Değirmen

Değirmen

Sisli bir yolda ilerliyor gibiydim. Soğuktu. Ruhum titriyor ve aklım yüreğim üzerindeki hâkimiyetini kaybediyordu. İnsani duygulardan bütünüyle arınıp; aslıma dönmeyi hayal ediyordum. Işığa kavuşup, huzura bulanmayı istiyordum. Aklımdaki tek şey buydu. İstediğim tek şey, huzura ulaşabilmekti.

Biz insanız. Bazen şeytandan daha şeytanız. Buna rağmen, yalnız kaldığımız zaman vicdanın gerçek dost, gerçek pusula olduğunu anlarız.

Zihnimi kapatıp ışığı kalbime doldururken, onun her yerde oluşunu en yoğun şekilde hissederken, kalbim kaldıramıyordu yaşadıklarını. Çırpınıyor, can çekişiyor, içinde kaybolduğu huzur denizinde yüzmeye çalışıyordu. Aklım ve kalbim arasındaki o yıkılmaz köprüler sonunda yerle bir olmuş ve ışık kalbime dokunmuştu. Bana beni anlatıyordu.

Sis, ışığı görünce kayboluverdi. Ben, artık gideceğim yolu görebiliyordum.

Birden, kendimi eski bir değirmende buldum. Her yer tozluydu, soğuktu. Karanlık ve ürkütücüydü bu değirmen. Buraya nasıl geldiğimi düşünürken; değirmenin kapısı ağır ağır açıldı. Bu karanlık yere mavi elbisesiyle ışık getirmişti uzun-ince bir adam. Sapsarı, dizlerine kadar uzayan saçları ve sakalı vardı bu adamın. Yaşlı görmek istersen yaşlı, genç görmek istersen genç görünüyordu. Gözlerinde iki selvi ağacı dans ediyordu. Derindi adamın gözleri.

Bakamıyordum.

“Seni duyuyorum.” dedi aklımın içinden yabancı, gürül gürül akan bir ses. Gözleri derin adam, benim zihnime sesleniyor, ben de ona zihnimle cevap veriyordum. Sesi huzur vericiydi. Ona “Sen kimsin?” diye sordum. Öyle bir gülümsedi ki, içim yıllardır yağmur görmemiş çöl gibi serinledi, şaşırdı. Gözleri derin adam uzun parmaklı ellerini uzatıp beni kendine çağırdı. “Siz insanlar,” dedi. “Kinden, nefretten, kırgınlıktan arınmak, ışığı görmek istiyorsunuz. Peki, bu gereksiz merakınızdan neden kurtulamıyorsunuz?” Yüzünü bana çevirip gözlerini, gözlerime dikti. “Çünkü insansınız, sizi diğerlerinden ayıran şey bu.” dedi. Ağır ağır dönmeye başladı değirmenin içinde. Kimdi bu? Neydi? Hiç anlamıyordum, kestiremiyordum fakat o bana huzur veriyordu. Bir şeyler mırıldanıyordu. Bense hata yapmış çocuk gibi bana ne olacağını düşünüyordum. Az sonra, bu adam yığın yığın buğdaylara doğru yürüdü. Sanki yürümüyordu da uçuyordu. Öyle derin, öyle huzurluydu ki…

“Bu değirmen, senin aklın.” dedi sıcacık bir sesle. “Ne kadar tozlu, bakımsız, ürkütücü olsa da aynı zamanda huzurlu, hissedebiliyor musun?” diye sordu. Ne söylediğini anlamaya çalışıyordum. Bu tozlu, karanlık, eski değirmenin benim aklım olduğunu söyleyen bu adama, ne cevap vereceğimi bilemiyordum. Kelimeleri seçemiyordum. Hani bazen yaşarız, tüm kelimeler bir araya gelip kalbimizi ortaya dökmek ister, tam dökülecekken kalbimiz, tam gösterecekken kendini, kelimelerin hepsi korkup bir tarafa dağılır. Aynı öyleydim işte. Uzun parmaklı elleriyle yığın yığın buğdayları işaret etti. Bıçak gibi keskin ve kararlı bir sesle: “Bu buğdaylar senin. Onları öğüt.” dedi, Anlamıştım ve değirmenin tozundan, eskiliğinden, karanlığından, ürkütücülüğünden eser kalmamıştı. Değirmenin bir köşesine sıkışmış huzur, etrafa dağılmış, ortalık sıcacık olmuştu. Her yer, bu adamın elbisesi gibi masmavi oluvermişti. Sonsuza dek yaşayabilirdim bu maviliğin içinde.

Anlamıştım, evet. Buğdaylar, benim öğütemediğim duygularımdı, kararlarımdı, düşüncelerimdi. Ben ışığa ulaşmak isterken, onları unutmuştum. Mavi elbiseli adam, tüm şefkatiyle bana öğretmişti bunu. Onu çok seviyordum. Onun kalbime dokunduğunu biliyordum.

Gözlerimi açıp kapamamla birlikte kendimi tekrar odamda buldum. Hayır, rüya değildi tüm bunlar. O değirmen, gözleri derin adam, yığın yığın buğdaylar… Hiçbiri rüya değildi. Pencereme doğru yürüdüm. Sokakta, onu gördüm. Uzun parmaklı elini salladı, bana veda etti. Ben de ona, ondan öğrendiğim gibi gülümsedim.

İrem Tunay

POPÜLER BAŞLIKLAR

4 YORUMLAR

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

DİĞER YAZILAR

REKLAM

OKU OKU OKU

İsa’nın Soyundan Gelen Devrimciler ve Salim’in Soğuk İnsanlarla İmtihanı

Aklına estiği her gece karısıyla sevişip uyumayı adet edinmişti. Dünya ölçeğinde yapılan istatistiksel bir araştırmada ortaya çıkan rakamlara göre tipik erkek modeli genelde böyle uyumayı yeğlermiş. Bir gazetedeydi ama hangisi olduğunu hatırlayamadı. Saat gecenin 3’ü. Sevişmek...özgürce karınla sevişmek her evli erkeğin hakkı değil midir? Erkeklerin bu cinsi...

Seni Seven Kaderindir!

Bazen hiçbir şey hissetmezsin. Sabrın kalmaz, öfkenden deliye dönersin. Çünkü hayat uzaktır o an, çünkü kendine tahammül edemezsin. Boş, bomboş hissedersin. Hiç kimse yoktur yanında, yalnızlığını dahi görmek istemezsin. Çünkü yoksundur. Gölgelerle yaşadığını farkedersin. Kalbin ağırlaşır, nefesin sıklaşır… Evet, bir bir uzaklaşır anılar, sesler, görüntüler… Hissedemezsin. Ardından...

Onlar ve Olmak

Sessizliğimi bozan, kulaklarıma kadar yaklaşıp seslenen ifşacıların bağırışları içindeydim. Her biri birleşerek dağılan, dağıldıkça toplanan birbirini taklit ederek ilerleyen farklı renkler ve türlerde olan milyarlarca "benlik" taşıyıcısı. Onlardı. Ses tonları birbirine hiçbir benzemeyen milyarlarca farklı türrde ve nesnel olarak "an" be "an" değişebilen iradeleri ile deniz kadar canlılık...

Eski Fotoğraflardaki Acı

Terkedilmiş izbe bir evi, bir açık hava müzesini, ya da kimsesiz bir mezarlığı ziyaret ettiğinizde, uzaklara dalmanızın tek bir nedeni vardır: "YAŞANMIŞLIK" Yaşanmışlık, en doğal acı makinesidir. Anılar bu yüzden acıtır, her anı da bu acıya davet eder. Bu yüzden acı her yerdedir, insanın olduğu her mecra acıyı...

Doğrudur

Doğrudur, ayyaşlar sevebilir geceyi bir çocuk sevilmeden ölebilir. Yetmişlik bir rakı açılır, içilir. Vıcık vıcık üzerine yapışır kederler. Müzeyyen dinlersen ağlatabilir, doğrudur... Müzeyyen okurken hüzünlü, yaralı yüreğime kuşlar konar, dışarda kıyametler kopar; kavgalar, gürültüler... Hatunlar erkek aranırlar korkudan. Kodamanın biri tüm varlığını kaybedebilir; adamın biri kaybetmiştir çoktan. Hiç...

Gecikme

Kalçadan yapışıktık. Kalçadan yapışıktık günümüzden bir Chang ve Eng gibi, gerçi Kuzey Carolina' da o iğrenç pansiyon döşeğinde yatıyordum ben sen tercih ederken Londra' da kılını kıpırdatmamayı, o aynı "Bayswater' daki oda" da. Bir bayrağa sarmıştın kendini (Siyam' ın beyaz filli kırmızı bayrağı) ve zaman farkını düşünüp duruyordun. Chang' dı, hatırlar gibiyim, boğmaya çalışan Eng' i,...

Hep

bu şehir bu şehir, bu şehre yakışmıyor sen olmayınca sen olmayınca henüz taze birer mezar oluyor sokakları, geçtiğim veyahut süründüğüm en çok bu şehir bir numara büyük geliyor kendine ve küçük, hasretime sevgilim adın kazılı bu şehrin diline çınlıyor kulakları bel vermeyince sesine çoğalan trenler azalan yolcular sahte birer hüznün figüranları oluverip çıkıyor bu şehir sevgilim sen olmayınca kirli camlarıyla...

Bilmenin, Vakıf Olmanın, Nazari ve Ameli Olması Arasındaki Fark Nedir?

Eflâtun’un ölümünden (İÖ 348) sonra Akademia’nın önderliğini, matematiğe ilgisi bazı öğrencileri rahatsız eden eski bir öğrencisi üstlenir. Yeni önderin “felsefeyi matematiğe çevirmesine” karşı çıkarak Akademia’dan ayrılanlar arasında, o sıralar otuz altı yaşında olan Aristo da vardır. Aristo, izleyen birkaç yılı Anadolu’da (Küçük Asya) Midilli (Lesbos) Adası’nda geçirerek,...

Avcının Akşam Şarkısı

Yürüyorum kırda sessiz, yabanıl Elimde tüfek sürüne sürüne; Gözlerimde senin ışıklı yüzün, Tatlı hayalin gülümsemede. Gezmedesin sen şimdi, sevimli Kırlar içinde vadilerde; Ah, benim uçup giden hayalim Bilmem görünür mü sana bir kere? Görünür mü yaslı gamlar içinde Diyar diyar gezen bu hayal sana? Yanında ayrı düştüğü için Yürür giderken ufuktan ufka. Yalnız seni kurar, seni görürüm Yüzün sanırım bakınca...