Aşkınlık kavramı, insanın düşünce boyutunda genelde kabul edilmiş ölçütleri ve kuralları aşmasını içerir.  Toplumun ölçütlerine ve kurallarına “norm” denir ve bu kurallara uyan insanlar normal kabul edilir. Aşkınlık duruma geçen zihin için öğretilmiş olan gerçeklik tanımı sona erer ve insan bir tür “Kuantum sıçrama” yaşayarak farklı bir gerçeklik algılamaya başlar. Ortalama insan için bu tür bir Kuantum Sıçraması geçirmiş insan anormaldir.

Aşkınlık sözünde aşmak kavramı bulunduğu gibi, aşk kök sözcüğü de bulunur. Aşkın sözünde aşk kök sözcüğünün bulunuşu, aşk ile aşkınlık arasında yakın bir ilişkinin bulunduğuna da işaret eder. İnsan akıl ve mantıkla aşık olmaz, aşk bir anda bir kuantum sıçraması gibi tüm benliğimizi kaplar. İşte bu yüzden “Yıldırım aşkı” sözü yerleşmiştir. Aşkınlık halinde olan âşık kişi için özne-nesne ayırımı ortadan kalkar. Algılara düşünceler ve varsayımlar karışmaz. Bütüncül bakış gelişir. Nesneler belirgin ve varsayılan kavram kalıplarıyla tanımlanmaz. Dolayısıyla insan, nesnelerin görüntüsüne değil hakikatine odaklanır. Anadolu âşıkları köy köy dolaşan ve bildikleri hakikatleri şiir ve saz yardımıyla anlatan bilge kişilerdi. Yüce bir Anadolu bilgesi olan Yunus Emre bir şiirinde şöyle sesleniyor:

Benim bunda kararım yok
Ben buradan gitmeye geldim.
Bezirgânım, metaım çok
Alana satmaya geldim.

Ben gelmedim dava için,
Benim işim sevi için
Gönüller dost evi için
Gönüller yapmaya geldim.

Dost esriği bir deliyim
Âşıklar bilir ben neyim
Devşiririm ikiliği
Birliğe yetmeye geldim.

Siz Yunus’tan sorun haber
Dost kanda ise anda var
Haberi sen gel benden al
Ben O’nu görmeye geldim.

Aşk, sözle anlatılamaz; “âşıklık” beş duyumuzdan öte, duyguların tüm varlığımızı ele geçirdiği bir aşkınlık durumudur. Âşık olan kişi maşuku ile ‘dolanık’ duruma girer ve ikilik tekliğe dönüşür. Dolanıklık kavramını “Yerellik ve Dolanıklık” başlıklı yazımda anlattım. Dolanıklık durumunda insan yerelliği aşar ve tüm var olanlarla bütünsel bir ilişki içine girer. Bu bütünselliği, aynı zamanda teklik demek olan “vahdet” kavramı da içerir. Vahdeti yaşayan âşık kişi aşkın sözler söyleyebilir ve aşkın davranışlarda bulunabilir. Zira aşık olan kişi toplum baskılarından kurtulup onları aşmış kişidir. Mevlâna (1207 – 1273) bu konuda şu görüşü savunuyor:

Aşk özge ateştir, ısınır onda ayaz
Yandıkça o taşlar yumuşar, sert kalamaz.
Varsın âşık günaha girsin hoş gör,
Sevda şarabından içmiş, arlanamaz.

Aşk geldi, damarlarımda cildimde bu kan.
Bomboştum, sonra taştım aşktan, aşktan.
Dost, işte gelip doldu da tüm varlığıma
Sırf ismim kaldı. Bende dosttur yaşayan.

Mevlâna bu şiirinde dünyevi aşktan söz etmiyor; manevi aşktan söz ediyor. ‘Dost’ ise bir insanı değil, Tanrıyı tanımlıyor. Mevlana âşık kişilerin aşkın görüşlerini hoşgörü ile karşılamak gerektiğini söylüyor. Fakat ne yazık ki, günümüzde hoşgörü duygusu hem ülkemizde hem de dünyada büyük çapta kaybolmuştur. Kimse kimseye hoşgörü ile bakmıyor. Kimse kimseyi affetmek istemiyor. Aksine en ufak bir hatayı büyüterek karşısındakine saldırılarda bulunmayı fırsat biliyor.

Önemli olan aşırılığı kaçmadan aşkınlığa fırsat tanımaktır. Aşkın olan kişi biraz da taşkın olur. Aşkınlık, taşkınlığı hatırlatsa da, aynı zamanda yücelmeyi, ruhsal büyümeyi ve gelişmeyi de içerdiğini unutmamak gerekir. Aşkın olan kişi birlik ve bütünlük içinde sevdiğine kavuşmayı arzularken, aşırı olan kişi hem kendine hem de çevresine zarar verir. Tasavvuf kültüründe kavuşmaya vuslat denir. Yahya Kemal Beyatlı (1884 – 1958) Vuslat adlı şiirinde aşkı ve aşık olanları şöyle anlatıyor:

Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar,
Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı,
Görmezler ufuklarda şafak söktüğü anı.
Gördükleri rüya, ezeli bahçedir aşka;
Her mevsimi bir yaz ve esen rüzgarı başka.

Günümüzde ne gerçek anlamda manevi aşka ne de manevi boyutta yücelmeyi arzulayan insana rastlıyoruz. Maddiyat bizi her yönden ele geçirmiş, aşkınlık yerini hırsa, kibre ve aşırılığa bırakmıştır. Aşırılık, para ve mevki hırsı şeklinde bencilliği körüklüyor. Aşırı bencil insanlar ve toplumlar çevrelerine ve dünyaya zarar verdikleri gibi, kendilerine de zarar veriyorlar. Yediklerinde aşırıya kaçan insan obez oluyor ve bedeni aşırı yağlandığı için sağlığını kaybediyor. Aşırı baskıcı bir rejimde insanlar çekingen ve ürkek olduklarından, ne bilim ne de sanat gelişebiliyor. İster maddi isterse manevi olsun, her türlü karar ve davranışta aşırıya kaçmamakta ve insanlara hoşgörü ile yaklaşmakta yarar vardır. Toplumları geliştirmiş olan kişiler aşkınlığı yaşamış, uzak görülü olduklarından, geleceğe yön vermiş olanlardır.

Doç. Dr. Haluk Berkmen

1 Yorum

  1. Efendim, bana sorarsanız tüm kötülüklerin ifşa olması gereklidir. Bu anlamda dünyanın sürekli kötülüğe doğru evrilmesinde ilahi bir düzen ve amaç mevcut. Bu açıdan insanların fizik aleme meyil etmesi bazı kurtuluş metotlarını da beraberinde getirecektir. Gönüllü olarak değilse de çektiği acıların kaynağını merak eden “insan” eninde sonunda maneviyatın ışığına teslim olacaktır.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.