villa-oyku-felsefehayat

Dış görünüşüyle herkesi imrendiren, içinde oturanın zengin bir adam olduğu anlaşılan, dışarıdaki çimleri bir bahçıvan tarafından düzgünce kesilmiş, çiçekleri özenle yetiştirilmiş iki katlı bir villanın misafir odasında, Niyazi Bey, kendisini ziyarete gelen misafirleriyle sohbete dalmıştı.

Tavandaki avize, yerdeki şark usulü halıların, duvardaki Kâbe tablosunun ve pahalı mobilyaların üzerine oturan misafirlerin yüzünü sarı bir renge boyuyordu. Duvardaki çiçek kabartmalı süslerden, Avrupai tarzdaki ahşap renkli yemek masasına kadar her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü. Buna karşılık odanın içerisinde sarı bir rengin hüküm sürdüğü sadelik göze çarpıyordu. Anlaşılan o ki evin tasarımı Niyazi Bey’e aitti. Diğer insanlardan fazlaca kazandığı parasını, mevcut inançlarının öngördüğü ölçüde gösterişten uzak fakat göze hoş gelecek şekilde evine harcıyordu.

Niyazi Bey altmış yaşlarında sakalsız, ne uzun ne kısa, zayıf olduğu halde yanaklı, yuvarlak yüzü her daim parlak,  deniz mavisi gözlere sahip bir adamdı. Dini bütün olmasına karşın dünya zevklerini de ihmal etmezdi. Namazlarını, ahbaplarıyla olan ilmi sohbetlerini asla kaçırmaz, ailesi ile birlikte haftada bir kez ecnebi filmlerine gitmeden edemezdi. Cimri değil fazlasıyla cömertti. Daha geçen ay torunlarına olan sevgisinden ötürü bahçesinde onlara küçük bir çocuk parkı yaptırmıştı. Gösteriş meraklısıydı. Bugüne kadarki yardımlarının bu merakından ileri geldiği söylenirdi.

Zamanının çoğunu çevre illerden gelen ahbaplarıyla kelam etmekle geçirirdi. Daha doğrusu nasılsın faslından sonra genellikle hep Niyazi Bey konuşurdu. Sohbet esnasında daima, sağ ayağını öne uzattığı sol ayağının altına koyar, gülümseyen gözlerini kendisini dinleyenlerin üzerinde gezdirirdi. Konuklarına genellikle bu zamana kadar ki yaptığı işleri, başından geçen garip olayları hatta sahip olduğu malları mülkleri ballandırarak anlatırdı.  Misafirlerin de bundan rahatsız olduğu söylenemezdi. Çünkü bu adam konuşmasını çok iyi biliyordu. Karşısına otursanız size sabaha kadar bir şeyler anlatır, o etkileyici sesiyle sizi kendisine hayran bırakırdı. Konuşmalarının rahatlatıcı bir etkisi vardı sanki. Anlattıkları gerçek midir orası bilinmez ama inandırıcı, dürüst bir mizacı vardı. Konuşacak bu kadar konuyu nereden bulurdu, bu kadar ahbabı nereden edinmişti orası da muallaktı. Lakin bilinen bir şey varsa, bu adam gençliğinde feleğin çemberinden geçmişti.

O gece çevre illerden gelen misafirler, kalabalıklara has gürültüleriyle tüm odayı doldurmuştu. Kimse yanındakinin ne dediğini işitmiyor fakat anlıyormuş gibi davranıyordu. Misafir odasının bu atmosferi, farklı yörelerden esen rüzgârların sıcak ve dostane esintilerini de beraberinde getirmişti. Aynı siyasi ve felsefi görüşte olan misafirlerin birbirleriyle olan sohbetleri çabucak bitmişti. Çünkü hepsi aynı görüşü savunuyordu. O halde kavga edecek bir sebep de yok demekti. Hiç şüphesiz her davette ihtiyaç haline gelen bu siyasi konuşmaların bitişi en çok genç bayanları sevindirmişti. Çünkü bu konuşmalardan hiçbir şey anlamıyorlardı. Şimdi suskunlaşan misafirlerin donuk gözleri, Niyazi Bey‘e çevrilmişti.

Niyazi Bey karşısında ister çocuk isterse kendi yaşında birisi olsun misafirlerine karşı hep saygıyla ve kibarca hitap ederdi. Bütün misafirleriyle ayrı ayrı ilgilenir onlara telkin edici sözler söylerdi. Yine o güzel ses tonuyla konuşmasına başlamıştı.

Beyefendiler, hanımefendiler ne iyi ettiniz de geldiniz! Ta buralara kadar gelip bizleri bahtiyar eylediniz. Ah, bir bilseniz bugünlerde pek fenayım! Geçen yine tuhaf bir olayla karşılaştım. Etkisinden bir türlü kurtulamadım gitti. Aklımda almıyor ki …

Sözleriyle yine misafirlerin ilgisini çekmeyi başarmıştı. Herkes anlatıcıya biraz daha yaklaşarak onun yüzünü izlemeye koyuldu.

“Geçen hafta bağ evimde…”

Tam yaşadığı bir olayı anlatmaya giriştiği sırada karısı elindeki tabaklara doldurduğu pastalarla ve böreklerle içeriye girer.

Başını karısına doğru çeviren Niyazi Bey:

“Hatun, misafirlerimize bin dönümlük arazimizden topladığımız meyvelerden de ikram et!”

Karısına her zaman “hatun” derdi. Aslında çağdaşlarıyla kıyaslanacak olursa eskimiş, geri kalmış bir adam değildi sadece takıntı yaptığı kelimeleri kullanmadan edemezdi. Yaşlılıktan olsa gerek anlattığı bazı şeyleri tekrar etme huyu da vardı.

Tekrar misafirlerine dönerek:

“Neyse efendim nerede kalmıştık? Hah… Geçen ay bağ evimin balkonunda Zeki Beyefendiyle oturuyorduk. Hani bizim avukat olan Zeki… Tanıdınız mı? Her neyse efenim… Elimizde nargileler… Anlarsınız ya! Sefa sürüyoruz… Hava da bir güzel ki… Duru ve güneşsiz… Son derece güzel bir yaz günüydü. Beyaz nergislerin, yüksek çamların kokusu hala burnumda… Hele o zambakları okşayan sabah esintileri yok mu …. Ah bir bilseniz pek güzel! İşte bu güzel yerde Zeki Bey’le konuşmalarımız bir daldan bir dala atlıyordu. Tam geçen ay şehirde yaşanan patlama olayına sıra gelmişti ki karşıdan bir ayakkabı sesi duyduk. Bu sesle ikimiz de sustuk kaldık. Eh bizim bağ evinin oralar malumunuz ıssız. İnsan geçse olay olur. Önümüzdeki toprak yoldan kirli, yırtık elbiseler içinde genç bir kadının zorlukla yürüdüğünü gördük. Buna da yürümek denirse… Bildiğin sürünüyordu kızcağız. Bu kız neyin nesi, diye merak ederek yanına koştuk. Belli ki burada, bu hallere düşmüşse mutlak önemli bir hadise vardır”, dedik.

Dinleyicilerin o anki yüzü,  sanki evin tüm ışıklarını söndürüp yatmaya gideceği sırada karşısında bulduğu davetsiz misafirleri gören ev sahibinin şaşkın ve korku dolu ifadesine bürünmüştü. Hep bir ağızdan:

“Ya! Peki, sonra?” dediler.

Niyazi Bey, durun hele anlatacağım, dercesine bir el işaretiyle konuşmasına kaldığı yerden devam etti.

“Kızcağızın üstü başı toz içindeydi. Bildiğiniz berbat bir halde. Güzel bayanlar, genç erkekleri üzerlerinden tiksindirmek istese böyle bir hale bürünemez… Yirmili yaşlarda… Omuzlarının üzerindeki siyah saçları dağılmış, göz kapakları kara gözlerini ha kapattı kapatacak. Elleri bir ölününki kadar soğuk… Bakımsızlıktan kuruyan dudakları titriyor…  Zayıfça fakat bir kıza göre uzun boylu…”

“Bizi görünce başını geriye çekiyor, narin omuzlarında istemsiz bir titreme baş gösteriyor. Genç kıza nereden geldiğini, niye bu halde olduğunu sorsak da hiçbir cevap alamadık. Zeki Bey menfi tahminleriyle düşkün bir kadın yahut dilenci olabileceğinden bahsetse de benim vicdanım bu kızı burada kurda kuşa yem etmeye el vermedi. Baygın halde değildi lakin kendinden geçmiş bir sufiyi andırıyordu. Dövülmüş de olamazdı, yüzünde gözünde ne bir morluk ne de bir çizik vardı. Ne olursa olsun bu zavallıya sahip çıkmam gerektiğini düşündüm. Belki de ilahi bir güç itti beni buna. Yürüyecek mecali kalmayan kızı hemen Zeki Bey ile eve taşıyarak bir sandalyeye oturmasını sağladık. Tatlı dille konuşmaya çalışsak da tek kelime etmiyordu. Dili mi tutuldu, ne oldu, orasını Allah bilir.”

Misafirlerin yüzünde derin bir merakın sabırsız ifadeleri okunuyordu. Niyazi Bey’in ağzından çıkan her cümlede misafirler, anlatılan olayın sonucuna dair beklentilerini biraz daha daha yukarı çekiyorlardı. Ayakta duran Niyazi Bey’in eşi ise birçok kez dinlemenin verdiği bir bıkkınlık ile yüzünü misafirlerin birbirleriyle oynaşan küçük çocuklarına çeviriyordu.

“Bizim bağ evinin işlerine Vera isminde Rum asıllı bir genç kız bakar. Geçmişi hakkında çok şey bilmeyiz bu kızın. Zamanında önerdiler aldık. Sessiz, ahlaklı… Yukarıda Allah var işini de iyi yapıyor. Hem Müslüman olmuş. Ee yetmez mi? Vera’yı kıza bakması için yanımıza çağırdım. O sırada hasır sandalyeye oturttuğumuz genç kız kollarını göğsünde tutarak ürkek ve kaçamak bakışlarla bizi süzüyordu. Vera’nın yanımıza geldiği sırada bir şey fark ettim. Bu iki kız birbirine ne kadar da benziyordu. Aynı kara gözler, küçük bir ağzın üzerine konumlandırılmış biçimli ve düzgün burunlar, narin oluşlarından ileri gelen sürekli açılıp kapanan uzun kirpikler, beyaz tenlerde olmazsa olmaz gül rengine dönüşen yanaklar…

Vera, bu kimsesiz kızı ilk defa gördüğünü söylese de kızla göz göze geldiği andan itibaren garip hallere bürünmüştü. Eli ayağı birbirine dolaştı. Yanlış görmediysem gözleri sulandı. Yüzündeki ifadeye şaşkınlık mı yoksa korku mu desem bilemedim. Kızın bu haline üzülmüş olacak deyip bunun üzerinde çok durmadım. Vera’dan kimsesiz kızcağıza yemek hazırlamasını ve onun diğer hususi ihtiyaçlarıyla ilgilenmesini tembih ettim. Bizim genç hizmetli sağ olsun kendi kıyafetlerinden kızcağızın üzerine olanları vermeyi akıl etti de zavallı üzerindeki yırtık şeylerden kurtuldu. Tesadüfe bak ki Vera’nın giysileri kızın üzerine tam oturdu. Ayrıca bu kız için yukarıda bir de oda hazırlattım.

“Zeki Bey akşama doğru evden ayrılmıştı. Giderken de böyle insanlara güvenmemek gerektiğini söyledi. Gece boyunca, kızcağızın sabah olunca konuşacağını ve işin sırrını aydınlatacağımı umuyordum. Lakin umduğum gibi olmadı.”

Niyazi Bey’in çayını yudumlamak için sustuğunu gören dinleyiciler:

“Allah Allah! Hayır mı, şer mi?, ne oldu acaba?” gibi birbirine benzeyen sorular sormaya başladılar.

Konuşmasına devam eden Niyazi Bey:

“Karşılaştığımız andan itibaren bir kerecik olsun sesini duymadığımız kızı rahatsız etmek istememiştim. Onunla sadece Vera ilgilenmişti. Sabah olunca kahvaltı için bizim Vera’yı kızın odasına gönderdim. Eh malum o kadar saat geçti aradan, ne olup bittiğini bilmiyoruz. Hizmetli, kapıyı tıklattığını fakat kızın kapıyı açmadığını söyledi. Açıkçası aklıma kötü düşünceler geldi. Bir an önce içeri girmeliydik. Daha uyanmamıştır düşüncesiyle kapıyı açmaktan vazgeçsem de bu düşünceden çabucak vazgeçtim. Zihnimde ‘ya bir intihar girişimi için geç kaldıysak’, diye kötü sahneler yer ediniyordu. Bin bir tereddüt içerisinde elimi kapının koluna uzattım. Fakat odaya girmemin uygun olmayacağını düşünerek kapıyı Vera’nın açmasını istedim. Kapı açılınca bir de ne görelim? İçerde kimse yok…”

Misafirler duygu bakımından kendi aralarında üçe bölünmüştü. Çoğunluğu bu hayret verici hadisenin sırrını çözmeye uğraşıyor, kimisi bu olaydan daha farklı bir son umarak hayal kırıklığına uğramışçasına etrafına bakınıyor diğerleri ise bitse de gitsek diye saatlerini kontrol ediyor…

Misafirlerin arasından genç bir delikanlı boy göstererek:

“Niyazi Bey, sakın siz uyurken yahut dalgın bir anınızda bu kimsesiz kız dışarı çıkmış olmasın?”

Niyazi Bey umutsuzca başını sallayarak:

“Maalesef, beyefendiciğim zavallı kızla aynı katta kalmamın uygun olmayacağını düşünerek salonda yatmıştım. Benim uykum çok hafiftir merdivenlerin ve yerdeki tahta parkelerin takırtısından uyanmış olmam gerekirdi. Kaldı ki bağ evinde kapılar mutlaka yatmadan önce kilitlenir. Eh bunun için de bir anahtar gerekli. O da sadece Vera’da ve…”

O sırada kapının zili Niyazi Bey’in konuşmasını yarıda keser.

Kapıyı açmaya giden Niyazi Bey’in eşi misafir odasına gelir, gözlerini kocasına doğru dikerek:

“Dışarıdaki polisler seni görmek istermiş bey! ”

Yüzü bembeyaz kesilen Niyazi Bey düşünceli ve şüpheli bakışlarla dış kapıya varır. Dışarıdaki konuşmalar misafirler tarafından zor da olsa şu şekilde işitilir:

“Siz ne diyorsunuz memur bey? Bir suçluyu korumak mı? Benim Yunanistan’dan kaçan bir suçluyla ne ilgim olabilir ki? Ben sadece yardım… Fakat… Hayır olamaz! Bu gördüğüm kız… Evet, o! Zavallı acınası bir kızdı. Bunları yapmış olamaz!”

“Nicedir bizim eve sızmanın bir yolunu arıyordu ve ben…  …kendi elimle eve soktum desenize! Evimi kimlere açmışım! Vera’nın bundan nasıl haberi olmaz? Ah aptal kafam! Kardeşiydi! Dili falan tutulmamıştı. Söylediklerimizi anlamadığından konuşamıyordu. Bu kız… Bir tek kardeşini yani Vera’nın adresini biliyordu ve kaçtıktan sonra onun yanına gelmişti! Nasıl da anlamadım? Bu işin içinde o da vardı. Kızı odada bulamamıştık… O halde kızın dışarı çıkmasını sağlayan da Vera’ydı… Memur Bey durun… Böyle alelacele olmaz! Nereye götürüyorsunuz beni!”

Niyazi Bey’in evine eskisi gibi misafirler uğramaz olmuştu. O gece konuklarıyla oturduğu misafir odasında şimdilerde bir kadının ağlama sesleri işitiliyordu… Şimdi o sessizliğin ele geçirdiği bakımlı bağ evinin bahçesinde ise artık kuru otlar bitmeye başlamıştı…

 

Emre Furkan Özdemir

1 Yorum

  1. Sevgili Emre;
    Öncelikle metin çok temiz ve ayakları yere basan bir metindi onu söylemeliyim.

    Bu hikayende bir gizem olduğunun farkındayım. Ancak olayın geçtiği zamana göre kelime seçimlerine dikkat etmen güzel olur çünkü modern zamanın kelime dağarcığı farklıdır -örn. Osmanlı ya da Cumhuriyet öncesi devre ait bir hikaye- Osmanlıca kelime dağarcığı gerektirir. Bu açıdan birkaç dokunuşta bulundum. Bilmeni isterim.

    Gözüme çarpan küçük bir sıkıntı bu ama senin aşacağından eminim..

    Ha bir de biliyorsun, hikayelerin en önemli yeri sonuç bölümüdür. Bu eksikliği de kolayca aşacağını biliyorum.
    Bu sana okuyucu tarafında merak uyandıran artı bir avantaj sağlayacaktır.

    Bunların dışında güzel bir hikaye.

    Tebrikler
    Başarılar…

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.