Matthew Arnold

Büyük İngiliz şair ve eleştirmeni, Rugby’de okul müdürlüğü yapan Thomas Arnold’ın oğlu Matthew Arnold (1822-88) için bir giriş yapmaya gerek yok. Kültür ve Anarşi’nin (1869) basım zamanı geldiğinde Arnold, “cahil” orta sınıf insanlarına “nezaket ve incelik” öğretmeyi bir görev olarak üstlendiğinden, edebiyattan sosyal eleştiriye geçiş yapmıştı. Kitabı, geniş içeriği ile On Dokuzuncu yüzyıl liberal ve burjuva medeniyeti üzerine bir eleştiri niteliğindedir. 

Kültür, koşulların dış halinde değil de aklın ve ruhun iç durumundaki bir mükemmelleşme ve uyumlu mükemmelleşme, genel mükemmelleşme ve bir şeye sahip olmaktan ziyade bir şey olmaya dayanan mükemmelleşme çabası iken, Bay Bright, Hava Kuvvetleri Generali Frederic Harrison ve diğer liberallerin anlamsız ve kullanışsız bir şey olarak adlandırmaya meyilli olduğu kültürün, onların aksine, insanlık için önemli bir işlevi olduğu kesindir. Ve bu işlev, Yunan ve Roma medeniyetlerine göre tüm medeniyetin daha mekanik ve maddi olduğu ve giderek de mekanikleşen ve maddiyat eğilimi gösteren modern dünyada özellikle önemlidir. Fakat her şeyden öte, kendi ülkemizdeki kültürün uygulamaya koyulması sıkıntılı olan bir bölümü vardır, çünkü medeniyetin her yerde bürünmeye meyilli olduğu mekanik olma özelliği, kendini burada en üst düzeyde göstermektedir. Aslında, neredeyse tüm mükemmelleşme tipleri, kültür bizden bunları ayarlamamızı istese de, bu ülkede kendilerini engelleyen ve kendilerine muhalefet eden güçlü eğilimlerle karşı karşıya kalırlar.

Aklın ve ruhun manevi bir durumu olarak mükemmelleşme düşüncesi, bizim için baş tacı olan ve hiçbir yerde, daha önce de söylediğim gibi, bu kadar itibar görmemiş mekanik ve materyalist medeniyet ile çelişki içerisindedir. İnsan ailesinin genişlemesi anlamındaki mükemmelleşme düşüncesi, sahip olduğumuz güçlü bireycilik anlayışına, bireysel kişiliğin serbest bir şekilde yön değiştirmesine getirilen tüm sınırlara karşı duyduğumuz nefrete ve “herkesin kendisi için var olması” ilkesine ters düşmektedir. İnsan doğasının uyumlu olarak gelişmesi yönündeki mükemmelleşme düşüncesi, bizim esneklik arzumuz, bir şeyin başka yönlerini de görmeden yoksun oluşumuz, peşinden gitmek durumunda olduğumuz kuvvetli enerjik öğrenme isteğimiz ile çelişki içerisindedir. Bu ülkede kültürün yerine getirmesi gereken zor bir görevi vardır; kültür vaizleri de zor bir zaman geçirmektedir ve geçirmeye de muhtemelen devam edecekler ve gelecek dönemlerde, arkadaş ya da faydalı kişiler olarak değil, seçkin ve sahte Jeremiah’lar olarak görüleceklerdir. (…)

Makineye duyulan inanç, söylediğim gibi, etrafımızı saran bir tehlikedir; bu inanç, çoğu kez makinenin amacıyla -ki makinenin sağlayacağı bir yarar varsa, o da hizmet etmektir- anlamsız bir şekilde orantısızdır ve bu inanç her zaman, makineyi kendi içinde ve kendi için bir değeri varmış gibi görür.

Makine olmadan özgürlük nedir? Makine olmadan nüfus nedir? Makine olmadan kömür nedir? Makine olmadan demiryolları nedir? Makine olmadan kalkınmışlık nedir? Makine olmadan dini örgütler nedir? Bugünlerde İngiltere’de hemen hemen herkes, sanki bunlar kendilerinin değerli amaçlarıymış gibi, bunlardan bahsetmeye alışmışlar ve bu nedenle, tartışmasız bir şekilde kendilerine bazı mükemmellik özelliklerini ekletmişlerdir.

Bay Roebuck’ın İngiltere’nin büyüklüğünü ve mutluluğunu kanıtlamak ve aksini söyleyenleri susturmak adına ortaya attığı basmakalıp iddialardan daha önceden bahsetmiştim. Bay Roebuck bu argümanını yinelemekten hiçbir zaman usanmamıştır, o zaman ben niye bahsetmekten bıkayım ki! Bay Roebuck ısrarla, “Neden İngiltere’deki her insan isteğini söyleyemesin ki?” sorusunu sormaktadır ve bunun yeterli olduğunu, herkesin ne istediğini söyleyebilmesiyle isteklerimizin giderilmiş olması gerektiğini düşünmektedir.

Ancak, insanın istediği şeyi söyleyebildiğinde, eğer bu söylemeye değer bir şey değilse, içerisinde iyiyi ve kötüden çok iyiyi barındırmıyorsa mükemmelleşme çabasının bir sonucu olan kültürün istekleri tatmin edilemez. Aynı şekilde, İngilizlerin yurtdışındaki kıyafet, görünüm ve davranışı üzerine yabancılar tarafından yapılan eleştirilere cevap vererek, İngiliz idealinin herkesin gerçekleştirmekte ve istediği gibi görmekte özgür olduğu bir şey olduğunu iddia etmektedir. Fakat kültür yorulmadan, tecrübesiz bir insanın istediğini şeyi, kendini ona göre biçimlendireceği bir kural olarak koymamaya; aslında güzel, hoş ve doğru olanı daha çok amaç edindirmeye ve tecrübesiz olan kişiye bunu sevdirmeye uğraşır. Demiryolları ve kömür açısından da durum aynıdır. Kömür ikmalimiz konusunda yaşayacağımız muhtemel başarısızlık konusunda sürdürülen son tartışmalardaki tuhaf dil herkesin dikkatini çekmiş olmalı. Sahip olduğumuz kömür, binlerce insanın da söylediği gibi, milli azametimizin temelini oluşturmaktadır; eğer kömürümüz azalırsa, İngiltere’nin azametinin sonu geliyor demektir. Kültür bizim “Azamet nedir?” sorusunu kendimize sormamızı sağlar. Azamet sevgi, ilgi ve hayranlık uyandırmaya değen, ruhsal bir durumdur; azamet sahibi olmanın görünen kanıtı da, bizde uyanan sevgi, ilgi ve hayranlık duygularıdır. Eğer İngiltere yarın sular altında kalacak olsaydı, bundan yüz yıl sonra, hangi iki şey bizde sevgi, ilgi ve hayranlık uyandırır ve azamet sahibi olduğumuzun kanıtı olurdu? Son yirmi yıldaki İngiltere mi yoksa fevkalade bir ruhsal çabanın sarf edildiği, kömürümüzün ve endüstriyel faaliyetlerimizin çok az geliştiği Elizabeth İngilteresi mi? (…)

Maddi avantajlar elde etmek için üstün emekler sarf ederek yöneldiğimiz amaç zenginliktir; en klişe sözlerin bile en klişesi bizlere, insanın zenginliği, her zaman kendinde olan yüce amaç olarak görmeye yatkın olduğunu söylemektedir ve hiçbir insan, şimdi İngiltere’de olduğu gibi, zenginliği bir amaç olarak görmeye hiç bu kadar meyilli olmamıştır. Günümüzde, her on İngiliz’den dokuzu sahip olduğumuz zenginliğin, refah ve azametimizin kanıtı olduğuna inanmaktadır. İnsanlar, herhangi bir şeye, İngilizlerden daha kesin bir biçimde inanmamışlardır. Şu anda kültürün yararı, ruhsal mükemmellik standardı aracılığı ile bize, zenginliğe makine olmadan bakabilmemiz, sadece zenginliğe makine olmadan bakabildiğimizi kelimelerde ifade etmemiz değil, öyle algılamamız ve hissetmemiz konusunda yardımcı olmasıdır.

Kültür tarafından zihinlerimize işlenen bu arındırıcı etki olmasaydı, tüm dünya, gelecek ve aynı zamanda yaşadığımız zaman, kaçınılmaz bir şekilde cahillere ait olacaktı. Daha çok zenginliğimizin, azamet ve refahımızın kanıtı olduğuna inanan ve hayatlarını ve düşüncelerini zengin olmaya adamış olanlar, bizim cahiller olarak adlandırdığımız insanlardır. Kültür, “Bu insanları, daha sonra yaşam tarzlarını, alışkanlıklarını, davranışlarını, ses tonlarını düşünün; onlara dikkatlice bakın; okudukları edebi eserleri, onlara keyif veren şeyleri, ağızlarından çıkan kelimeleri, zihinlerindeki malzemeyi oluşturan düşünceleri gözlemleyin; hangi miktarda olursa olsun zenginlik, bir insan zengin olduğunda tıpkı bu insanlar gibi olacaksa, sahip olmaya değer olabilir mi?” der. Böylece kültür, insanların zengin ve endüstriyel toplumlara karşı olan yaygın eğilimini engelleyen -bu eğilimi engellemek açısından muhtemelen en önemli değerdir-, içinde bulunulan zamanı kurtaramasa da -beklenilebileceği gibi- geleceği basitleştirilmekten kurtaran bir memnuniyetsizliğe sebep olur.

Ortak kavramlarımızda ve özgürlükle ilgili konuşmalarımızda, makineye taptığımızı belli ediyoruz. Bizim için öne çıkan kavram – bunu ispatlamak için birkaç örnek alıntıladım- insanın istediği şeyi yapabilmesinin en mutluluk verici ve en önemli şey olduğudur. Fakat istediği şeyi yapacak kadar özgür olduğunda, ne yapacağı konusuna fazla vurgu yapmıyoruz. Koyduğu kurallara göre yaşadığımız Britanya Anayasası’na, bir denetim sistemi ve bireylerin özgür eylemlerine müdahale edecek herhangi bir gücü durduran ve etkisiz hale getiren bir sistem olduğu için içtenlikle övgüler yağdırıyoruz.

Bu hususta, anayasanın eski yönlerini görmeyi seven Bay Bright, önemli konuşmalarının birinde -başkalarının her geçen daha ısrarsız bir biçimde söylediği şeyi- ısrarlı bir şekilde, İngiliz yaşamının ve siyasetinin temel düşüncesinin bireysel özgürlük savı olduğunu söylemiştir. Elbette öyledir ama aynı zamanda, görüşleri ve üstünlük kurma alışkanlıkları ile yüzyıllarca, sessizliğini bozmadan, Britanya Anayasası’nın arkasında duran feodalizm etkisini kaybettiği için ve elimizde, denetim sistemimiz ve mümkün olduğu sürece istediğini yapabilmesinin İngiltere insanının hakkı olduğu ve onu mutlu kıldığı düşüncesiyle kaldığımızdan, anarşiye sürüklenme tehlikesi içerisindeyiz. Bizde, kolektif ve birleşik özellikleriyle, genelin faydası için kati güçlerle yetkilendirilmiş, bireylerden ziyade daha geniş insan kitlelerinin çıkarları adına bireylerin isteklerini kontrol eden -kıtada ve antik çağda uygulanmış- bir devlet anlayışı yoktur.

Basit anlamda, birisinin kendisini ve bir parçası olan zihnini mükemmelleştirmeye çalışması anlamına gelen kültür, bize ışık tutuyorsa ve bu ışık, bize, birisinin istediği şeyi yapmasında kutsallık olmadığını, birisinin istediği şeyi yapma özgürlüğüne tapmasının makineye tapmak anlamına geldiğini, asıl kutsallığın doğru mantığın emrettiği şeyi yapmak ve onun otoritesini izlemek olduğunu gösterir; böylece kültürden icrası mümkün olan bir fayda edinmiş ve bizi tehdit eden anarşi eğilimini yok etmek için gerekli olan otorite ilkesine sahip oluruz.

Matthew Arnold, Kültür ve Anarşi, Londra, Smith, 1869, s. 14-20, 54-6, 67.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.