Fox Ailesi’nin Amerika’dan duyurduğu ruhçuluk, Fransa’yı da sarmış bulunuyordu. Rivail, ruhlarla bağlantı kurdu ve bir Druid Rahibi olarak evvelce yaşadığını ve şimdi Spiritüalist deyimle...

Hep Tekilim

bir sebebi yoktu bu yazının bir anlamı olmadıgı kadar anlamı olmayan şeylerden kaçarcasına yakınlaşıyorum onlara delice bağıran ben değilim zaten içimdeki gerginlik bazen yok oluyor o ses ama ne zaman başımı yastığıma koysam benim içimdeki ses bağırıyor çünkü biliyorum beni düşündüğünü hangi saatte neler yaptığını sanki ruhun içimdeymiş gibi bildiğim bir şey var ki benim çocuğum senin çocuğunun şefkatine bağımlı senin...

Kurt Cobain’in ‘Solo Albümü’nden İlk Kayıt

Kurt Cobain’i konu alan “Cobain: Montage of Heck” adlı belgeselde kullanılan ve çekimleri sırasında yönetmen Brett Morgen tarafından bulunan kayıtlar, 13 Kasım’da albüm olarak yayımlanacak. İçinde Cobain’ın evdeki kasetlere yaptığı kayıtlar, demolar ve Nirvana şarkılarının ham hallerinin bulunduğu albümden ilk kayıt internet üzerinden yayımladı. Bu kayıt Nirvana şarkılarından “Sappy”nin...

Cennet ve Cehennem

Giriş Cennet ve Cehennem… Bu kavramların kulağa hoş gelen bir tınısı, hem de insanı korkutan bir tarafı var. Ayrıca bu iki kavram, bir köşeye kapanıp, olmayan ateşten kurtulmak için ibadet etmeye çağıran bir Tanrısal seslenişi de barındırıyor. Böyle hissetmenizi gayet iyi anlıyorum, hangi hissiyatla düşündüğünüzün de farkındayım. Ama bu...

Öldürme İçgüdüsünün Acı ile Haklılaştırılması

Bu dünyaya doğan her insan acıyla sevişmek zorundadır. Öldürme eylemi ruhani bir kurtuluştur. Şöyle ki, insanlığa kıyarsan suçlu değilsindir.  Çünkü o inkâr edilenle eşdeğerdir. Tam aksine insanlığın faili yeryüzünde peygamberleştirilir hatta tanrılaştırılmıştır. Bu yüzden İsa bir kurbandır. Tanrı ise cellat. İşte tam bu aşamada ikinci bir aktör, şeytan...

Tüm Sözlerin Bittiği Yerdeyim

Minik bir göçmen kuşun çığlığında yakaladım sabahı. Ne gece ne sabahtı zaman... Sonsuzluğun gri örtüsünü yırtmak üzereydi güneşin ilk ışıkları. Öylesine bir günü kucaklamak üzereyken aydınlık, evrenin sonsuzluğunda bir nokta gibiydim. Başımı pencereye çevirince, göz göze geldik denizle ve denizin eşsiz mavisi ile... Henüz uyanmamıştı martılar, gemiler, balıkçı...